Heteroseksizm: Patriyarkanın En Güçlü Dayanağı



Perşembe, 27 Ağustos, 2009
15 Mayıs 2009, Cuma
Ekin Sanat Merkezi
Gülnur Acar Savran, feminist yazar
Feminist(B)iz Oluşumu’nun katılımıyla…
“Türkiye’de Kadın Olma Halleri”* başlığı altında:
Heteroseksizm: Patriyarkanın En Güçlü Dayanağı”
Merhaba, arkadaşlar. Kaos GL dergisinin Mayıs-Haziran sayısı hazırlanırken, “Homofobi Karşıtı Buluşma’ya neden katıldığım”a dair fikirlerim talep edildi. Ben de sadece “feminist olduğum” için dedim çünkü feminist olmak, bu toplantıya katılmak için başlı başına gerekli ve yeterli bir neden ve heteroseksizm, erkek egemenliğinin en güçlü dayanaklarından biri.
Patriyarkanın ayakta kalmasında, heteroseksist toplumsal pratiklerin ve ideolojinin çok büyük bir katkısı var ve bunun yası sıra patriyarkanın tarihsel ve toplumsal somut yapıları, heteroseksizmin yeniden üretilmesine çok büyük katkı sunuyor. Patriyarka, heteroseksizmin kendisini yeniden üretmesinin tarihsel toplumsal çerçevesini bağlamını oluşturuyor. Bu nedenle, buraya katılmamın anlamı, basit bir insan hakları dayanışması değil. Buraya katılmam, bu dayanışmanın çok ötesinde, kendi mücadelemle birebir ilişkisi olan bir gelişme. Bugünkü sunuşumu, bir feminist olarak, kadınların ezilmesi, şiddet görmesi ve tahakküm altında tutularak sömürülmesi üzerinden yapacağım. Tanıklıklarımdan ziyade, bir tür tahlil ve gözlem sunacağım. Konuşmamı üç başlık altında toplamak istiyorum: heteroseksizmi, patriyarka anlayışımın neresine yerleştirdiğim, eşcinsel kimliğin patriyarka içindeki konumu ve 70’lerin gey-lezbiyen kurtuluş hareketi karşısında 80-90’larn hareketi.
İçinde yaşamakta olduğumuz patriarkal toplumu, modern ya da kapitalist patriyarka olarak nitelendirmek mümkün. Patriyarka, tarih var olalı beri mevcut ama bugün içinde yaşadığımız patriyarka biçimi daha somut ve bu patriyarka biçiminde, hukuk-söylem-ideoloji düzlemlerinde bir eşitlik paradigması hâkim. Bu ne? “Eşit yurttaş” söylemi ve ideolojisi. Ama bu “eşitlik” söyleminin altında, bu söylemin örttüğü ve gizlediği bir erkek-egemen bir yapı var. Özellikle de, bu söylemin altında yatan erkek-egemenliği biçiminin aile içindeki türü…  Toplumun, aile ve heteroseksüel evlilik içindeki işleyiş algısı çok önemli çünkü bu yapıda, kadınların bedenlerine ve emeklerine el konuluyor. Kadın yurttaşlar, aynı zamanda “eş ve anne yurttaşlar” ve kadınların yurttaşlığı,  onların anne ve eş konumlarıyla ilgili olarak erkeklerin yurttaşlığından yapısal bir farklılık gösterir. Bu konum, onları hiçbir zaman terk etmiyor çünkü bu konum, onların yurttaşlığının üstüne yapışmış bir biçimde sürekli var. Ünlü feminist Carole Pateman’ın ifadesiyle “Eşit yurttaşların arasında yapılan toplumsal sözleşmenin berisinde eşitsiz bireyler arasında yapılan cinsel sözleşme var”. Bu nasıl oluyor? Biliyoruz ki, kadınlar, heteroseksüel evlilik içinde, erkekler çocukları ve onların yakınları için çeşitli hizmetler sunan kişiler. Görünmeyen bir emek bu ve dolayısıyla da karşılığı yok. Karşılıksız emek ise, bir baskı ve emeğe el konulma olduğu ölçüde haksız ve adaletsiz bir durum. Kadınlar, evden çıkıp “eş