nefret suçları için arşiv

“Lezbiyenlik Sıradan Bir Yaşam Tarzıdır!”

Posted in ayrımcılık - şiddet, nefret suçları etiketler ile , , , , , on Aralık 8, 2009 by ifsaeylem1
Perşembe, 3 Aralık, 2009
Haber: Kaos GL
LGBTT Hakları Platformu, RTÜK’ün sansür uygulamasına karşı, “Eşcinselleri Görünmez Kılmak İsteyen Ayrımcı Zihniyetten Endişeliyiz” açıklaması yaptı.
Platform, yaptığı basın açıklaması ile bir televizyon kanalında iki genç kızın öpüşmesini “lezbiyen bir ilişki sıradan bir yaşam tarzı gibi gösteriliyor” gerekçesiyle sakıncalı bulan RTÜK’ün yaklaşımını ayrımcı ve sansürcü olarak değerlendirdi.
LGBTT Hakları Platformundan yapılan açıklamanın tam metni:
“Basından takip ettiğimiz kadarıyla, RTÜK Moviemax kanalında yayınlanan “Vahşi Şeyler 3” filminde iki kadının öpüşme sahnesi olduğu gerekçesiyle, filmi “Türk aile yapısına uygun değil, çünkü belden yukarısı çıplak iki genç kız öpüşüyor, lezbiyen bir ilişki sıradan bir yaşam tarzı gibi gösteriliyor” gerekçesiyle sakıncalı bulmuş ve filmi yayınlayan kanala ceza verilmesini istemiştir.
Sayın RTÜK üyeleri gerçeği görmezden gelmeye çalışsalar da gerçek bir tanedir. Bu ülkede eşcinseller de yaşamaktadır ve onların da “sıradan bir yaşam tarzı” vardır. Eşcinselliğin olağanlığını kabullenmeyip olağan dışı gibi göstermeye çalışmak, gerçeği değiştirmemektedir. Bu ülkedeki eşcinseller kendilerini görünmez kılmak isteyen, ahlaka ve aile yapısına aykırı ilan eden bu zihniyetin yarattığı toplumsal önyargılar nedeniyle her gün şiddete uğramaktadır. Eşcinsellerin yaşayış ve kendini ifade ediş biçimini görünmez kılmak, eşcinseller yokmuş gibi davranmak ve görünürlüklerini cezalandırmak istemek, en az bir grubu toptan yok etmek gibi, soykırım gibi insanlığa karşı işlenen bir suçtur. Türkiye topraklarında heteroseksüel bireyler kadar eşcinsel bireyler de yaşamaktadır. Heteroseksüellik her gün 24 saat medyada temsil edilirlerken, medyada nadiren yer bulabilen eşcinselliğin görünmesini engellemeye çalışmak açıkça ayrımcılıktır. Anayasanın 10. maddesinde düzenlenen eşitlik ilkesi ile hiçbir grup vatandaşın başka bir grup vatandaştan daha farklı muameleye tabi tutulamayacağı garanti altına alınmıştır. RTÜK’ün eşcinselliğin medyadaki görünürlüğünü yasaklamaya yönelik tutumu, anayasanın amir hükümleri ile Türkiye Cumhuriyeti devletinin imzaladığı uluslararası insan hakları sözleşmelerine aykırıdır.
Türk aile yapısına ve ahlaka uygun olmadığı gerekçesi ile kapatılmak istenen Lambdaistanbul LGBTT Derneği’ne ilişkin olarak Yargıtay 7. Hukuk Dairesi’nin 25.11.2008 tarih ve E: 2008/419, K: 2008/5196 sayılı kararında;
“Eşcinsellerin varlığının herkesçe bilinen bir gerçek olduğu, bu kişileri tanımlayan sözcüklerin literatürde, bilimsel yayınlarda, medyada ve günlük dilde sık sık kullanıldığı, kişilerin kendi istemi dışında gerçekleşen böyle bir cinsel yönelime sahip olmalarının ahlaksızlık olarak nitelendirilemeyeceği”
belirtildiğini ve RTÜK’ün sansüre ilişkin tutumunun yüksek Yargıtay kararı ile çeliştiğini hatırlatmak isteriz.
RTÜK gibi kanunla göreve getirilen kamu kuruluşlarının, kamu kuruluşu oldukları ve kamunun her vatandaşı temsil etmesi gerektiği hususunu unutmadan, hukuka ve uluslararası sözleşmelere aykırı tutumlar sergilememesini ve açıkça ayrımcılık içeren eşcinsellere yönelik sansüre son vermesini talep ediyoruz.”
Kaos GL

Engin Temel cinayeti için özel ekip çalışacak

Posted in nefret cinayetleri etiketler ile , , , on Aralık 8, 2009 by ifsaeylem1
Pazartesi, 7 Aralık, 2009

Engin Temel cinayetinin üzerinden bir yıl geçti. Failler hâlâ dışarıda, cinayet aydınlatılamadı. Münevver cinayetinde görev alan özel ekip şimdi Engin’in katillerinin izini sürüyor.

İstanbul Şişli’de 8 Aralık 2008′de işlenen cinayetin hedefi, Love Bar’ın işletmecisi Engin Temel olmuştu. Engin Temel günlerce manşetlerde kaldı, farklı iddialar ortaya atıldı. Ancak fail veya faillere ulaşılamadı. Çözülemeyen cinayet dosyalarını tozlu raflardan indiren Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’ın talimatıyla, Cem Garipoğlu’nu teslim alan özel ekip zanlıları yakalamak için kolları sıvadı.

Bir emniyet amiri, bir komiser ve 9 sivil polisten oluşan ekip, detayları yeniden gözden geçiriyor. Geçen hafta 10 kişi sorgulandıktan sonra serbest bırakıldı. Bu kişiler arasında Engin’in çalışma arkadaşlarının da bulunduğu, önemli bilgiler verdikleri öğrenildi. Böylece şu ana kadar   22 kişi gözaltına alınmış, 71 kişinin de bilgisine başvurulmuş oldu. Engin’in çalıştığı bar ve oturduğu binayı gören 28 kamera daha önce incelenmiş ancak sonuç alınamamıştı. Özel ekip, şimdi bu görüntüleri tekrar tekrar inceliyor.

Kapüşonlu 2 Kişi Vardı
Kayıtlarda iki kişi dikkat çekiyor. Kapüşonlu mont giyen şahıslar, Engin’den 3 dakika önce oturduğu binaya giriyor. Cinayet apartmanda işlendiği için olay anı kameralara takılmıyor. Polis, telefonla talimat verilmiş olabileceği ihtimali üzerine, o bölgede cinayet öncesi ve sonrası yapılan telefon görüşmelerine ait dökümleri istemiş ancak mahkeme ‘özel hayatın ihlaline’ neden olacağı gerekçesiyle reddetmişti.

Oğlumun katillerini yakalayacaklar
Engin Temel’in Malatya’da yaşayan ailesi, cinayetin yıldönümü yaklaşırken faillerin yakalanacağına olan inancını koruyor. Baba Münir Temel şunları söyledi: ‘Oğlumun katili artık elini kolunu sallayıp dolaşamayacak. Özel ekip oğlumun katillerini bulacak. Her an bir isim veya bilgiye ulaşılabilir.’

‘Çember Daraldı’
Kurban Bayramı’nı oğlu olmadan geçiren anne Hatice Temel ise, ‘Biz İstanbul Emniyeti’nin konuyla alakalı olarak hassasiyetle çalıştığını biliyoruz. Hüseyin Çapkın Müdürümüz konuyla bizzat ilgileniyor ve bize çemberin daraldığını söyledi’ diye konuştu.

Cinayetin işlendiği gece, bölgede kullanılan telefon numaralarının tespit edilmesinin mahkeme tarafından reddedilmesine tepki gösteren anne Hatice Temel, ‘Türkiye’nin dinlendiği bir dönemde sırf bu nedenle cinayetin çözülmesine yönelik olarak yapılan bu talebin reddedilmesine ben hiçbir anlam veremiyorum’  dedi.
Levent ALBAYRAK/İSTANBUL-Ömer YALÇIN/MALATYA
Akşam