ve anne yurttaşlar” olarak iş gücü piyasasına vardıklarında da, farklı konumları yüzünden, işgücü piyasasındaki yatay ve dikey hiyerarşi ile karşı karşıya kalıyorlar. Yatay hiyerarşiden kastım, kadınların, annelik, eşlik ve ev-kadınlığı kimliklerinin bir devamı olarak, kadın-nefretlerine mahkûm edilmeleri. Dikey hiyerarşiden kastım ise, kadınların, erkeklere kıyasla, her zaman daha düşük ücretli ve daha güvencesiz işlere layık görülmeleri. Ücretli çalıştıklarında bile, bu ücretler, onların aileden ve evlilikten bağımsızlaşmasına imkân vermiyor ve dolayısıyla evlerine/eşlerine dönüyorlar. Kadınların bedenlerine el konulması da emeklerine el konulması ile son derece iç içe örülmüş bir konu. Evlilik içinde, kadının kocası ile sevişmesi ve kocası ile cinsel birleşmeye girmesi, bir karılık görevi olarak nitelendiriliyor. Dolayısıyla da bir hizmet bu…  Zorunlu sevişme, kadınların bedenlerine ve ruhsal bütünlüklerine yapılmış bir şiddet biçimi ve dolayısıyla, onların heteroseksüel evlilikte sunmak zorunda oldukları hizmet aslında onları şiddetle karşı karşıya getiren de bir hizmet biçimi. Ev ve ailenin dışına çıktığımızda, fuhuş, kadınların emek ve bedenleri ile şiddetin nasıl iç içe girdiğini gösteren kocaman bir başka alan. Patriyarka ile kapitalizmi, birbirlerine eklemlenmiş iki sistem olarak düşünmek mümkün, saydığım bütün bu nedenlerle ve oluşturulan bu toplumsal bütüne, patriarkal kapitalizm demekten yanayım. Peki, patriarkal kapitalizm ya da modern patriyarka dediğim bu toplumsal düzende, toplumsal cinsiyet pratikleri ve ideolojileri nasıl işliyor? Daha da somut soracak olursam, heteroseksizm nasıl işliyor? Modern patriyarka içinde, üreme, “biyolojik cinsiyet”, toplumsal cinsiyet ve cinsellik arasında son derece sıkı bir nedensellik zinciri var. İnsan anatomisindeki üreme ile ilgili olan bazı farklılıklar, toplumsal düzenin pratikleri ve ideolojisinde, kadın ve erkek bireylerin temel nitelikleri haline gelir. Yani bu ideoloji, “kadın olmak”ı ve “erkek olmak”ı, üreme işlevine bağlı anatomik farklılıklar çerçevesinde iyice kökleştirir ve sabitleştirir. Başka bir deyişle, bireyler, iki cinsiyet arasındaki üreme odaklı farklılıklar etrafında kategorize edilirler ve bu sınıflar, “biyolojik cinsiyet”leri oluşturur. Bu nasıl oluşur? Kadınlar ile erkekler arasındaki geçişlilikler ve benzerlikler bastırılarak. Neden? Bütün temel kimlikler, üreme işlevine bağlı farklılık odağıyla belirlenir ve dolayısıyla benzerlikler bastırılır. Sonuç nedir? Erkek cinsiyetinin özellikleri, sperm saçmak, doğurtturmak, aktif ve agresif olmaktır. Kadın cinsiyetininkiler ise, spermi beslemek, kabul etmek, içermek, doğurmak ve büyütmektir. Üreme işlevine bağlı olarak, anatomik farklılık öyküsündeki cinsiyetlerden söz etmek -kuşkusuz- mümkün ancak toplumsal cinsiyet pratikleri ve söylemleri, bu cinsiyetleri mutlaklaştırır ve bütünlüklü kategoriler olarak kurar. Dışa kapalı, geçirgen olmayan ve kendi içinde bir bütünlüğü olan iki insan sınıfı haline getirir ve bir ikili-karşıtlık/cinsiyet-karşıtlığı böyle oluşur. Demek ki üreme ve cinsiyet birbirlerine sıkı bağlarla bağlılar.