Heteroseksizmin Boşalma Alanı Travestizm

Posted in ayrımcılık - şiddet, lgbtt bireylere yönelik ayrımcılık, nefret suçları etiketler ile , , , , , , on Aralık 8, 2009 by ifsaeylem1
Pazartesi, 7 Aralık, 2009
“Heteroseksizm, homofobiyi çıkarına göre ne zaman nerede kullanacağını çok iyi bildiğinden hiçbir LGBT’nin diğerine karşı avantajlı konumu olamaz.”
“Stonewall’un 40. yıl anısına bir gönderme yapıyorlar herhalde 69 liralık cezayla. Trans görünürlüğün yoğun olduğu yerlerde azaltma amacıyla cesaret kırmaya çalışıyorlar eşcinsellik mücadelesini sekteye uğratmak için. Çünkü transseksüeller de artık kendilerine biçilen toplumsal kadın rolünün dışına çıkmaya başladılar.”
Devran ’69 yılında kırsalda doğmuş bir transseksüel…
Çoğu eşcinsel gibi o da dünyada kendi cinsine ilgi duyan biri olarak kendini tek zannediyormuş. Çünkü köy yerinde bir benzeri yokmuş. Homofobiyle ilk ailesinde, okulda, köyünde karşılaşmış. Abileri karı gibi davranmaması, babası karı gibi konuşmaması konusunda uyarıyormuş. Halasının oğluyla çocukça da olsa yakınlaşınca cinsel yöneliminden dolayı babasının ilk şiddetiyle tanışmış ve bahanelerle devam eden bu şiddet babasından nefret ettirme boyutuna gelmiş.
Tanrı’ya her gün dua ediyormuş kadın olmak için. Annesinin kıyafetlerini giyip kendince tatminler sağlıyormuş babası ve abilerinden gizli.
Çürük raporu veya sempatik adıyla “pembe teskere” almak heteroseksizmin eşcinsellere beşinci sınıf bakış açısını beslemiyor mu? Egoların şiddetle tatmin edildiği erkek egemen kültürün eşcinsel bireyleri barış gönüllüsü(!) oldukları için değil içselleştirdikleri heteroseksizmin kendilerine biçtiği erkek rolü dışındaki rolün gerekliliği olarak askerliği yapmamak istemiyorlar mı?
“Daha askere gitmeden 7-8 sene öncesinden ‘Benden asker olmaz’ diyordum. Ama o dönemler çürük raporu almak aklımdan bile geçmedi. Askerliği kaçınılmaz, mecburi bir görev olarak düşünüyordum. Askerliğim boyunca çok utandım kendimden. Numune gibi herkes bana bakıyordu. Toplu banyo yaparken kendimi sürekli saklıyordum. Hiç ilişkiye girmediğim için eşcinselliğimle ilgili imaları hakaret gibi algılayıp gururuma yediremediğimden bir gün birisini şikayet edip ceza almasına bile sebep oldum. Bölükte bir tane eşcinsel arkadaşım vardı ve onunla adı çıkan başka bir eri de uzaklaştırdılar bölükten.”
Kişi kendisine nasıl davranılması gerektiğinin belirleyicisidir, bölgesel kültürel farklılıklara rağmen. Eğer çok baskıcı bir bölgede ve de kendini ifade etmede yalnız kalıyorsan kendin olabileceğin uygun ortam bulmak boyun eğmekten çok daha iyidir. Ailesinin onu hiç kaale almaması evden kaçıp şehre diğer abisinin yanına sığınmasına sebep olmuş ama orda da huzur bulamayınca otellerde yatıp-kalkmaya başlamış.
Onun da eşcinselliği ile toplumsal baskı arasında sıkışıp kalmışlığı olmuş.
“Biz de bir laf vardır. ‘Sigara içip savurmayınca, içki içip bağırmayınca erkek olunmaz’ diye. Alkol ve sigaraya o kadar yabancıyken eşcinselliğimden kurtulmak için onlara yöneldim ama kurtulmak yerine kendimle barışmam konusunda sanki cesaretlendim. Ama alkolün esiri olmaktan da kurtulamadım.”
Toplum transseksüelleri sanki kendi istekleriyle fuhuş yapıyormuş gibi bir önyargıyla yargılarken kiminle fuhuş yaptıklarını görmezlikten gelip sorumluluğu kendi ötekileştirdiklerine yıkmaktan hiç vicdani rahatsızlık duymaz. Devran da yılma noktasına kadar değişik işlerde çalışmış.
“Çok iş denedim. İnşaattan boyahaneye, mermercilikten yem fabrikasında hamallığa, restoranda bulaşıkçılığa kadar. Ama hiçbirinden ne tam anlamıyla maaşımı alabildim ne de insanca bir muamele gördüm. Cinsel tacizden, ilişkiye kadar her türlü ayrımcı istismarla karşılaştım. Ailemde bile emeğimin karşılığını alamayıp ayrımcılığa maruz kaldığım için evden kaçmamış mıydım zaten. Ama homofobinin ayrımcılığından kaçılamayacağını yaşayarak öğrenmiştim artık.”
Fuhuşa başlaması daha sonra da arkadaş edindiği, çalıştığı restorana gelen bir travesti tavsiyesiyle olmuş.
“Hayatın her alanında eşcinselliğimden dolayı karşılaştığım ayrımcılık tabii ki yıldırıyordu beni ama bir gün çalıştığım restoranda tanıştığım bir travesti beni fuhuş konusunda cesaretlendirdi. O günden beridir de fuhuş yapıyorum. İş bulup çalışma denemelerim oldu ama nafile. Hâlâ da bir iş bulsam çalışırım. İnsanın cinsel malzeme olarak kullanılıp geçimini sağlaması kolay değil. Hiçbir eşcinselin bir işi olup da ekonomik durumu iyiyken fuhuş yapabileceğine ihtimal vermiyorum.”
Eşcinseller genellikle aile-akraba gibi tanıdık çevrelerinin baskısından dolayı büyük şehirlere kaçarlar. Bu kaçış aslında manevi baskıdan kaçış olduğu gibi başkası olmadan yaşamak için toplumsal rollerden bir kaçıştır da. Acaba gittikleri yerlerde kendilerini bulabiliyorlar mı, yoksa tamamen kendilerini kaybedip toplumsal rollere adapte olmaya mı çalışıyorlar?
“Transseksüel olarak yaşamanın iyi bir yerinin-mekanının olduğuna inanmıyorum. İnsan kendisiyle barışıksa çevresel faktörlerin boyutu her yerde aynı hissediliyor. Kendisiyle barışık olmayanlar kendisini tanıyanların olmadığı bir ortamda manevi baskıdan uzaklaşıp kendisiyle yüzleşmekten kurtulabilir ama açık bir eşcinsel olarak görünür olmanın toplumsal baskısının da hafife alınır bir tarafı yok. Ben ticari amaçlı gittim büyük şehre dönem dönem ama kelle koltukta dolaşma riskini göze alamadım. Hem rant kavgası sadece heteroseksüeller arasında değil ki. Transseksüeller bu konuda daha acımasız. Çünkü ekmek aslanın ağzında onlar için. Paylarına düşen çok az rantı bölüşmemek için birbirlerine heteroseksüellerden daha düşmanlar. Hem onların sistemi bana hiç uymadı. Başlarındaki erkeksilere(!) para yedirip ‘kocamız var’ yalanına kendilerini inandırmaktan başka bir şey değil yaptıkları.”
Travesti bir toplumda görselliğiyle cinsel yöneliminin tezatlığı erkekliği lekeleyeceği için açık bir gey olmaktan transseksüel olmanın daha kolay olduğu zannedilebilir ama heteroseksizm homofobiyi çıkarına göre ne zaman nerede kullanacağını çok iyi bildiğinden hiçbir LGBT’nin diğerine karşı avantajlı konumu olamaz.
“Transseksüel olup da travesti bir toplumun eşcinselliğiyle yüzleşememiş bireylerine kocalık yapmak homofobiye çanak tutmak aslında. Erkek egemen sistemin yarattığı travestizmin bir parçası olmak zorunda kalabiliyorsun hem transseksüel olarak hem de homofobikler olarak maddi-manevi kaygılar yüzünden. Yaşamak için de eşcinsellik adına bindiğin dalı kesiyorsun tabii. Ama travestizm bu toplumun bir boşalma alanı. Erkekliğin hakim olduğu toplumlarda travestiliğin yaygınlığının ve de onlara toplumsal rol kalıplarının dışına çıkılmadığı sürece müsamaha gösterilmesinin sebebi de bu iki yüzlülük, bastırılmış eşcinsellik. Mimlenmekten korkup kendi cinsiyle beraber olamayanlar ‘kadın gibilerle!’ beraber olup kendilerini daha kolay aklayabildikleri için, hem toplumsal homofobiyi besliyorlar hem de heteroseksizmi içselleştirmiş translar arasında homofobik tepkilere sebep olabiliyorlar ‘Erkek erkek gibi, kadın kadın gibi olmalı’ düşüncesi hakimiyetinden. Kendisiyle barışmış hiçbir LGBT bireyin bedeniyle çatışacağına inanmıyorum. Bu tamamen çevresel baskıların yarattığı korkuyla kişinin kendisi olamayıp kamufle bir kaçış durumu. Doğada hiçbir canlı aleminde kategori oluşturulup cinsiyet sorgulaması yapılmıyor, bir kalıba uydurulmaya çalışılmıyor kendi aralarında, her canlı da içinden geldiği gibi yaşamaya devam ediyor. Ama sosyal gelişimi geriye götüren ve insanlığı egemenliği altına alan heteroseksizm tüm bireylerini kendine benzetip ilkelleştirebiliyor, benzetemediklerini de ötekileştirip birbirine cephe aldırıyor.”
İktidarların bakış açısı ancak görünür olan tehditlere karşı sistematik işler ama sistemin en küçük birimi de yapıdan aldığı cesaretle görevini yerin getirmeyi ihmal etmez.
“Sistematik bir homofobiyle karşılaşmasam da bireylerin şu anki yapıdan aldıkları cesaretle kişisel homofobileri yüzünden artık eskisi gibi güvenle sokağa bile çıkamıyorum. Yaşadığım olumsuzluklar sanki daha büyüğünü yaşayacağımın bir sinyali gibi. Polislerin keyfi kimlik sorgulamaları, sokakta tanımadığım kişilerin sözlü ve fiziksel saldırıları, gittiğim restoranda masadan kaldırılmam gibi…”
Kabahatler kanununa dayanılarak büyük şehirlerdeki transseksüeller sokağa erkek olarak kadın kıyafetiyle çıkıyorsun bahanesiyle 69 liralık para cezasıyla sindirilmeye çalışılıyor. Eşcinsellik zihinlerde yer edemediği sürece, eşcinseller de dünyanın hiçbir coğrafyasında sığdırılamaz.
“Stonewall’un 40. yıl anısına bir gönderme yapıyorlar herhalde 69 liralık cezayla. Trans görünürlüğün yoğun olduğu yerlerde azaltma amacıyla cesaret kırmaya çalışıyorlar eşcinsellik mücadelesini sekteye uğratmak için. Çünkü transseksüeller de artık kendilerine biçilen toplumsal kadın rolünün dışına çıkmaya başladılar.”
Yaşanılan şiddetlerin üstünü örtmek kaçış değil çaresizlik, sistemin görmezlikten geldiği. İşin psikolojik boyutuysa hiç hesaba katılmıyor. Ruhsal yaralanmaların oluşturduğu güvensizlik, paranoya…
“Hatta duyarsızlık… Bana acımayana ben niye acıyayım ki. Herkesin kendini düşündüğü bu dünyada empatik olmak enayileştiriyor çoğunluğa karşı bireyi. Anlaşılmadığın anlarda ve yerlerde anladıkları dilden konuşmak her iki taraf için de faydalı olacaktır.”
Aktivizmin alt yapısının olmadığı kültürlerde LGBT bireylerin can güvenliği kaygıları yüzünden uzun vadeli plan yapmak yerine anlık yaşam fırsatlarını değerlendirmeleri fazla şaşırtıcı olmamalı.
“Yok sayıldığım sürece yaşamak benim için çok anlamlı değil. En büyük korkum yalnızlıktı. Homofobinin yoğun olduğu bir kültürde aşk ve sevgi kaygım da kalmadı.”
Halil Kandok

VJ Bülent ve homofobi karşıtı mücadele

Posted in ayrımcılık - şiddet, lgbtt bireylere yönelik ayrımcılık, nefret suçları etiketler ile , , , , on Aralık 7, 2009 by ifsaeylem1
Çarşamba, 2 Aralık, 2009

Şunu demiyor mesela kimse, “VJ Bülent’i bir simge olarak ele alalım, bu artık bardağı taşıran damla oldu, gelin birlikte eşcinsel çalışanların iş güvencesi için mücadele edelim”

VJ Bülent’in Kral TV’deki işinden çıkartılmasıyla ilgili yazıları okuduğumdan beri, konuyla ilgili içime sinmeyen bir şeyler olduğunu hissediyordum ama bir türlü adlandıramıyordum. Bugün yavaş yavaş kafamda bir şeyler oturmaya başladı, yazının ilerleyen kısımlarında yanlış anlaşılmamak adına baştan söyleyeyim ki birinin eşcinsel olduğu gerekçesiyle işten çıkarılmasını anlamam, desteklemem ya da savunmam söz konusu bile olamaz. Dolayısıyla, VJ Bülent’in haklarını savunmak için ne gerekiyorsa yapılmasını destekliyorum, yapabileceğim bir şey olursa katkıda bulunmaya da hazırım. Amma velâkin, mesele tam da bir önceki cümlede kullandığım “VJ Bülent’in hakları” ifadesinde düğümleniyor sanki.

VJ Bülent konusunu gündeme getirenlerin argümanlarında içime sinmeyen bir şeyler var, özellikle de Oray Eğin’in yazılarında. Öncelikle aklıma gelen şey şu; eşcinselliği nedeniyle işten çıkarılmak ya da çıkarılmasa dahi bu korkuyla yaşamak zorunda olmak salt VJ Bülent’in sorunu değil, dolayısıyla mesele “VJ Bülent için sesimizi çıkartmalıyız, Bülent işine geri dönmeli” vs meselesi haline gelmemeli. Şunu demiyor mesela kimse, “VJ Bülent’i bir simge olarak ele alalım, bu artık bardağı taşıran damla oldu, gelin birlikte eşcinsel çalışanların iş güvencesi için mücadele edelim”. Eğin’in yazısında söylediği bazı şeyler doğru, belli bir konuma gelmiş açık eşcinseller, eşcinsel haklarını gündeme getirme, savunma konusunda “seçkinci” davranıyor olabilirler, o kadar da “açık” olamıyorlardır belki ama konuyu “Murathan Mungan olsa savunurlar ama VJ Bülent’e gelince susuyorlar” noktasına çekmek çok da doğru gelmiyor bana. Aynı şekilde Huysuz Virjin, Fatih Ürek ve (Kuşum) Aydın örnekleri de. Bu örnekler, yine aynı konu çerçevesinde, yani Türkiye’nin ne kadar homofobik bir ülke olduğunu göstermek ve giderek daha da muhafazakârlaştığını ispat için kullanılabilir belki ama uygun bağlamın bu olduğunu düşünmüyorum.
Uygunu nedir derseniz, bence gelin bütün bu isimlerin neden Murathan Mungan kadar açık olamadığını tartışalım, Türkiye’nin ikiyüzlü homofobik tutumunu buradan yola çıkıp eleştirelim. VJ Bülent’i özel olarak hatırlamıyorum ama yanlış bilmiyorsam sayılan tüm diğer isimler (Huysuz Virjin, Fatih Ürek ve (Kuşum) Aydın) yıllardır  “asla ve asla eşcinsel olmadıklarının” savunusu içindeler. Onları böyle konuşmaya / davranmaya / sürekli errrkekkliklerini ispata zorlayan / yönlendiren sistemi tartışalım, eleştirelim, bu konuda çekimser davrananları “demokrasiyle imtihana” sokalım iyi güzel ama eh peki biz neredeydik eşcinsellere yönelik ayrımcılıkla ilgili bu zamana kadar yapılan başka pek çok tartışma sırasında? Lambdaistanbul ve Kaos GL’nin kapatılma davalarının karşısında da aynı dirençle durmak gerekmez miydi?
Haksızlık ediyorum muhtemelen ama sanki bu konunun bu örneklerle gündeme getirilmesi özellikle şu cümleyi kurmak içinmiş gibi geliyor bana: “VJ Bülent işten atılalı bir haftayı geçti ve ne kadar cılız sesler çıktı medyada…

Çünkü bu eşcinsel lobisi de kendi içinde feci bir sınıf katmanı ve ayrımcılığı olan, aslında son derece faşizan bir çevrenin üretimidir. Yoksa kültür-sanat ortamında ağırlığı bulunan bu lobinin ağa babaları bugünlerde büyük ihtimalle dincilerle, hükümet yandaşlarıyla dizi yazıp, ortak para kazandıkları için mi pek kimseleri ürkütmek istemiyor? ‘Aman Fehmi duymasın’ mı? ‘Başbakan’ın sevdiği radyocuyu karşımıza almayalım’ kaygısı mı?”.

Belli ki birilerine laf atılıyor ama sırf bu yüzden “eşcinsel lobisi”ni faşizanlıkla suçlamak, eşcinsellik mücadelesinin “İstanbul Film Festivali’nde birkaç tane çıplak erkek görünen film izleyip, dergilerde onları tanıtmaktan öteye gitmediğini” iddia etmek biraz fazla acımasızlık, biraz konu saptırma gibi geliyor. Sanki tartışılması gereken bir konu başka şeylerin arkasında kaybolacakmış gibi…
PS: Bu arada, varlığından bu yazıyı yazarken haberdar olduğum www.medyarazzi.com diye bir site, Oray Eğin’in yazısını “ORAY EĞİN’İ KORKU SARDI!” başlığıyla vermiş, spotta da devam etmiş: “’Dün Huysuz Virjin’e, Fatih Ürek’e, Aydın’a, Bugün VJ Bülent’e…’ Şimdi Sıra Oray’da mı?.. Tutuşmuş yardım istiyor…”. Eşcinsellere ve eşcinselliğe yönelik üsluptaki terbiyesizliğin, pespayeliğin yeni bir örneği daha, maalesef son olmadığını da biliyoruz.
İdil Engindeniz Şahan
Konuyla ilgili haber: “VJ Bülent, ayrımcılık davası açmalı!”

http://kaosgl.org/node/3816

http://kaosgl.com/icerik/homofobi_kurbaniyim

“Cinsel kimliğim yüzünden kovuldum”

Posted in ayrımcılık - şiddet, nefret suçları etiketler ile , , , , on Aralık 7, 2009 by ifsaeylem1
Pazar, 6 Aralık, 2009
Haftanın altı günü Kral TV ekranında VJ’lik yapan Bülent, geçtiğimiz günlerde
katıldığı bir TV programı sonrasında işten çıkarıldı. Renkli kişiliğiyle hafızalarımıza kazınan VJ Bülent’le işsiz kalma gerekçesinden tutun da gey’lerin sorunlarına kadar pek çok şeyi konuştuk.

Kral TV’ye başladığınız ilk günü hatırlıyor musunuz?
Evet hatırlıyorum. Bundan tam 14 sene önceydi. Üç deneme çekimi yapmıştım ve kabul edilmemiştim. O zaman Cem Uzan dönemiydi. Şu anda herkesin konuştuğu ve yara aldığım eski patronum. Kral gerçekten bambaşka bir yerdeydi. Herkes Kral izliyordu. Ben de o dönemin ilk ürünüyüm. Belki de Guinness Rekorlar Kitabı’nda bile olabilirim çünkü 14 sene hiç aralıksız haftanın altı günü her gece canlı yayına çıkan başka kimse yok. Bir Mehmet Ali Erbil var o bile ara verdi.

Peki 14 yılda Kral TV size ne kattı? Maddiyat mı yoksa maneviyat mı?

Kral TV tanınmamı sağladı. Bu son dönem hariç, her gelen yönetim beni sevgiyle, saygıyla karşıladı. Doğuş Holding ve Ferit Bey ile hiçbir problemim olmadı tam tersine kendisiyle bir kere karşılaştım. Zaten onlar çok farklı kulvarlarda koşan insanlar. Problem birdenbire bambaşka bir yerden patladı.
Yani bence ne şirketimin suçu var ne de Ferit Şahenk’in. Bence bu şahıs problemi, bunu da ilerleyen günlerde herkesle paylaşacağım. Şu anda bazı prosedürler olduğu için konuşamıyorum. Yani bir şahıs benden rahatsızdı, fırsatını buldu ve yok etti. Huysuz Virjin’e kıyafetleri yüzünden getirilen ekran yasağı gibi ben de cinsel kimliğim sebebiyle işimden atıldım.
Kim, Gezegen Mehmet mi?
Şu anda ismini zikredemiyorum yoksa gerçekten kim olduğunu söylemeyi çok istiyorum.
Kral TV’de program sunarken bir de albüm yaptınız.
Zaten beş senedir sahneye çıkıyorum. Gazinolar, pavyonlar, beş yıldızlı oteller, bayi geceleri… İş geldikçe sahneye çıkıyorum. Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü mezunuyum. Cihan Ünal, Müşfik Kenter, Yıldız Kenter, Zeliha Berksoy hocamdı… Hayat insanı nereden nereye getiriyor.
Onlar VJ olmanızı hoş karşıladı mı?
İlk başta hoş karşılamadılar. “Sen burada Shakespeare oku, git orada Mahsun Kırmızıgül’ü anons et” dediler. Onlar biraz daha didaktik bakıyor olaylara.
Belki şimdi Mahsun Kırmızıgül’ü beğeniyorlardır.
Aynen öyle. “Tu kaka” diyenler yarın öbür gün “Mahsun Bey’in ne güzel filmleri var” diyor. İki film de milyonlarca kişi tarafından izlendi. Güneşi Gördüm’de benim de çok küçük bir rolüm vardı. O filmde Harbiye’de bir travesti sahnesi vardı. Biz de travesti ve gey arkadaşlarımızla beraber oradaydık. Mahsun Bey, çekim sırasında gey ve travesti arkadaşlara ne kadar kibar, ne kadar meseafeli, ne kadar hümanist davrandı anlatamam. Nice yönetmenler tanıdım; hadsiz, terbiyesiz, “Lan” diye konuşan. İnsanlara korkunç davranıyorlar. Hepsi olmasa da yüzde 99’u öyledir. Mahsun Bey çok kibar davrandı.
Oray Eğin’in programında yaptığınız açıklamalardan sonra işe ilk gittiğinizde neler yaşadınız?
Kimse benimle diyalog kurmadı. Zaten iki buçuk aydır ekrana çıkarılmıyordum.
Sizi ekrana çıkarmama sebepleri neydi peki?
Hiçbir sebepleri yok. “Bekleyin başka programlar yapılacak” deniyordu. Kendimi kötü hissediyordum. Bana maaş ödeniyor, iki buçuk ay olmuş program yapmıyorum, aldığım parayı da hak etmediğimi düşünüyordum. Başkası olsa “Oh kebap, hatta çok güzel devam ediyor’’ der. Öte yandan maaş diye verdikleri o küçücük paranın 10 katını hak ettiğim de ayrı bir gerçek. Neyse, gidip konuşma talep ettim müdürden.
Müdürünüz kimdi?
Namık Kasapbaşoğlu ve Gezegen Mehmet. Bana çok kötü davranıldı. Yüksek sesle bağırıldı. “Sen kimsin ki, bunun hesabını bana soruyorsun” gibi cümleler sarf edildi. Bu olay odada yaşandı ama bütün şirket duydu. Dışarı çıktığımda elim ayağım titriyordu. “Ne oldu” dediler. O kadar büyük bir travma yaşamışım ve üzülmüşüm ki, “Hiçbir şey hatırlamıyorum ne oldu” dedim.