Hepimizin çok iyi bildiği bir üreme anatomisinin tamamlayıcılığı efsanesi vardır. Toplumsal cinsiyet yapısı söylemi, cinselliği olduğu gibi üremeye dayandırır ve üremeye hapseder ve dolayısıyla cinsellik, karşı-cinsellik ile özdeştir ve sınırlandırılır. Cinselliğin üreme odaklı olması, kadın cinselliğinin hazdan tümüyle koparılması anlamına gelir ve karşı-cinsellik dışında bütün cinsellik biçimlerinin dışlanması, görünmezleştirilmesi ve kovuşturulmasına yol açılır. Bu varsayımların da uzantısı şudur ki, kadınlar ve erkekler muhakkak birbirleri ile sevişecektir. Anatomik uyum ve cinsiyetlere atfedilen uygun cinsel yönelimler, bu nedensellik zincirinin en önemli halkalarındandır; böylelikle heteroseksüel cinsellik doğallaştırılır, üremeye ve anatomiye bağlanır.  Heteroseksizm, patriyarkanın en güçlü dayanaklarından birini oluştururken; patriyarka da, kadınların bedenini ve emeğini denetleyecek şekilde heteroseksizmden yararlanır ve kendisini yeniden ve yeniden üretir.
Modern patriyarkada, eşcinsel kimliğin konumu ve kuruluşuna da değinmek istiyorum kısaca. Toplumsal cinsiyet, hem cinselliği hem de cinsiyeti doğallaştırıyor. Bu çerçevede, gerek kadın gerekse erkek eşcinsellere, bir takım toplumsal cinsiyet kimlikleri atfedilir. Eşcinsel olunduğunda toplumsal cinsiyet de değişmelidir; cinsel yöneliminize uygun olacak bir toplumsal cinsiyet… Dolayısıyla geylere, kadın toplumsal cinsiyeti dayatılır; lezbiyenlere ise erkek toplumsal cinsiyeti… Neden? Çünkü toplumsal cinsiyet kimliklerinin, bu düzenin ayakta kalması için korunması gerekir. Bu korumada da esas olan, erkekliğin korunmasıdır. Erkek, tohum veren, doğurtan ve aktif olan taraf olmaktan feragat etmemelidir; dolayısıyla cinsel yönelimi, gey olunca, toplumsal cinsiyet olarak erkek olmaktan vazgeçmelidir. Yani, toplumun ölçülerine göre pasifse, kadınsılaşmalıdır ki erkeklik sarsılmasın.
Aslında heteroseksist patriarkal düzenin ezilenlerinin de ezilenleri lezbiyenlerdir. Çünkü hem kadındırlar, hem eşcinsellerdir. Kadınları seven kadınlar olarak, patriyarka tarafından denetlenirler. Dolayısıyla patriarkal heteroseksist düzenin potansiyel olarak en radikal mağdurları lezbiyenlerdir. Travestiler ve trans kadınlar, erkekliği sarsan pratiklerdir ve onlara tahammül sınırlıdır. Erkekler açısından hayati olan budur ve bu böyle olduğu için lezbiyenler, erkek-egemen bakışta görünmezleştirilirler. Yani, esas tehdit olarak görünmedikleri ölçüde görünmezleştirilirler. Tarih boyunca da, erkek eşcinsellere ve trans kadınlara göre daha az kovuşturulmuşlar ve daha az bilimsel araştırma konusu olmuşlardır. Hiç kuşku yok ki erkekleri reddetmek çok tehdit edicidir. Hayatı paylaşım konusunda erkeklere gerek duymamak heteroseksist patriarkal düzen açısından çok büyük tehdittir ancak erkekler açısından, esas tehdit erkekliğin reddedilmesindedir.