Program Bahane

Peki işten çıkarıldığınızı öğrendiğinizde ne hissettiniz?
Çok uzun süredir değersizlik had safhadaydı. Beklediğim bir sona doğru yaklaştığını hissediyordum. Oray’ın programı bahane oldu. Sevgili Yiğit de köşesinde aynısını yazmıştı. Ben de okuduktan sonra aydım, “Oray’ın programı bahaneydi” dedim. Önce bütün gazetelere ‘’VJ Bülent’i Cem Uzan hakkında konuştuğu için attık’’ şeklinde beyanatlar verildi.
Kanalın sahibi Cem Uzan değil ki…
Bir süreç var, bittikten sonra bunu da açıklayacağım. Cem Uzan’dan onlara ne? Tekrar ediyorum; Cem Uzan ile ilgili hiçbir kötü söz söylemedim.
İnternette yazılan bazı şeyler de Yıldo’nun cümleleri. Yıldo, ben, Ferhat Güzel ve Banu Zorlu programa katıldık. Banu Zorlu, Yıldo ile kavga edince programı terk etti. Ferhat Güzel, bütün gece şov yapmaya çalıştı. Ortamı geren, bel altı muhabbetlere indiren, negatif bir duruma döken de kendisidir. Bu yüzden her şey tepetaklak oldu. Kimin ne konuştuğu belli değil.

Çok şeye tanık oldum hangi birini anlatayım

Gerçekten tanık oldunuz mu Cem Uzan’ın olaylarına?
Tabii ki tanık oldum. Dedikoduları da duydum. Neler neler biliyorum. Ama beni
tanıyan herkes bilir, 14 senedir sokaktan geçen simitçiye bile iyi davranırım. Herkese hümanist bir şekilde yaklaştığım için olayların içinde olmadığımı tüm arkadaşlarım bilir. Oray, “Cem Uzan ile ilgili neler biliyorsunuz” deyince Yıldo da “Biz neler biliyoruz ama paraları şuraya dizin ki öyle konuşalım ağabeyciğim” dedi, güldü. Yıld bu… Ajda Pekkan’la ya da Tarkan’la konuşmuyorsunuz. Adamın tavrı bu, espri yaptı. Bunun üzerine de Oray, “Hiç mi isim veremeyeceksiniz” dedi. Yıldo da “Ayağımızdan vururlar ağabey” diye espriyle cevap verdi. Oray bir kez daha “Hiç mi bilmiyorsun” dedi, Yıldo da
“Tabii ki bildiğim var ama saygımdan asla konuşamam” diye cevap verdi.
Ama programda bir iki isim verildi galiba…
Asla. İsim verilseydi, şu anda dava açmışlardı. Oray, “Sevgilileri var mıydı” diye sorunca, “Tabii ki duyduklarımız vardı” dedim. Benim ağzımdan çıkan tek cümle bu. Hiç isim verebilir miyim? Elbette duyduğum bazı şeyler var ama gördüğüm hiçbir şey yok. Allah’tan korkarım her şeyden önce. İki gün önce ağız değiştirdiler zaten. Gezegen Mehmet, “Ben atmadım, izin almadan programa çıktığı için yönetim attı” dedi. Ne oldu Cem Uzan durumu? Bunlar belgeli, Allah’tan gazetelerde de var, ben de dava açtım. Hatta bana programa katılma konusunda “Konuşmasını bilen bir insansınız, 14 senedir size ekran teslim edilmiş, biz de iki senedir beraber çalışıyoruz, elbette gidebilirsiniz” denildi.
Haksızlığa uğradığınıza inanıyorsunuz değil mi?
Mağdurum!
Kral TV’de nelere tanık oldunuz?
Hangi birini anlatayım? Çok şeye tanık oldum.
Mesela Yeşim Salkım bir sürü isim verdi…
Esas Yeşim Salkım benim, aslında biliyor musun?
Yeşim Salkım’ın “O kanal bizdeyken kimi istersek onu birinci seçerdik” gibi açıklamaları olmuştu…
Çok haklı.
Bu durumda neler yaşadığınızı merak ediyoruz tabii…
Çok şeyler duydum, biliyorum ama bugüne kadar hiç söylemedim. Şu an televizyonda sabah, öğlen, akşam programları yapanlar, şarkıcılar ya da sinema oyuncuları o şirkette kuyruk oldu.
Çok mu dedikodu dönüyordu Cem Uzan’la ilgili?
Ohooo… Bir de Hakan Uzan var.
“Şu kadar para verip klibini çok yayınlattı” dedikodularını da biliyorsunuzdur değil mi?
Tabii ki. Bir Prestij dönemi var ki, pardon yani… Gerçekten esas Yeşim Salkım benim yani. Herkes kalbimi çok kırıyor, çok üzerime geliyor, çok kötü davranıyorlar bana.
Peki o dönemde Kral TV’de şarkım dönsün diye patronlarla birlikte olanları duymuştuk. Bunlar doğru mu?
Açıkçası ben de duydum ama böyle şeye tanık olmadım.
İsim vermeden mesela böyle şaşırtıcı birkaç hikaye anlatabilir misiniz?
Yıldo bu dedikodulara açıklık getirdi. “Yat partilerinde gözüne bant bağlarlardı” dedi.
Peki mesela klipleri dönenler arasında beğendiklerine ahlaksız teklif yapıyorlar mıydı?
Hiç bilemem. Bir şey görsem söylerim ama gördüm mü hayır.
Lambdaistanbul ücretsiz avukat gönderdi
Bir eşcinsel kendini kaç yaşında fark eder?
Bence doğduğu gün hisseder.
Sonradan hissedenler de var…
Onlara inanmıyorum. İçinde varsa doğduğu gün vardır. 45 yaşına kadar hiçbir cinsel ilişki ya da aşk yaşamamış ama 46 yaşında buna cesaret bulmuş kişiler var. 50 yaşına gelmiş artık ölümü düşünüyor, “Neden bu duygumu saklıyorum” diyor ve ortaya çıkıyor. Böyle insanlar tanıyorum. Aralarında çok üzücü hikâyeleri olanlar da var. Komşularımın, arkadaşlarımın çoğu gey ve travestidir…
Peki cinsiyet değiştirme ameliyatları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bunun günahı, sevabı her şeyi onun. Zaten ameliyat olmak kanuni olarak da kolay değil. Üç yıl gidip geliyorsun, psikolojik olarak hazır olup olmadığını test ediyorlar. Bu acılı günlerimde hiçbir erkekten ya da kadından görmediğim desteği gey’lerden ve travestilerden gördüm. Lambdaistanbul bana ücretsiz olarak avukat gönderdi.
Zerrin Özer aradı ağladık
Mutlusunuz değil mi?
Beni yolda görüp “Geçmiş olsun” diyorlar. Kalp krizi geçiriyorum diye hastaneye kaldırıldım ama panik atakmışım. Ama geçiyor artık çok mutluyum.
İşten çıkarıldığınızda sizi ilk arayan, ilk destek veren kim oldu?
Zerrin Özer… Oturduk, ağladık karşılıklı. Hande Yener, Yıldız Tilbe aradı. Sonra plakçılar, menajerler, herkes aradı. Kral’ı bu olay öncesinde de olay sırasında da hep çok iyi temsil ettim. Ne özel hayatımla ne tüzel hayatımla kimsenin kalbini kırmadım. 14 sene çalışıp da yazılı-sözlü ihtarı olmayan belki de tek insanım. Namık Kasapbaşoğlu ve eşi Nilgün Kasapbaşoğlu yaptığım
programdan ötürü bana telefon açtılar. Beni keyifle izlediklerini, takdir ettiklerini söylediler.
Beni programlarına çağırmıyorlar diyorsunuz ama Okan Bayülgen sizi iki kere üst üste konuk aldı…
Okan Bayülgen bambaşka bir adam. Hülya Avşar’ın beynini görüyorum. Billur Kalkavan en büyük destekçim. Böyle aydın kişilere ihtiyacımız var. O zaman dünya güzel olacak.
Her karanlık günün bir aydınlığa çıkışı vardır…
Kesinlikle öyle… 14 senelik eski sevgilim bile aradı. İlk mesajı o yazdı. Baş harfi de M… Bana bu güne kadar destek olan medyatik tüm insanlara teşekkür ediyorum.
Sakal bırak senin için hayırlı olur dediler
İşten çıkarılmanızın cinsel kimliğinizle alakalı olduğunu düşünüyor musunuz?
Arkamda gazeteler, dergiler, köşe yazarları, magazin habercileri var. Ben en son çıkarılacak insandım, gene ağız değişecek ve konu buralara gelecek. Gözden çıkarılmıştım ve sonunda bahane bulundu.
Peki size “Bıyık ve sakalını uzat” dediler mi?
Yeni dönemde bizce “Kravat tak, ceket giy, biraz da sakal bırak, senin adına hayırlı olur” dediler. “Köseyim” dedim ama “Biraz sakal bıraksan iyi olur” dediler.
İşinizi kaybetmemek için bıyık ve sakal bırakmayı düşündünüz mü?
Hayır tabii ki. Benim bıyığım da çıkıyor, sakalım da… Kılım da herkesten çoktur herhalde. Ama köseyim demek zorunda kaldım.
HABERTÜRK / HT PAZAR / HELİN AVŞAR
12/06/2009

“Gey olduğu için” mi kapıdan çevrildi?

Posted in ayrımcılık - şiddet, lgbtt bireylere yönelik ayrımcılık, nefret suçları etiketler ile , , , on Aralık 7, 2009 by ifsaeylem1
Pazartesi, 7 Aralık, 2009

İstanbul’da 45′lik adlı mekâna alınmadığını açıklayan Engin Kocagöz, yaşadıklarının “homofobik tavır” olduğunu söyledi. Bar Müdürü Cihan Yıldız ise Kaos GL’ye, “İnsanların kimliklerine saygı duyuyoruz, cinsel kimliklerinden dolayı mekâna almama gibi bir lüksümüz de yok.” açıklamasında bulundu.

İstanbul’da son dönemlerde ismini “Issız Adam” filminin şarkılarıyla duyuran 45′lik adlı mekâna alınmadığını açıklayan dizi sektöründe çalışan Engin Kocagöz, yaşadıklarının “homofobik tavır” olduğunu söyledi.
Hürriyet Gazetesi eklerinden Kelebek’in köşe yazarı Onur Baştürk de, 2 Aralık günü Engin Kocagöz’ün kaleminden yaşananları köşesine taşıdı.
45’lik Bar Müdürü Cihan Yıldız ise Kaos GL’ye, “İnsanların kimliklerine saygı duyuyoruz, cinsel kimliklerinden dolayı mekâna almama gibi bir lüksümüz de yok.” açıklamasında bulundu.
Engin Kocagöz’ün Kaos GL’ye de ilettiği, Onur Baştürk’ün Kelebek’te yayınladığı olay:
“Ben TV sektöründe kast sorumlusu olarak çalışıyorum. Çalıştığım tüm projelerde kişisel tercihlerime, tavırlarıma herkes saygı duymuş ve bu da beni çok onore etmiştir. Feminen bir tarzım yok, ama kendimi de insanlar anlamasın diye kasmıyorum.
Başıma gelen olay, arkadaşlarımın 45’lik adlı mekâna çağırmasıyla oldu. Daha önce defalarca gittiğim mekânın kapısından bu kez geri çevrildim. Sebebini sorduğumda anlamsız cevaplar aldım.
Önce kıyafetimin spor olmasından kaynaklandığını düşündüm. Sonra gerçeği kendime itiraf ettim. Tercihlerim yüzünden içeriye alınmamıştım. Homofobik bir zihniyetin beni bu şekilde dışlaması gururuma dokundu.
Sonrası daha vahim. Ben gittikten sonra içerideki arkadaşım kapıya çıkıp ‘Neden almadınız?’ diye sormuş güvenlik görevlilerine.

‘Arkadaşınız geydi, o yüzden almadık’ demişler!
Şimdi benim geyliğim alnımda mı yazıyor ve bunu güvenlikçi beyefendi pat diye nasıl arkadaşıma söylüyor? Bu tanısının sebebi nedir?

Ya arkadaşım beni bilmeyen biri olsaydı?
İstanbul’da yaşadığım süre boyunca kimsenin yapamadığını homofobik bir güvenlikçi bay ve bayan gerçekleştirdi. Gururum çok incindi.”

45’lik Bar Müdürü Cihan Yıldız, Kaos GL’ye şu açıklamayı yaptı:
“İnsanların kimliklerine saygı duyuyoruz, cinsel kimliklerinden dolayı mekâna almama gibi bir lüksümüz de yok. Onur beye de mail attık, durumu açıkladık, keşke sizin gibi önce görüş alıp da yayınlasaydı yazısını.
İçerdeki müşterilerden gelen talep ile ilgili eşofmanla gelen arkadaşları maalesef mekâna almıyoruz, zaten alınmayan arkadaş da yazmış, sanırım gey olduğum için alınmadım diye. Kimsenin kimliğine ne saldırma hakkımız var ne de lüksümüz var. Barda çalışan arkadaşlarımızdan da gey ve lezbiyenler var, bara almama gibi bir tavrımız olsa idi bu arkadaşlarımızı çalıştırmazdık öncelikle.”
Kaos GL

HOMOFOBİK MEKAN 45LİK’İ BOYKOT EDİYORUZ!

Posted in ayrımcılık - şiddet, nefret suçları etiketler ile , , , on Aralık 6, 2009 by ifsaeylem1

HOMOFOBİK MEKAN 45LİKİ BOYKOT EDİYORUZ!


lütfen dahil olduğunuz tüm gruplara iletiniz.


nefret cinayetlerini duyuruyoruz inisiyatifi

*


Gay olduğu için kapıdan çevrildi

Hürriyet Gazetesi eklerinden Kelebek’in köşe yazarı Onur Baştürk, 2 Aralık günü arkadaşımız Engin Kocagöz’e geçtiğimiz günlerde 45′lik adlı mekanda uygulanan ayrımcılığı kaleme aldı. Kocagöz’ün kaleminden yaşananları köşesine taşıyan Baştürk, Cinsel Ayrımcılık suçlarını okurlarıyla paylaştı.
İşte Onur Baştürk’ün 2 Aralık 2009 günü Hürriyet Kelebek de yayınlanan köşe yazısı….

Gay olduğu için kapıdan çevrildi

“Ben TV sektöründe kast sorumlusu olarak çalışıyorum. Çalıştığım tüm projelerde kişisel tercihlerime, tavırlarıma herkes saygı duymuş ve bu da beni çok onore etmiştir. Feminen bir tarzım yok, ama kendimi de insanlar anlamasın diye kasmıyorum.
Başıma gelen olay, arkadaşlarımın 45’lik adlı mekana çağırmasıyla oldu. Daha önce defalarca gittiğim mekanın kapısından bu kez geri çevrildim. Sebebini sorduğumda anlamsız cevaplar aldım.
Önce kıyafetimin spor olmasından kaynaklandığını düşündüm. Sonra gerçeği kendime itiraf ettim. Tercihlerim yüzünden içeriye alınmamıştım. Homofobik bir zihniyetin beni bu şekilde dışlaması gururuma dokundu.
Sonrası daha vahim. Ben gittikten sonra içerideki arkadaşım kapıya çıkıp ‘Neden almadınız?’ diye sormuş güvenlik görevlilerine.
‘Arkadaşınız gay’di, o yüzden almadık’ demişler!
şimdi benim gay’liğim alnımda mı yazıyor ve bunu güvenlikçi beyefendi pat diye nasıl arkadaşıma söylüyor? Bu tanısının sebebi nedir?
Ya arkadaşım beni bilmeyen biri olsaydı?
ıstanbul’da yaşadığım süre boyunca kimsenin yapamadığını homofobik bir güvenlikçi bay ve bayan gerçekleştirdi. Gururum çok incindi.” (Engin)
Türlü gerekçelerle bir mekana alınmayanı çok duydum, gördüm.
Ama böylesi bir ilk herhalde. Bu direkt ayrımcılık. Kimsenin böyle bir şey yapmaya hakkı yok. Derim ki: Bence 45’lik adlı mekan sadece gay olanlar değil, olmayanlar tarafından da protesto edilmeli.
En güzel yanıt böyle verilir çünkü.

ONUR BASTURK

*

HOMOFOBİK MEKAN…

Eşeğe altın semer vurmuşlar ve başında beklemişler,bir müddet sonra eşek aaaaa-iiiii diye anırmış.Başında bekleyenlerde şaşırmış altın semerli eşek yine aynı şekilde anırdığı için.Demem o ki ben yıllardır insanlara birşeyler öğrettiğimize inananlardanım.Ama taki geçen cumartesi başıma gelen talihsiz bir olaya kadar.

İstanbul’da son dönemlerde ismini Issız Adam Filminin şarkılarıyla duyuran 45′lik adlı nostajik mekanın kabalığından ve homofobik tavrından bahsedicem sizlere.Kulakdan kulağa duymadan birebir yaşadığım bu iğrenç tavırın en başına dönelim.Dizi sektöründen çalıştığım Birkaç arkadaşım beni her zaman taksime çıktığımda mutlaka uğrayıp birşeyler içip eğlendiğim 45′lik adlı mekana davet ettiler.

Cumartesi günü İzmir’den İstanbul’a uçup bu güzel eğlence gecesine katılmak için kendimi Taksim’de buldum.Arkadaşlarım benden önce mekana gitmişlerdi bende aradan bir saat sonra mekana gittim.Kapıda bir bayan görevli elinde bir dosyayla beni durdurdu.Rezervasyonunuz varmı diye sordu bende evet var bilmem kim adına dedim.Kadın telsizle birileriyle bir şeyler konuştu sonra bay bir güvenlik görevlisi geldi.Bu arada içeri giren çıkanların arasında ben öylece bekletildim.Adam beni Birkaç göz hareketiyle süzdükden sonra yanıma gelip buyrun dedi.Bende içeri girmek istediğimi arkadaşlarımın benim adıma rezervasyon yaprtıdıklarını söyledim.Ve ardından bu Beyefendi bana konseptlerine uygun olmadığımı ve içeri alamıyacaklarını söyledi.Önce bir dumur oldum tabikide.Adama nasıl yani benim devamlı geldiğim mekan burası ve özel parti dışında bugün bir konseptlerinin olmadığını söylediğimde ağzında birşeyler gevelemeye başladı.

Tabikide çok bozulmuştum ama kavga kültürüm olmadığı içinde peki diyerek mekanın önünden ayrıldım.Arkadaşlarıma mesaj atarak durumu bildirdim.Kapıya çıkan kız arkadaşlarımdan biri bizim arkadaşımızı içeri almamışsınız bunun sebebi nedir diye sorduğunda GAY di o yüzden almadık demiş.Benim GAY olduğum anlımdamı yazıyor onuda geçelim çünkü ben GAY’liğimi insanlar anlamasınlar diye kasmıyorum.Bu mekanda defalarca bir çok GA ve LEZBİYEN arkadaşlarımla rahatlıkla eğleniyorken bir anda ne olduda GAY ‘lere karşı böyle bir ambargo uygulanmaya başlandı.Dokuz senedir çalıştığım tv sektöründe bu yönümle saygı görmüşümdür.Olayın devamında tabikide kız arkadaşım bu haddini bilmeze gereken cevabı vermiş ve gurubuyla birlikde mekanı terk etmişler.GAY olduğumu söylediği kız arkadaşım beni tanıyan bilen ve seven biri,peki tam tersi benim GAY olduğumu bilmeyen biri olsaydı o an düşeceğim durumun akibetini düşünmek bile istemiyorum…

KİŞİSEL TERCİHLERİM YÜZÜNDEN İÇERİYE ALINMAMIŞTIM.ÖNCE ÇOK ÜZÜLDÜM SONRA BOŞ VERDİM SONRA HOMOFOBİK BİR ZİYNİYETİN BENİ BU ŞEKİLDE DIŞLAMASI GURURUMA DOKUNDU…

Bu tarz olaylarda gururumuzun incildiğini ve bunu başkalarıyla paylaşmaktan çekindiğimizi biliyorum.Ama lütfen bu tarz mekanları deşifre edelim.Tepkimizi gösterelim.Bügün benim Ya da sizin başınıza gelen olay daha sonra başka arkadaşlarımızında başına gelecek.Bu homofobik zihniyeti durdurmalıyız.