Homoseksüel ve heteroseksüel terimleri, ilk kez 19. yüzyılda Batı’da kullanılıyor. Nasıl tanımlanıyor? Daha çok erkek eşcinselliği irdeleniyor ve eşcinsel erkekler, “erkeklerle sevişen erkekler” olarak “kadınsı” bir azınlığa dâhil ediliyorlar. Homoseksüellik, tohum vermeyen, sperm saçmayan, erkeklerle sevişmeyi tercih eden erkek azınlığına atfediliyor. Oysa antik Yunan’da bildiğimiz gibi -Rönesans’ta da belli biçimler altında olmak koşuluyla- erkekler arsında eşcinsel pratikler yaygın bütün nüfus için geçerli. Yetişkin erkeklerle genç erkekler, üst sınıftan erkeklerle alt sınıftan erkekler, ustalarla çıraklar arasında cinsellik yaygın ve bu sınırlar içinde kaldığı sürece meşru. Demek ki sınıf, ırk ve yaş hiyerarşileri gözetildiği sürece erkekler arası cinsellik modern öncesi dönemde toplumda görülür bir durum. Şimdi de yaygın ancak gizli. Eşcinsel pratiklerin, bu pratiklerin kuramlaştırılmasının ve eşcinsel kimliğin tanımlanmasının, modern patriyarka ve eşit yurttaşlık ideolojisi ile birlikte bir değişimi söz konusu: eşcinsellik sabitlenmiş bir azınlık grubuna özgü görülüyor artık. Yani, toplumun bütününde yaygın olması artık meşru görülmüyor. Neden böyle? Eşitlik ideolojisinin yaygınlaşması ile birlikte, toplumsal hiyerarşilerin ideolojik olarak kabul görmediği bir aşamaya geçilmiş oluyor. Böyle bir noktada, erkek-egemenliğinin güvence altına alınmasının tek yolu kadınlar ile erkekler arasında doğal bir farklılık ortaya koymak ve bu doğal farklılık etrafında kadın-erkek tanımını yapmak. Biraz önce anlattıklarım da buna dayalıydı zaten.
Şimdi 70’lr ve 80-90’ların gey-lezbiyen hareketine dair bir kaç söz söylemek istiyorum. 70’lerin gey-lezbiyen kurtuluş hareketinin bir afişinde şu soru vardı:  “Heteroseksüellik tam olarak nedir ve hangi nedenlerden kaynaklanır?” Gey ve lezbiyenler, bu soruyu sorarak, bir azınlık grubu olarak sabitlenmiş, tıbbileştirilmiş ve psikiyatrik olarak tanımlanmış eşcinsel kimlikten yola çıkarak başka şeyleri sorguluyorlardı. “Neden heteroseksüellik?”, heteroseksüel pratiğin mutlaklaştırılıp norm haline getirilmesinin bir eleştirisiydi. 80’lerin ikinci yarısından başlayarak, -bütün toplumsal muhalefet hareketlerinin yaptığı gibi- gey-lezbiyen hareketi de radikalliğinden geri çekildi ve heteroseksist patriarkal düzenin içinde heteroseksizmin bir norm olarak sorgulanması vurgusu azaldı. Bunun yerine, “mevcut düzen içinde var olabilmek ve başkalarının yararlanabildiği haklardan yararlanmak”a vurgu kaydı. Eşcinseller için evlilik, eşcinsellerin orduya kabul edilme talepleri gibi talepler, buna örnek verilebilir. Ama daha da önemlisi, bu düzen-içi taleplerin ötesinde, eşcinselliğin biyolojik genlerle ilgili bir yönelim olduğu tezi de giderek ağırlık kazanıyordu bu dönemde. Böyle algılandığında, eşcinsellik, heteroseksist patriarkal düzeni sarsan bir tehdit olmaktan çıkacaktı ve doğal olduğu ölçüde, nüfusun sabit ve sınırlı bir kesimine has bir yönelim olarak kalacaktı. “Yayılma tehlikesi” olmayacaktı yani… Eşcinselliğin bir azınlık grubu kimliği olarak kurulması, gey-lezbiyen hareketinde de böylece kabul görmeye başladı. Böyle olunca da, heteroseksizmin kendisini sorgulama vurgusu azaldı.