45′LİK MEKANI HOMOFOBİKTİR….

Eşcinsellik ve “Cem KEÇE”giller fenomeni

Posted in lgbtt bireylere yönelik ayrımcılık, nefret suçları etiketler ile , , , , on Kasım 30, 2009 by ifsaeylem1
Salı, 24 Kasım, 2009
İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü mezunu Uğur Salman, eşcinselliğin “hastalık” olduğunu yayan kitabın yazarı Cem Keçe ve yaklaşımını yorumladı.
Salman’ın, “psikoloji mezunlarına ya da ilgili kişilere” başlığıyla kaleme aldığı ve 23 Kasım tarihinde, “sexualityanddevelopment” ile  “anti_psychomophobia” e-gruplarına ilettiği değerlendirmesini yayınlıyoruz.
Psikoloji mezunu arkadaşlara ya da ilgili kişilere;
Son günlerde, Cem Keçe’nin hazırladığı kitap çalışmasının reklamının aynı adres tarafından farklı e-posta gruplarına gönderildiğini görünce, eşcinsellikle ilgili olarak, Cem Keçe ve kurduğu derneklerden biri olan CİSED isimli derneğin, kendi sitelerinde ve bazı haber sitelerinde yayınlanmış olan bazı haberlerine kabaca göz atma gereği duydum. Sonrasında ise itham içerikli olmasından kaçınmaya çalışarak, daha ziyade benim kişisel yorumlarımı içeren yani oldukça kişisel olarak değerlendirilmesini beklediğim bir metin oluşturmak istedim.
Reklam mailinin, eşzamanlı olarak, birçok gruba gönderilmesinden de anlaşılacağı üzere, CİSED adlı oluşumun amacı, bence ruh sağlığı alanında çalışan kişileri etki altına almak; dahası, eşcinsellerin hasta bireyler olduğu iddiasıyla ilgili olarak, ilgili kişileri bir ölçüde ikna edebilmek olsa gerek.
Bu girişimden, “Keçe ve ekibi”nin, DSM-IV’ün aksine, eşcinselliği bir hastalık olarak kategorize etme girişimlerinde ısrarlı oldukları anlaşılmaktadır. Cevap maili yazmış olan bazı arkadaşlarımızın APA nezdinde eşcinselliğin ne şekilde ele alındığını dile getirdiklerine ek olarak, Keçe’nin son kitap hamlesi, inandığı yolda ilerlediğinin de bir kanıtı olsa gerek.
Öncelikle, bence, eşcinselliğin hastalık olarak nitelenip-nitelenmemesinin, eşcinselleri dünya tarihinden yok etmeyeceği aşikârdır. Buna rağmen, kitabın başlığı olan “eşcinsellik kader değildir”, “kader nedir” sorusunu akla getirmesinin yanı sıra, eşcinselliği “olağan kader”in dışında bir şey gibi sunmakta, belki eşcinselliğin tuhaf bir şey olduğu, bir hastalık, patoloji ya da “öteki” olduğu varsayımı üzerine kurulu olduğunu düşündürmektedir.
Ayrıca, kitap tanıtımında, bence, eşcinsellerin yıllardan beri vermiş olduğu özgürlük mücadelesinin altı oyulmaya çalışılmaktadır. Yazıda yer alan “eşcinsel lobinin aralarından ayrılmak isteyen eşcinsellere hain evlat ökkeş muamelesi yaptığı” gibi bir ifadeye yer verilmesi, politik çağrışımları akla getirmelidir. Bunun yanı sıra, kullanılan “hain evlat ökkeş muamelesi” gibi vasat bir ifadenin sadece eşcinsellere mal edilemeyeceğini, herhangi bir grupsal faaliyeti deneyimlemiş olan ortalama insanlar da bilebilir. Kaldı ki, bu bağlamda, Türkiye gibi bir ülkede, herhangi bir gruba mensup olduğu düşünülen her insan, aslında “potansiyel bir hain evlat ökkeş”tir. (http://www.cised.org.tr/icerik/118/escinsellik-kader-degildir ).
Öte yandan, medyanın büyük kitleleri etkileme amacı güttüğü hesaba katılırsa, Cem KEÇE gibi şahıs ve bazı oluşumların birtakım unvanların ardına sığınarak “biz şöyle düşünüyoruz” şeklindeki, bana zaman zaman “kendine güvensiz” gelen beyanatları, tahmin edileceği gibi toplumun ilgili kesimlerince, söz konusu unvanlara itibar edilmesi gerektiği dayatması nedeniyle de, dikkate alınabilmektedir.
Keçe ile eşcinselliğe ilişkin yapılan bir röportajdan kısa bir alıntı şöyle; “…Eşcinselliğin nedenlerini anlamamız çok önemlidir. Çünkü önemli olan yaygınlaşmasının önlenmesidir…”. (http://www.pdrciyiz.biz/escinselligin-nedenleri-nelerdir-t6509.html) Bağlamından kopuk bile olsa, bu cümleler bence kendisiyle yapılan röportajı özetlemektedir. CİSED isimli derneğin spekülatif normallik tanımlarının da aslında Türkiye’deki şu an için egemen gibi gösterilmeye çalışılan siyasal görüşle ne kadar uyuşur nitelikte olduğu, bazı röportajları okununca anlaşılabilir. (http://www.ensonhaber.com/Saglik/172908/escinsel-olmanin-nedenleri.html)
Ayrıca, Cem Keçe her ne kadar sıklıkla “homofobi” ifadesine ilişkin karşı çıkışlarda bulunsa da, bu kavram da, tıpkı “mobing” gibi görünmezi görünür kılmak için ya da gerekli görüldüğü için terminolojiye eklenmiş olsa gerek.
Aslında amacım, öncelikle bana zaman zaman kutsal metinmiş gibi davranıldığını düşündüğüm DSM-IV’ün müdafaasını yapmak değildir. Zira, bazen, DSM-IV, pozitivizm, objektivizm gibi zeminlerin de tartışılabileceğini düşünmekteyim. Öte yandan eşcinsel bireylerin ya da LGBTT hareketinin zaman içerisinde herhangi bir psikiyatri el kitabını aşabileceği yorumu da birilerince yapılabilir. Esas amacım ise kendimle fazlaca çelişmeden, konuya ilişkin kişisel bir yorum yapmak ve bunu, oluşturduğum metni sunacağım ilgili e-posta gruplarının moderatörlerinin onay vermeleri durumunda, uygun şekilde paylaşabilmektir.
Öncelikle herkes istediği konuda kitap yazabilir, bunun reklamını yapabilir. Ancak bunu, önce dernekleşip, ruh sağlığı otoritesi olma iddiası taşırmışçasına yapıyorsa ve bence, tamamen kendi değer yargılarına uygun olan fikirleri, kendince uygun gördüğü kriterlere göre literatürden seçip, bunları bu denli çekinmeden her yerde yayınlıyorsa, Türk Psikologlar Derneği, CETAD ve benzeri örgütlerin herhangi bir tepki verip vermeyeceğini, kendimce, doğal olarak merakla beklemekteyim.
Benim konuya ilişkin öncelikli iddiam; daha önce de işitilmiş olunabileceği gibi, cinselliğin kişisellik boyutu dışında, bir de siyasal bir mücadele alanı olduğudur. Eldeki örneğimiz ışığında, Keçe’nin izlediği yol ve örneğin, özgeçmişi, kurduğu dernek ve diğer girişimlerine ilişkin bazı noktalar bağlantılandırılınca, söz konusu girişiminin de, hem derneksel zemininden kaynaklı olarak, hem de derneğin kuruluş amacının baş aktörü olan cinsellik teması açısından politik olduğu iddiası öne sürülebilir. Diğer bir deyişle, çalışmaları incelendikten sonra, bilim adamı vasfı da eleştirilebilecek olan Cem KEÇE’nin, aslında yaymaya çalıştığı ideolojinin de farkında olunması gerektiğini düşünmekteyim.
*
Peki, Cem Keçe kimdir?
Kendisi, aslında tıp eğitimi almış ve muhtemelen aldığı doktorluk ünvanının ardından farklı girişimlerde bulunmuş. Söz konusu kaynağa göre, bu girişimlerinden biri de ESİAD adlı Esnaf Sanayici ve İşadamları Derneğini kurmasıdır. (http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=4155). Keçe’nin gerçekten de farklı ilgi alanlarına sahip olduğu anlaşılabilir.
*
Eşcinsellik mevzusuna neden bu denli odaklanmış olabileceği meselesine gelince, bu konuda bazı şeyler aklıma gelmekte, sınırları aşmamaya gayret ederek bazılarını dile getirmek isterim.
  • Dernek olarak kamusal alanda görünür olabilme çabası. CİSED, şayet CETAD’a alternatif ya da karşıt olarak belirmeye çalışıyorsa, eşcinsellik hususunda fikirleri bilinen CETAD ile kasti olarak bir farklılık yaratma çabası içinde olabilir.  Yani, bu dernek kullandığı “cinsel sağlık” sloganı ile, bu alandaki iktidarı ele geçirme kaygısı taşıyan bir oluşum olarak ele alınabilir. Eşcinselliğin sözde alt tiplerini de içeren bu kitap girişimi bence bu yorumu destekler niteliktedir.
  • Toplumsal ya da devletsel homofobinin herhangi bir temsili. Bu girişim, devletin ya da devlet merkezli homofobik düşüncenin ordu, RTÜK ve diyanet gibi temsilleri dışında, kamusal alandaki başka bir örneği olarak ele alınabilir.
  • Özel ilgi. Özelde eşcinselliği bu derecede konu edinmek bastırma, yadsıma ve yüceltme gibi bilinçdışı savunma mekanizmalarını akla getirebilir. Ancak bu, oldukça sınırlı ya da çok sonraları akla gelmesi gereken bir yorum olarak ele alınabilir.
  • Geçim kaygısı. Bazılarının aklına gelebileceği gibi, öncelikle “hasta” yaratma, sonra ise, o sözde hastalara terapi yaparak, eşcinsel danışan ve ailelerinden “gelir elde etmece”. Aslında bence, bu da, nihayetinde iktidar olma çabasının bir yansımasıdır. Diğer bir deyişle, kitap satışından ya da terapiden elde edilecek gelirler için, eşcinsellerin hasta olduğunu, direkt ya da dolaylı yollardan öne sürerek “Türkiye ruh sağlığı sektöründe” yer edinmeye çalışmak.
  • Ek olarak, toplamda, bu girişimler zincirinin başını çeken kişinin biyolojik açıdan bir “erkek” oluşu, bence hem psikanalitik çağrışımlar açısından, hem de “toplumsal cinsiyet” açısından ayrıca dikkat çekicidir.
*
Peki, Cem KEÇE ve varyasyonlarıyla ilgili olarak neler yapılabilir?
Bence, Cem KEÇE gibi şahıslar ortaya çıktıklarında ya da görünür olduklarında, kendileri öncelikle kısa bir süreliğine görmezden gelinebilir, ne de olsa, kişisel fikirlerini beyan etmişlerdir. Ancak içinde bulunduğumuz süreçten de anlaşılabileceği gibi, kişinin kendisi ve egosal gerekçelerle kurduğu derneklerinden bazıları sınırları aşmaya kalktıkları vakit, bu birimler takip edilmeli, ve tepkiler, spesifik yerlerine ulaştıklarından emin olunması şartı ile hem bireysel çapta, hem de örgütsel düzeyde verilmelidir.
Eşcinsellik ve LGBTT (lezbiyen, gay, biseksüel, travesti, transeksüel) hareketinin psikiyatri ve diğer alanlar ile ilişkilerinin tarihsel geri planının farkında olunmalıdır ve söz konusu olan kitap girişimi gibi uyaranlar, mizahi e-postaların yanı sıra ya da aksine (!) diğer usullerle de, eleştirel bir bakış açısıyla ele alınmalıdır. Aksi taktirde yürütülen tartışmaların kısır kalacağını düşünmekteyim.
Bu tarz girişimler karşısında panikleyerek yanıt vermek yerine, bence bu konuda gerçekten bir şeyler yapılması gerektiğini düşünen insanlar, öncelikle kendileri sorumluluk alarak, konuya ilişkin çalışma yürütmelidir. Mesela uygun-güvenilir makale ve kitap çevirilerinin sayıları artırılabilir. Aksi taktirde, “eşcinsellik” konulu bir kongre düzenleme fikri güzel olmakla birlikte, yakın bir zamanda pratiğe dökülemeyebilir.
*
Cem KEÇE’ye neler önerilebilir?
Bence bundan sonraki “orijinal” eserlerinde de sayın Keçe, saydığı eşcinsellik tiplerini teker teker ele almalıdır:) Bu durum, hem eşcinsel harekete daha da fazla meşruiyet kazandırma açısından, hem de sayın uzmanın kendisini daha iyi tanımasına vesile olması açısından dikkate değer sayılabilir.
*
Özetle, Cem Keçenin, konuya yaklaşırken bir bilim adamı tavrından ziyade, pratisyen hekimlik ve danışmanlık karması unvanını kullanarak, aslında faşizanlığı çağrıştırabilecek ideolojisini yayma peşinde olduğunu düşünmekteyim. Bu gibi girişimlere ise, tepki gösterilen kişilerin, kendilerine gösterilen “mizahi” tepkileri, bir motivasyon kaynağı olarak kullanacakları endişesi ile hem bireysel bazda, hem de örgütsel bazda, zamanında, uygun tepkiler verilmesi gerektiğini eklemek isterim.

Nefretten suç doğar

Posted in nefret suçları etiketler ile , , , , on Kasım 30, 2009 by ifsaeylem1
Çarşamba, 25 Kasım, 2009
Hoşgörünün kültürümüzün bir parçası olduğunu bir yana bırakıp “nefret suçları” sorununu görmek ve çözümü için uğraşmak şart.
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) 17 Kasım 2009’da, 2008 yılına ilişkin nefret suçları raporunu yayınladı. Uluslararası Hoşgörü Günü’nde yayınlanan rapor pek çok saldırı, tehdit, cinayet, kundaklama ve mala zarar verme suçlarını içeriyor. Öte yandan, güvenilir bir şekilde bilgi toplanıp kaydedilmediği için aslında birçok nefret suçunun kayıtlarda yer alamadığının altı çiziliyor. Rapora göre veri toplama konusunda çok ciddi sorunlar var, bazı devletler nefret suçlarına ilişkin verilere hiç ulaşamıyor, bazılarıysa bu verileri toplumla paylaşmıyor. AGİT üyesi 56 ülkenin sadece 14’ünde yeterli nefret suçları yasaları ve veri toplama sistemleri var, 22 ülkede ise nefret suçlarına yönelik yasal düzenleme yok.
AGİT katılımcı devletler, nefret suçlarının toplum içindeki uyum ve birliği tehdit eden, şiddet tohumlarını ekme potansiyeline sahip etkenler olarak gerek ulusal, gerekse uluslararası güvenliğe tehdit oluşturduğunu kabul ederek, bu konuda bazı yükümlülükler altına girdiler. Söz konusu rapor, nefret suçlarının kaydedilmesi, etkin bir şekilde araştırılması ve kovuşturulması, veri toplanması, sivil toplum ve devlet kurumları arasındaki işbirliğinin geliştirilmesi gerektiğini vurguluyor.
AGİT tarafından kullanılan nefret suçları tanımı şöyle: a. Nefret suçu mağdur, mülk ya da suçun hedefi B şıkkında tanımlandığı şekliyle bir grupla gerçek ya da edinilmiş bağlantısı, ilgisi, ilişkisi, destekçisi ya da üyesi olduğu nedeniyle seçilerek, mülke ya da kişiye karşı işlenen herhangi bir suçu kapsamaktadır. b. Grup üyelerinin genel özellikleri gerçek ya da edinilmiş ırk, ulus ya da etnik orijin, dil, renk, din, cinsiyet, yaş, fiziksel ya da zihinsel engellilik, cinsel kaynaklı ya da diğer benzer unsurlara dayandırılabilir. (AGİT Nefret Suçları Raporu)
Katılımcı devletlerin sundukları raporlara göre, bölgede en fazla nefret suçları etnik köken/azınlık konumu nedeniyle işleniyor. Bunları sırasıyla dinsel aidiyet ve ırk/renk nedeniyle işlenen nefret suçları izliyor.

Rapora göre Türkiye
Türkiye nefret suçlarıyla ilgili olarak “bir ölçüde” veri toplayıp raporlayan ülkelerden. Adalet Bakanlığı veri bankasında, hangi topluluklara yönelik nefret suçlarının işlendiğine ilişkin kayıt tutulmuyor. Suça göre kayıt tutuluyor, saldırı, tehdit, cinayet, vs. Buna ek olarak, Türkiye bu kayıtları kamuya duyurmak yerine, belirli prosedürlere bağlı olarak ancak başvuru olduğu takdirde açıklıyor. Türkiye’de 2008 yılında 258 vaka kovuşturulmuş, bunların 208’i ceza almıştı. Bu sayı 2007’de kovuşturulduğu açıklanan 97 ve cezalandırılan 39 vakaya göre hayli yüksek. Buna göre 2008’de vakalarda çokça artış mı oldu, yoksa daha fazla veri mi toplandı? Rapor, bu rakamlara son derece temkinli yaklaşılması gerektiğini söylüyor çünkü bu rakamlar sadece yetkililerce doğrulanan ve mağdurlar tarafından bildirilen suçları kapsıyor. Adalet Bakanlığı’nın AGİT’e verdiği bilgilere göre Türkiye’deki nefret suçları mezarlara saygısızlık, ibadet yerlerine yönelik saldırı, sözlü saldırı, tehdit ve nefrete teşviki içeriyor. Buna göre nefret suçu olarak herhangi bir cinayet, fiziksel saldırı, mala zarar verme suçları gerçekleşmedi. Türkiye 2008’de nefret suçları konusunda herhangi bir yasal veya kurumsal düzenleme de yapmadı.

Raporda doğrudan sivil toplum kuruluşları tarafından AGİT’e bildirilen nefret suçları da yer alıyor. Buna göre, Türkiye Yahudi düşmanlığı içeren suçların yaşandığı ülkelerden biri. Protestan Kiliseler Birliği toplumlarına yönelik olarak gerçekleşmiş 10 tehdit, mala zarar verme ve saldırı olayı bildirmiş. Konstantinapol Topluluğu, İstanbul bölgesinde mülke zarar verilmesine ilişkin iki olay raporlamış. LGBT bireylere yönelik insan haklarını izleyen LGBT Hakları Platformu beş transseksüelin öldürüldüğünü bildirmiş.
Türkiye’den Adalet Bakanlığı’nın verileriyle, STK’ların sağladığı veriler arasındaki farklılıklar da, nefret suçları hakkında veri toplamanın ve bu konuda Türkiye’deki eksiklikleri sergilemeye yeter. Türkiye’de nefret suçlarını tanımlayan ve bu konuda bir düzenleme getiren belirli bir yasa yok. İlgili yasal düzenlemeler, Anayasa’nın eşitliği güvence altına alan 10. maddesi, Türk Ceza Kanunu’nun yasalar önünde eşitliği koruyan 3. maddesi, soykırımı yasaklayan 76. maddesi, halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılamayı yasaklayan 216. maddesi olarak sayılabilir. Ne var ki, bu yasal güvenceler yukarıda tanımlanan nefret suçlarını “etkili” bir şekilde cezalandırma ve genel önleyicilik sağlama açısından son derece yetersiz.
Nefret suçları konusunda çalışması bulunan İnsan Hakları Gündemi Derneği’ne göre Türkiye’de nefret suçları beş farklı kategoride toplanıyor. Birincisi farklı etnik, dini gruplara yönelik nefret suçları: Protestan kiliselere yönelik tehdit ve saldırılar, Hrant Dink’e yönelik suikast, Malatya Zirve Yayınevi’nde üç Hıristiyan’ın öldürülmesi, Kürt vatandaşlara yönelik saldırılar vs. İkinci kategori, cinsel yönelim ve toplumsal cinsiyet kimliğine dayalı nefret suçları: Sadece 2007 yılında LGBT (Lezbiyen, Gay, Biseksüel ve Transseksüel) bireylere yönelik olarak 11 cinayet işlendiği saptandı. Üçüncü kategori, ırkçılık ve yabancı düşmanlığına dayalı nefret suçları: Daha çok ülkemize sığınmış olan mültecilere yönelik şiddeti içeriyor. Dördüncüsü, farklı siyasal görüşten kişilere yönelik nefret suçları. Son olarak, başka farklı temellere dayanan nefret suçları. Bu grupta örneğin engellilere yönelik nefret suçları gösterilebilir. (Türkiye’de Nefret Suçları s. 7, İnsan Hakları Gündemi Derneği).
Bu rapor ve aslında günlük hayatımızda çevremizde ve medyadan hatırlayacağımız birçok örnekle, nefret suçları açısından Türkiye’deki durumun pek parlak olmadığı hemen fark edilecektir. Genel olarak, aslında hoşgörünün kültürümüzün bir parçası olduğunu açıklama refleksini bir yana bırakıp sorunu görmek ve çözümü için uğraşmak şart. Nefret suçları aslında sadece bireye veya bir yere veya mülke yönelik suç olmanın ötesinde daha derin bir boyuta sahip. AGİT raporuna göre failler nefret suçunu gerçekleştirirken mağdur ve mağdurun ait olduğu topluma yönelik bir mesaj verirler. Bir kişi veya mülke veya ibadet yerine yönelik suç, aslında o kişinin veya yerin ilgili olduğu topluma karşı önyargıyı, hoşgörüsüzlüğü ve nefreti ifade eder. Sağlıklı bir veri tabanının kullanılmasıyla elde edilmiş bilgiler, Türkiye’de yaşayan insanlar arasındaki toplumsal nefret, önyargı ve hoşgörüsüzlüğe ayna tutacak ve bunları net bir şekilde ortaya koyacaktır. İyi bir yasal düzenleme hem nefret suçlarının gerektiği gibi cezalandırılmasını hem de etkili genel önleyiciliği sağlayacaktır. Diğer bir önemli kazanım ise sorunun saptanmasıyla toplumsal önyargı, nefret ve hoşgörüsüzlüğün çeşitli eğitim ve destek programlarıyla üstesinden gelinmesinin sağlanması olacaktır.

Mine Yıldırım: AAbo Akademi, İnsan Hakları Enstitüsü, doktora adayı

Radikal İki / Mine Yıldırım
11/22/2009

Eşcinsellerin Yaşam Hakkı var mıdır?

Posted in ayrımcılık - şiddet, nefret cinayetleri etiketler ile , , , on Kasım 30, 2009 by ifsaeylem1
Çarşamba, 25 Kasım, 2009
Halil Kandok
“Polis saldırganı yakalamaktan çok gerçeği öğrenip onun eşcinselliğini ortaya çıkarmak için çabaladı ama amacına ulaşamadı.”
“Yargı inanmıyormuş çekin zorla imzalattırıldığına olayın akabinde şikâyetçi olunmadığı için. İmzaladığı çekin karşılığını faiziyle ödemek zorunda şu an.”
Eşcinseller de her vatandaş gibi yasal haklarından faydalanabilirmiş!
Birinci Vaka:
İnternet ortamında tanıştığı kişinin yanında birinin daha olduğunu görünce monitörden, bu buluşmanın tuzak olabileceğini aklına getirmişti ama yeni biriyle tanışmanın heyecanı ve de daha güvenli partner bulma imkanının zor olduğu homofobik bir kültürde fırsatı değerlendirme arzusu daha ağır bastığı için yüz yüze görüşmek için randevulaşmıştı.
Geceyi birlikte geçirme mekânları da o hafta evde olmayan bir arkadaşının eviydi. Eşcinsellerin yaşadığı kötü deneyimlerin korkusu o kadar endişe verici boyutta oluyor ki daha sonraki dönemlerde de kendi evlerinde rahatsız edilmemek için başkalarının mekânını hangi amaçla kullanacağını söylemeyip evin sahibine karşı bile sorumsuzluk yaptırabiliyor. Ki daha sonra evin sahibi evi boşaltmak zorunda kalmış zaten.
Mutfağa onun için içecek alıp döndükten sonra çek-yata yanına oturup tam öpüşmeye başlayacakları anda saldırgan o mutfaktayken yaptığı hazırlıkla saçından tutup boğazına bıçağı dayadı. Israrla kendisine karşı sırtını dönmesini istiyordu. Aklından bin bir düşünce geçiyordu sırtını döndürüp ne yapacağı konusunda. Sonuçta saldırganın onun kontrolünü elinde tutabilmesi için en garanti pozisyondu bu. Ama saldırganın dediğini yapmayınca ilk bıçak darbesini bacağına yemişti bile. Boğuşmalarla kendini saldırganın altında buldu. Daha çok geç vakit olmamasına rağmen çığlıklarına dışarıdan hiç yanıt alamıyordu. Altında kaldığı sürece aldığı bıçak darbelerinin sayısını bilmiyordu. Yattığı zemin kan gölüne dönüştüğü için ayağı patinaj yaptığından bir türlü kendini toparlayamıyordu. O anda yan tarafında bulunan su bardağına takıldı gözü. Uzansa alabilir miydi acaba pencereye fırlatıp camı kırarak sesini duyurabilmek için. Ama yetişemedi bardağa.
Saldırganla mücadele ederken geçen zaman ona ölümü hatırlatacak kadar umutsuz, geçmişini düşünme zamanı verecek kadar uzundu. Geçtiğimiz yıllarda cinayete kurban giden eşcinsel bir arkadaşı gelmişti aklına. Bir yıl öncesine kadar görüştüğü arkadaşına bir türlü ulaşamıyordu ve telefon hatları da kapanmıştı. İnternetten haber taraması yaptığında öğrenmişti cinayete kurban gittiğini. O da acaba kendisi gibi böyle umutsuz ve çaresiz ölümün soğuk nefesini kanlı bir şekilde hissetmiş miydi?
Saldırganın ölüm darbesini indirdiği anda yaşama arzusuyla bıçağın sapından önce ucunu yakalamıştı geç kalmamak için. Eli kesilmişti ama bıçağın keskin tarafını yakalamayı avantaja dönüştürüp katlanabilir bıçağı ikiye katlayıp saldırganın elini de kesmişti. Psikopatları insana dönüştürebilmek için onların anlayacağı dilden konuşmak gerekiyor ki canı yanınca ‘sen n’apıyorsun’ diye haykırmıştı aptalca komik bir tepkiyle. Kendini kurtarmak için bu fırsatı kaçırmadı ve ayağa kalkmayı başardı. Saldırgan kurbanını elinden kaçırmamak için ona kaçamayacağını, aşağıda kapıda arkadaşının beklediğini söylese de o can havliyle üzerinde sadece şortuyla kendisini kanlar içinde sokağa atmayı başarmıştı.
Ama hiçbir taksi onu hastaneye götürmek istemiyordu araba kan olur bahanesiyle. Arabanın koltuğuna naylon serdirip hastanenin dış kapısına kadar götürtmüştü taksinin birisine. Hastanenin dış kapısında yarım saat kadar bekletildi adli vaka olduğu için ve hastane görevlilerinden aldığı turnikeyle kendi-kendine turnike yaparak durdurmuştu bacağındaki kanı.
İlk tedavisi yapıldıktan sonra polise bıçağın üstüne düşüp yaralandığı yalanından başka yapabileceği bir şey yoktu. Çünkü o bir öğretmendi. Mesleki geleceği için başka seçeneği yoktu ve ailesinin eşcinselliğini öğrenmesine hazır olmadığına inanıyordu.
Polis saldırganı yakalamaktan çok gerçeği öğrenip onun eşcinselliğini ortaya çıkarmak için çabaladı ama amacına ulaşamadı.
İkinci Vaka:
O da bir öğretmendi ve tanıştığı kişinin evine gitti beraber olmak için. Sevişme anında patlayan flaşlarla ne olduğunu anlayamadan boğazına dayanan bıçakla 40 bin liralık çek imzalattırıldı. Planlı bir tuzaktı ve fotoğrafı çeken kişi önceden evde bekliyordu. Şikâyetçi olamadı korkusundan, devlet memuru olduğu için mesleğinden olma düşüncesiyle.
Ailesinin öğrenmesini istememesi düşüncesi de ağır basıyordu. Parayı ödeyebilme imkânı yoktu. Şantajcılar parayı tahsil edemedikçe öldürmekle tehdit etmeye başlamışlardı. Sonunda daha fazla dayanamadı baskıya ve polise gidip her şeyi anlattı.
Olay yargıya intikal etti. Ailesine sadece tehditle çek imzalatma olayı olarak anlattı eşcinselliğini gizleyerek. Yargı inanmıyormuş çekin zorla imzalattırıldığına olayın akabinde şikâyetçi olunmadığı için. İmzaladığı çekin karşılığını faiziyle ödemek zorunda şu an.
***
Okan Bayülgen’in programında Hürriyet Gazetesi cinayet yazarı Prof. Dr. Sevil Atasoy, eşcinsellerin de her vatandaş gibi güvenlik ve yargı hizmetlerinden faydalanabileceğini söylüyordu.
Faydalanması da gerekir zaten istenilen sonuçlar alınamasa da ayrımcılığın kayıtlara geçip uzun vadede de olsa eşcinselliğin kabul edilebilirliği adına. Bununla birlikte eşcinsellerin kendileri bu hizmetlerden faydalanmak istemiyormuş gibi yansıtmak homofobinin bir başka boyutu olacaktır.
Polislerin keyfi muamelesi devam ettiği, yargı nefret suçlarına tahrik unsuru gözüyle bakıp suçluları hafifletici sebep bahaneleriyle ödüllendirdiği, ahlak kavramını erkek egemen sistemi korumak için çıkarına uygun şekilde kullandığı, yasalardaki eksiklikler ve toplumsal baskı olduğu sürece eşcinseller, heteroseksüel vatandaşların kullandığı yasal haklardan faydalanmaya çekineceklerdir elbette. Amaç da zaten eşcinselleri sindirip eşcinsellere yönelik suçları yargıdan uzak tutarak kayıt dışı bırakmak değil mi eşcinselliği yok saymak için.
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.