Günümüzün LGBTT hareketinde bu türden bir perspektif, bir eğilim olarak varlığını sürdürüyor diyebilirim. Neyi kast ediyorum bununla? Lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüel olmak, heteroseksüelliğin yanı sıra,  aynı düzlemde kimliklerden bir kimlik olarak konduğunda,  heteroseksüelliğin norm olma özelliği görünmezleşir. Demek ki, heteroseksüellik ve “diğer” cinsel yönelimler arasında bir düzlem farkını gözetmek gerekir, benim söylediklerim doğru ise… Aynı biçimde, “masum kimlikler” olarak tanımlanamaz ve sabitlenemez bunlar çünkü heteroseksüel kimlik heteroseksist düzende bir normdur. Tercih ya da yönelim olmanın ötesinde bir anlamı vardır ve bu anlam, onun bir tercih ya da yönelim olmasını her an belirler. Böyle bir norm olduğu içindir ki bir yönelim olma ihtimali çok yüksektir ve dolayısıyla bence aynı düzlemde kimlikler olarak almamak gerekir diye düşünüyorum. Aksi takdirde, patriyarka ile heteroseksizm ya da toplumsal cinsiyet ile cinsellik arasındaki o çok sıkı kurulmuş bağlar görünmez hale gelir ve gündemden düşer. Oysa o bağları kırmak, sorgulamak, çözmek ve aşındırmak, hem feminist hareketin hem de LGBTT hareketinin çok önemli bir hedefi olmalıdır. Baskı karşısında kabul görmek, tanınmak ve özgüven kazanmak için, sabitlenmiş bir kimliğe sahip çıkmak, -kuşkusuz- ezilenlerin her zaman başvurduğu bir yöntemdir. Bu, kadınların da çok sık başvurduğu bir yöntemdir. Ancak, bir tür sabitlenmiş ve aynı düzlemde yer alan kimliklerden oluşmuş bir kimlik politikasına saplanmadan da düzen-içi talepler geliştirilebilir. Örneğin, anayasanın 10. maddesine “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği”nin dâhil edilmesi istekleri, bu türden bir taleptir. Bu, bir kimliği sabitleştirme yönünde bir talep değildir.
Erkeklik ve patriyarka, bahsettiğim bağlamlarda sorgulanmadıkça ve aşındırılmadıkça, “erkekliğin yitirilmesi korkusu”na ve homofobiye dayalı nefret cinayetleri sürecektir. Gey ve lezbiyenler, toplumsal cinsiyeti tehdit ettikleri için dışlanacaktır. Görünür olduklarında, trans bireyler, geyler ve lezbiyenler, işsiz kalmaya devam edeceklerdir.  Trans insanların, seks işçiliğine -ki bence seks işçiliği, patriyarkanın tam da göbeğinde duruyor- mahkûm edilmeleri sürüpgidecektir. Yani, LGBTT hareket, bütün hak taleplerinin yanı sıra, heteroseksizm/patriyarka bağlantısını göz önünde tutmalı ve bu bağlantıyı aşındırma mücadelesinin önemli olduğunu unutmamalıdır. Bunun yanı sıra, feminist harekette de, kadınların emeklerine ve bedenlerine el konulmasının toplumsal çerçevesini oluşturan heteroseksist evlilik, aile, biyolojik annelik yüceltmesi ve kadınlara dayatılan zuhur-merkezli cinsellik sorgulanmadıkça, kadınlar şiddet görmeye devam edecektir. Feministler, bugüne kadar olduklarından daha güçlü bir biçimde, daha da derine inerek, cinsellik üzerindeki toplumsal cinsiyet denetimini sorgulamak zorundalar. Feministler aynı zamanda, insanların cinsel potansiyellerini kısıtlayan heteroseksüelliği veri olarak kabul etmemek ve bunu, bütün teorilerinde, tahlillerinde ve politikalarında her an sorgulamak zorunluluğunu da taşımaktadırlar.
* “Türkiye’de Kadın Olma Halleri” başlığı altında 2009 yılı boyunca gerçekleştiriyor olduğumuz söyleşiler, Heinrich Böll Stiftung Derneği tarafından desteklenmektedir.
Kaos GL
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: