Kasım, 2009 için arşiv

HIV/AIDS Günü Etkinliği Döviz Atölyesi

Posted in aids with tags , , , on Kasım 30, 2009 by ifsaeylem1

HIV VE AIDS’e Karşı Gençler Sesini Yükseltiyor!

1 Aralık Dünya AIDS Günü dolayısıyla, cinsel sağlık/üreme sağlığı haklarımızı hatırlatmak ve HIV-AIDS üzerinden yaşanan tüm ayrımcılıklara karşı sesimizi çıkarmak için bir araya gelelim.

HIV/AIDS ile her an tanışma olasılığımız varken, Türkiye’de her 10 gençten yalnızca biri kendini nasıl koruyacağını biliyor. Bilgi eksikliği ve önyargılar nedeniyle enfeksiyon hızla yayılmaya devam ediyor.

HIV ile yaşadığını bilinen kişiler ayrımcılıkla karşı karşıya kalıyor, toplumsal hayatın dışına itiliyorlar. İş güvenceleri ellerinden alınıyor, sağlık hizmetlerinden yoksun bırakılıyorlar.

Halen LGBTT bireylerin HIV/AIDS taşıyıcısı olduklarına dair önyargı, LGBTT bireylerin yaşadıkları ayrımcılıkları güçlendiriyor.

Gençlerin HIV ve AIDS dahil olmak üzere cinsel sağlık ve üreme sağlığı konularında eğitime ve bilgiye ulaşma hakkı için, HIV/ AIDS ile yaşayan bireylerin gerekli sağlık hizmetlerine ulaşabilmeleri, HIV ve AIDS üzerinden yaşanan gereksiz korkuları, önyargıları ve ayrımcılıkları durdurmak için bir araya gelelim.

Biz gençlerin HIV/AIDS’in yayılmasını ve yaşanan ayrımcılıkları durdurma gücü var!

2 Aralık Çarşamba günü Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği’nde saat 18.00’de yapılacak döviz atölyemize seni de bekliyoruz. Gelirken kırmızı ve beyaz kartonunu getirmeyi unutma!

Hazırladığımız dövizleri 5 Aralık Cumartesi günü saat 14.00’da Esat Dörtyol’da gerçekleşecek olan sokak etkinliğimizde taşıyacağız.

Adres :

Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği

Ataç 1 Sokak 3/8 Kızılay

 

http://1aralik.org/

Reklamlar

1 aralık dünya aids günü

Posted in aids with tags , , on Kasım 30, 2009 by ifsaeylem1

Geçen sene,
1 Aralık günü, sokakta idik!
Taksimde, Tünel Meydanında.

HIV/AIDS’in sadece bir grubun meselesi olmadığını, herkesin bununla ilgileniyor olması gerektiğini anlatabilmek için !
Birçok Sivil Toplum Kuruluşu ve bireysel katılımcılar ile sesimizi duyurmayı ve dikkat çekmeyi başardık!

Bu sene,
Bu sene gene aynı gün, aynı yerde olacağız!
Gene sesimizi duyurmak için,
Tekrardan birşeylere dikkat çekiyor olmak için!

Bekleriz,
Mutlaka gelin !
Belki birşeyler, bir yerden değişmeye başlar.

Hepimiz biliyoruz,
Sokaklar farkeder !!

Yer : Taksim/ Tünel Meydanı – İstanbul
10.30 – 11.00
Panayır alanı etkinliklerin başlangıcı;

• Kısa Dalga Ritim Grubu
• Dans Grubu
• Dilek Ağacı
• Kapalı mühürlü kutuya mektup yazılıp atılması
• LCD ekranda film gösterimi

11.00 – 11.30
— Basın açıklaması
Ahmet Misbah Demircan Beyoğlu Belediye Başkanı
Prof. Dr. Volkan Korten: Marmara Üniv. İç Hast. ABD İnf. Hast. BD.
Arzu Kaykı: Pozitif Yaşam Derneği Başkanı

— Basın açıklamasının sonunda önyargı balonlarının havaya bırakılması

11.30 – 12.30
— Sambistanbul ritim grubu eşlinde, pantomim, jonglör ekibi ile kortej halinde yürüyüş

12.30 – 13.30
Galatasaray Lisesini önüne varış
Gerçekler – Söylenceler kürsüsünün başlangıcı

13:30 Kapanış

 

http://1aralik.org/

HIV Değil Önyargı Öldürür…

Posted in aids with tags , , , , on Kasım 30, 2009 by ifsaeylem1
Pazartesi, 30 Kasım, 2009

Hangimiz HIV Pozitif? Ne fark eder? HIV değil önyargı öldürür…

HIV+ olmanın öldürmediği ama Türkiye’de HIV+ olmanın önyargılarımız sebebiyle HIV+ bireyleri ölüme sürükleyebileceği gerçeği apaçık ortada. Saklanmak, gizlenmek, açıklamamak ve dolayısıyla da tedavi olmamak bizlere dayatılan en gerçek dayatma ne yazık ki hâlâ daha.

Adorno M. yazdı.

Hepimiz günlük yaşamlarımıza bir şekilde toplumsal önyargılarla ve toplumsal korkularımızla devam ederken 21. yy’da başımızda bizim için yaratılan kocaman bir kâbusla nefes alıyoruz; HIV pozitif ile. Bize kâbus olarak öğretilen, ilk başlarda bizlere bir eşcinsel hastalığı olarak tanıtılmış ama artık günümüzde her yerde ve herkeste karşılaşabileceğimiz türden bir hastalık olan AIDS ile ve de. Tabii ki de “önyargılar” ve “dayatmalar” birer hastalık olarak kabul edilseydi, gerek ülkemizde gerekse de dünyada AIDS’e yakalanan insan sayısını “önyargı” ve “dayatma” hastalığına kapılmış insanların sayısına göre belki de ciddiye almayacaktık ve çağımızın vebası “AIDS – Edinsel Bağışıklık Yetmezliği Sendromu” değil “ Edinsel Önyargı Fazlalığı Sendromu” olacaktı.
Hâlâ daha insana dair pek çok şeyi kavrayamamış olsak da – insanların neden esnediğiyle ilgili kafa patlatanları bizden ayrı tutuyorum – bizlere ve yaşamlarımıza dair oynanan oyunların sonuçlarını görmezden gelmeyi kabul etmemeliyiz kanımca. Ayrımcılığın her türlüsüne pek müsait kapitalizm artık hastalıklar ve ölümler üzerinden bile prim yapa dursun, gerek ilaç firmalarının cepleri bol keseden dolsun, biz yine de yanı başımızdaki bu “gerçek” ile yaşamayı öğrenerek, AIDS hastalarının durumunu irdeleyerek en azından yılın bu günü olan 1 Aralık’ta empati yetimizi çalıştıraduralım.
Bu nedenle bu yazıyı kaleme alıyorum. HIV pozitif olup olmadığımla ilgilenmeden. Kimin HIV pozitif olduğunu sorgulamadan. Bu gerçeğin gerçekten bizi yaşamaktan alıkoyabileceğini fark ederek…
Aslında 25 yıllık bir mazisi olmasına karşın, ilk olarak milenyum başlangıcında adından söz etmeye başlanılan AIDS’in çözümleri hâlâ daha aranırken, bizlere özellikle eşcinsel erkekler arasında ortaya çıktığı yalanıyla dayatılan AIDS hakkında hâlâ kafamız karışık. Dünya Sağlık Örgütü bugüne kadar 25 milyondan fazla kişinin ölümüyle sonuçlanan AIDS’in hâlâ daha heteroseksüel çiftler arasında yayılmadığını söylerken, 2007 yılında dünyada 33 milyon kişinin HIV pozitif olduğu gerçeği yanı başımızdayken aslında WHO’nun raporlarını bile toplumsal cinsiyet ve ayrımcılık arzumuz dolayısıyla Türkiye’ye çarpıtılarak sunduğumuz açıkça ortada.
WHO aslında bizlere heteroseksüel çiftler arasında eski hızıyla AIDS’in yayılmadığını söylerken, yurdum basını milenyum öncesi ABD basını politikasını takip ederek, AIDS’in eşcinsel ilişkiyle bulaştığı yalanına bizleri bulaştırırken aslında gerçeklerden nasıl bu kadar uzak olabildiğimizi kimse sorgulamıyor sanırım. En azından sorgulasaydık “Doğan”lar akbaba olmaz, kendisini de zümrüdü anka kuşu sanmazlardı. Öte yandan ABD’nin iç politikaları rahatlıkla eleştirilebiliniyorken bizim AIDS konusundaki duyarsızlığımız da gerçekten çok ilgi çekici. “Atın ölümü arpadan olsun” ya da “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” mantığıyla yetiştiğimiz için olsa gerek, elin Tony Kushner’i çıkıp da kendi ülkesini – ABD – AIDS politikaları sebebiyle senaryolarında – Angels in America – eleştirirken, ABD’yi AIDS ve HIV+ eşcinselleri tedavi etmemekle suçlarken, insanlara plasebolar verildiğini yazarken ve oynarken, bizler elimizdeki Sağlık Bakanlığı verilerimize bakıp Türkiye’deki HIV pozitif ve AIDS vakası azlığından ötürü mutluluk duyuyoruz galiba.
Sağlık Bakanlığı 2008 yılına kadar toplamda 3370 kişinin HIV+ ve AIDS vakasıyla karşılaştığı “gerçeğini” bizlerle buluştururken bundan duyacağımız mutluluğu göz ardı etmiş olmalı. Tabii ki de Türk medyalaması söz konusu AIDS ve HIV+ olduğunda damarlarında bulunan asil ajitasyonla HIV+ çocukların okullarında yaşadığı sorunları dile getirmiş hatta velilere “Çocuğunuzun okulunda AIDS’li öğrenci bulunmasına tepkiniz ne olurdu?” gibi faşizan ve arkaplanda ayrımcı anketlemelerde de bulunmuştu. Sonuç hiçbir zaman değişmedi tabii ki de. AIDS hakkında bilgilendirilmeye çalışsak da, AIDS’in kan yoluyla bulaşabildiğini anlasak da her zaman söz konusu ayrımcılık olduğunda bütün özel yeteneklerimizi ortaya çıkartıp, HIV+ ve AIDS’li hastalara karşı inanılmaz derecede “hassas” davranmayı başarabildik. Gerçi kutsal paranoyalarımız her zaman işlevini sürdürdü, hepimiz toplumsal hayattan ve yaşamdan nefret eden manyaklar olduğumuz için HIV+ bireylerin de sinema sinema dolaşarak kıçımıza kanlı iğneler saplayacağından ya da bilumum fast food restaurantlarında ketçap şişelerini kanlayacağından korkup durduk. Aslında bizim beynimize kan gitmediği gerçeğinden oldukça uzaktık bu sırada, hepimiz HIV+ birini duyduğumuz anda kaçmamız gerektiği, uzaklaşmamız gerektiği ve hatta yok etmemiz gerektiği kanısına öyle bulaşmıştık ki, aramızdan ünlü türkücülerimiz çıkıp HIV+ gibi hassas bir konu üzerine şarkılar türküler dahi yazabildi, hiç ses çıkarmadık. Durum aslında 2009 yılında Türkiye’de bu kadar içler acısıyken, bizlere arkaplanda eşcinsel ayrımcılığıyla sunulan AIDS ve HIV gerçeğiyle yüzleşen HIV+ bireyler tedavi olmamayı seçme veya tedavi sürecinde travmatik durumlar yaşamaya mecbur bırakıldıklarını hissediyorlar ne yazık ki.
HIV+ olmanın öldürmediği ama Türkiye’de HIV+ olmanın önyargılarımız sebebiyle HIV+ bireyleri ölüme sürükleyebileceği gerçeği apaçık ortada. Saklanmak, gizlenmek, açıklamamak ve dolayısıyla da tedavi olmamak bizlere dayatılan en gerçek dayatma ne yazık ki hâlâ daha.
Tabii ki de HIV+ olmadan yaşanan ayrımcılığı ve tabuları fazlasıyla anlayamayan biri olsam da, sanırım son olarak aşağıda sözlerini yazacağım İsmail Türüt’ün “AlDS Hastalığı” adlı şarkısı ülkemizdeki son durum hakkında son sözleri benim yerime söyleyecektir.
HIV+’in öldürmediği sadece önyargıların HIV+ bireyleri ölüme sürüklediği gerçeğiyle artık yüzleşmemiz dileğiyle.
AIDS HASTALIĞI – İSMAİL TÜRÜT
Aids hastalığı hoşgeldin,
İnsanlıktan çıkanları al götür
Gelecek zamanı ne güzel bildin,
Belleğini yıkanları, al götür

Al götür al götür
Babam olsa al götür,
Eşek cennetine götür

Sokakları doldurmuşlar kopuklar
Ancak bu pisliği bu illet paklar
Ameliyat oldu cinsi sapıklar
Erkeklikten bıkanları
Al götür al götür
Babam olsa al götür,
Eşek cennetine götür

Arkadan bakınca tipe bak tipe
Sonradan dönmeymiş sıpa oğlu sıpa
Kolunda bilezik kulağında küpe
İncik boncuk takanları al götür

Aman garip ismail’im sermayem sazımdır
En büyük tehlike neme lazımdır
Lazı, Kürdü, Abazası, Çerkezi, Boşnağı, Arnavudu hepsi bizimdir
Yurda nifak sokanları canımızı yakanları
Al götür al götür
Babam olsa al götür,
Eşek cennetine götür…
Kaos GL

HIV/AIDS’le Mücadele Dünyada Sonuç Veriyor; Türkiye Sessiz

Posted in aids with tags , , on Kasım 30, 2009 by ifsaeylem1

UNAIDS, son sekiz yılda yeni AIDS vakalarının yüzde 17 azaldığını açıkladı. Mücaldele, sağlık hizmetleri bütünlüklü olduğunda daha etkin. Pozitif Yaşam, Türkiye’de vakaların arttığını, HIV/AIDS’in öncelikli görülmediğini vurguladı.

İstanbul – BİA Haber Merkezi
30 Kasım 2009, Pazartesi

Birleşmiş Milletler HIV/AIDS Birleşik Programı (UNAIDS) son sekiz yılda yeni AIDS vakalarının yüzde 17 azaldığını; en önemli ilerlemenin de virüsün en yoğun etkilediği bölge olan Sahra altı Afrika’da yaşandığını açıkladı. Veriler, 2001’de BM üyelerinin AIDS’le ortak mücadeleye girişmesinin ardından 2008’de sadece Sahra altı Afrika’da 400 bin daha az yeni vaka görüldüğünü gösterdi.

Aynı dönemde Doğu Asya’da vaka sayısı yüzde 25 azalırken uyuşturucu kullanımıyla yaygınlaşan Doğu Avrupa’da da virüsün yayılma hızı sabitlendi. UNAIDS ve Dünya Sağlık Örgütü’nün ortak hazırladığı rapora göre bugün tüm dünyada tahminen,

* 33,4 milyon insan HIV ile yaşıyor
* 2,7 milyon kişi 2008’de enfeksiyonu kaptı
* 2 milyon insan 2008’de AIDS ve bağlantılı hastalıklardan yaşamını yitirdi.

Bütüncül sağlık hizmeti gerekli

İki örgüt, tedavinin yaygınlaşmasıyla birlikte HIV pozitif olarak yaşayanların sayısının arttığını belirtti. 1996’da etkin tedavilerin ortaya çıkmasıyla bugüne kadar 2,9 milyon insanın ölümden kurtulduğu tahmin ediliyor.

Raporun ortaya çıkardığı bir gerçekse, HIV önleme programlarının sosyal hizmetlerle entegre biçimde kullanıldığı yerlerde AIDS’den ölümlerin önlenmesinde de daha etkin olunduğu. Rapora göre, özellikle bazı Afrika ülkelerinde anne ölümlerinin yarıya yakını HIV nedeniyle gerçekleşiyor. UNAIDS yöneticisi Michel Sidibe, “Anne ve çocuk sağlığı programlarını da HIV/AIDS programlarıyla birlikte düşünmemiz gerektiği ortaya çıkıyor” dedi.

WHO yöneticisi Margaret Chan da, çabaların sonuç verdiğini ama bununla yetinilemeyeceğini söyledi.

Türkiye’de sayı artıyor

HIV+ bireylere yönelik ayrımcılıkla mücadele eden ve destek sunan Pozitif Yaşam Derneği başkanı Arzu Kaykı, dünyada mücadeleden sonuç alınmasına rağmen Türkiye’de HIV pozitif insan sayısının arttığını söyledi. Dernek üyeleri 1 Aralık saat 10.30’da Tünel’de buluşacak ve Galatasaray’a yürüyecek.

“Bu artışın temel nedenleri bizce halen ‘ülkemizde HIV yok algısı’, ‘HIV/AIDS’in öncelik olmayışı’, ülkemizde ortaya çıkan diğer bulaşıcı enfeksiyonlarda hızla alınan eylem planlarının HIV/AIDS için de alınmasını talep ediyoruz. Toplumu da HIV/AIDS’e gözünü kulağını açmaya davet ediyoruz. Ve diyoruz ki HIV/AIDS’ yönelik önyargılarınızdan kurtulun.”

Sağlık Bakanlığı’nın Aralık 2008 verilerine göre geçen yıl Türkiye’de toplam 450 HIV/AIDS vakası görüldü. Bir önceki yıl bu sayı 376’ydı. 1885’ten bu yana görülen toplam vaka sayısıysa 3 bin 370.

Bağışıklık sistemini zayıflatarak AIDS’e neden olan HIV cinsel ilişki, direk kan teması, organ nakilleri ve anneden bebeğine olmak üzere dört yolla bulaşabiliyor. Günümüzde AIDS’in kesin bir tedavisi yok ancak hastalık çeşitli ilaçlarla büyük oranda kontrol altına alınabilmekte ve HIV Pozitif insanlar uzun yıllar boyunca sağlıklı olarak kalabilmekte.(EÜ)

Eşcinsellik ve “Cem KEÇE”giller fenomeni

Posted in lgbtt bireylere yönelik ayrımcılık, nefret suçları with tags , , , , on Kasım 30, 2009 by ifsaeylem1
Salı, 24 Kasım, 2009
İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü mezunu Uğur Salman, eşcinselliğin “hastalık” olduğunu yayan kitabın yazarı Cem Keçe ve yaklaşımını yorumladı.
Salman’ın, “psikoloji mezunlarına ya da ilgili kişilere” başlığıyla kaleme aldığı ve 23 Kasım tarihinde, “sexualityanddevelopment” ile  “anti_psychomophobia” e-gruplarına ilettiği değerlendirmesini yayınlıyoruz.
Psikoloji mezunu arkadaşlara ya da ilgili kişilere;
Son günlerde, Cem Keçe’nin hazırladığı kitap çalışmasının reklamının aynı adres tarafından farklı e-posta gruplarına gönderildiğini görünce, eşcinsellikle ilgili olarak, Cem Keçe ve kurduğu derneklerden biri olan CİSED isimli derneğin, kendi sitelerinde ve bazı haber sitelerinde yayınlanmış olan bazı haberlerine kabaca göz atma gereği duydum. Sonrasında ise itham içerikli olmasından kaçınmaya çalışarak, daha ziyade benim kişisel yorumlarımı içeren yani oldukça kişisel olarak değerlendirilmesini beklediğim bir metin oluşturmak istedim.
Reklam mailinin, eşzamanlı olarak, birçok gruba gönderilmesinden de anlaşılacağı üzere, CİSED adlı oluşumun amacı, bence ruh sağlığı alanında çalışan kişileri etki altına almak; dahası, eşcinsellerin hasta bireyler olduğu iddiasıyla ilgili olarak, ilgili kişileri bir ölçüde ikna edebilmek olsa gerek.
Bu girişimden, “Keçe ve ekibi”nin, DSM-IV’ün aksine, eşcinselliği bir hastalık olarak kategorize etme girişimlerinde ısrarlı oldukları anlaşılmaktadır. Cevap maili yazmış olan bazı arkadaşlarımızın APA nezdinde eşcinselliğin ne şekilde ele alındığını dile getirdiklerine ek olarak, Keçe’nin son kitap hamlesi, inandığı yolda ilerlediğinin de bir kanıtı olsa gerek.
Öncelikle, bence, eşcinselliğin hastalık olarak nitelenip-nitelenmemesinin, eşcinselleri dünya tarihinden yok etmeyeceği aşikârdır. Buna rağmen, kitabın başlığı olan “eşcinsellik kader değildir”, “kader nedir” sorusunu akla getirmesinin yanı sıra, eşcinselliği “olağan kader”in dışında bir şey gibi sunmakta, belki eşcinselliğin tuhaf bir şey olduğu, bir hastalık, patoloji ya da “öteki” olduğu varsayımı üzerine kurulu olduğunu düşündürmektedir.
Ayrıca, kitap tanıtımında, bence, eşcinsellerin yıllardan beri vermiş olduğu özgürlük mücadelesinin altı oyulmaya çalışılmaktadır. Yazıda yer alan “eşcinsel lobinin aralarından ayrılmak isteyen eşcinsellere hain evlat ökkeş muamelesi yaptığı” gibi bir ifadeye yer verilmesi, politik çağrışımları akla getirmelidir. Bunun yanı sıra, kullanılan “hain evlat ökkeş muamelesi” gibi vasat bir ifadenin sadece eşcinsellere mal edilemeyeceğini, herhangi bir grupsal faaliyeti deneyimlemiş olan ortalama insanlar da bilebilir. Kaldı ki, bu bağlamda, Türkiye gibi bir ülkede, herhangi bir gruba mensup olduğu düşünülen her insan, aslında “potansiyel bir hain evlat ökkeş”tir. (http://www.cised.org.tr/icerik/118/escinsellik-kader-degildir ).
Öte yandan, medyanın büyük kitleleri etkileme amacı güttüğü hesaba katılırsa, Cem KEÇE gibi şahıs ve bazı oluşumların birtakım unvanların ardına sığınarak “biz şöyle düşünüyoruz” şeklindeki, bana zaman zaman “kendine güvensiz” gelen beyanatları, tahmin edileceği gibi toplumun ilgili kesimlerince, söz konusu unvanlara itibar edilmesi gerektiği dayatması nedeniyle de, dikkate alınabilmektedir.
Keçe ile eşcinselliğe ilişkin yapılan bir röportajdan kısa bir alıntı şöyle; “…Eşcinselliğin nedenlerini anlamamız çok önemlidir. Çünkü önemli olan yaygınlaşmasının önlenmesidir…”. (http://www.pdrciyiz.biz/escinselligin-nedenleri-nelerdir-t6509.html) Bağlamından kopuk bile olsa, bu cümleler bence kendisiyle yapılan röportajı özetlemektedir. CİSED isimli derneğin spekülatif normallik tanımlarının da aslında Türkiye’deki şu an için egemen gibi gösterilmeye çalışılan siyasal görüşle ne kadar uyuşur nitelikte olduğu, bazı röportajları okununca anlaşılabilir. (http://www.ensonhaber.com/Saglik/172908/escinsel-olmanin-nedenleri.html)
Ayrıca, Cem Keçe her ne kadar sıklıkla “homofobi” ifadesine ilişkin karşı çıkışlarda bulunsa da, bu kavram da, tıpkı “mobing” gibi görünmezi görünür kılmak için ya da gerekli görüldüğü için terminolojiye eklenmiş olsa gerek.
Aslında amacım, öncelikle bana zaman zaman kutsal metinmiş gibi davranıldığını düşündüğüm DSM-IV’ün müdafaasını yapmak değildir. Zira, bazen, DSM-IV, pozitivizm, objektivizm gibi zeminlerin de tartışılabileceğini düşünmekteyim. Öte yandan eşcinsel bireylerin ya da LGBTT hareketinin zaman içerisinde herhangi bir psikiyatri el kitabını aşabileceği yorumu da birilerince yapılabilir. Esas amacım ise kendimle fazlaca çelişmeden, konuya ilişkin kişisel bir yorum yapmak ve bunu, oluşturduğum metni sunacağım ilgili e-posta gruplarının moderatörlerinin onay vermeleri durumunda, uygun şekilde paylaşabilmektir.
Öncelikle herkes istediği konuda kitap yazabilir, bunun reklamını yapabilir. Ancak bunu, önce dernekleşip, ruh sağlığı otoritesi olma iddiası taşırmışçasına yapıyorsa ve bence, tamamen kendi değer yargılarına uygun olan fikirleri, kendince uygun gördüğü kriterlere göre literatürden seçip, bunları bu denli çekinmeden her yerde yayınlıyorsa, Türk Psikologlar Derneği, CETAD ve benzeri örgütlerin herhangi bir tepki verip vermeyeceğini, kendimce, doğal olarak merakla beklemekteyim.
Benim konuya ilişkin öncelikli iddiam; daha önce de işitilmiş olunabileceği gibi, cinselliğin kişisellik boyutu dışında, bir de siyasal bir mücadele alanı olduğudur. Eldeki örneğimiz ışığında, Keçe’nin izlediği yol ve örneğin, özgeçmişi, kurduğu dernek ve diğer girişimlerine ilişkin bazı noktalar bağlantılandırılınca, söz konusu girişiminin de, hem derneksel zemininden kaynaklı olarak, hem de derneğin kuruluş amacının baş aktörü olan cinsellik teması açısından politik olduğu iddiası öne sürülebilir. Diğer bir deyişle, çalışmaları incelendikten sonra, bilim adamı vasfı da eleştirilebilecek olan Cem KEÇE’nin, aslında yaymaya çalıştığı ideolojinin de farkında olunması gerektiğini düşünmekteyim.
*
Peki, Cem Keçe kimdir?
Kendisi, aslında tıp eğitimi almış ve muhtemelen aldığı doktorluk ünvanının ardından farklı girişimlerde bulunmuş. Söz konusu kaynağa göre, bu girişimlerinden biri de ESİAD adlı Esnaf Sanayici ve İşadamları Derneğini kurmasıdır. (http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=4155). Keçe’nin gerçekten de farklı ilgi alanlarına sahip olduğu anlaşılabilir.
*
Eşcinsellik mevzusuna neden bu denli odaklanmış olabileceği meselesine gelince, bu konuda bazı şeyler aklıma gelmekte, sınırları aşmamaya gayret ederek bazılarını dile getirmek isterim.
  • Dernek olarak kamusal alanda görünür olabilme çabası. CİSED, şayet CETAD’a alternatif ya da karşıt olarak belirmeye çalışıyorsa, eşcinsellik hususunda fikirleri bilinen CETAD ile kasti olarak bir farklılık yaratma çabası içinde olabilir.  Yani, bu dernek kullandığı “cinsel sağlık” sloganı ile, bu alandaki iktidarı ele geçirme kaygısı taşıyan bir oluşum olarak ele alınabilir. Eşcinselliğin sözde alt tiplerini de içeren bu kitap girişimi bence bu yorumu destekler niteliktedir.
  • Toplumsal ya da devletsel homofobinin herhangi bir temsili. Bu girişim, devletin ya da devlet merkezli homofobik düşüncenin ordu, RTÜK ve diyanet gibi temsilleri dışında, kamusal alandaki başka bir örneği olarak ele alınabilir.
  • Özel ilgi. Özelde eşcinselliği bu derecede konu edinmek bastırma, yadsıma ve yüceltme gibi bilinçdışı savunma mekanizmalarını akla getirebilir. Ancak bu, oldukça sınırlı ya da çok sonraları akla gelmesi gereken bir yorum olarak ele alınabilir.
  • Geçim kaygısı. Bazılarının aklına gelebileceği gibi, öncelikle “hasta” yaratma, sonra ise, o sözde hastalara terapi yaparak, eşcinsel danışan ve ailelerinden “gelir elde etmece”. Aslında bence, bu da, nihayetinde iktidar olma çabasının bir yansımasıdır. Diğer bir deyişle, kitap satışından ya da terapiden elde edilecek gelirler için, eşcinsellerin hasta olduğunu, direkt ya da dolaylı yollardan öne sürerek “Türkiye ruh sağlığı sektöründe” yer edinmeye çalışmak.
  • Ek olarak, toplamda, bu girişimler zincirinin başını çeken kişinin biyolojik açıdan bir “erkek” oluşu, bence hem psikanalitik çağrışımlar açısından, hem de “toplumsal cinsiyet” açısından ayrıca dikkat çekicidir.
*
Peki, Cem KEÇE ve varyasyonlarıyla ilgili olarak neler yapılabilir?
Bence, Cem KEÇE gibi şahıslar ortaya çıktıklarında ya da görünür olduklarında, kendileri öncelikle kısa bir süreliğine görmezden gelinebilir, ne de olsa, kişisel fikirlerini beyan etmişlerdir. Ancak içinde bulunduğumuz süreçten de anlaşılabileceği gibi, kişinin kendisi ve egosal gerekçelerle kurduğu derneklerinden bazıları sınırları aşmaya kalktıkları vakit, bu birimler takip edilmeli, ve tepkiler, spesifik yerlerine ulaştıklarından emin olunması şartı ile hem bireysel çapta, hem de örgütsel düzeyde verilmelidir.
Eşcinsellik ve LGBTT (lezbiyen, gay, biseksüel, travesti, transeksüel) hareketinin psikiyatri ve diğer alanlar ile ilişkilerinin tarihsel geri planının farkında olunmalıdır ve söz konusu olan kitap girişimi gibi uyaranlar, mizahi e-postaların yanı sıra ya da aksine (!) diğer usullerle de, eleştirel bir bakış açısıyla ele alınmalıdır. Aksi taktirde yürütülen tartışmaların kısır kalacağını düşünmekteyim.
Bu tarz girişimler karşısında panikleyerek yanıt vermek yerine, bence bu konuda gerçekten bir şeyler yapılması gerektiğini düşünen insanlar, öncelikle kendileri sorumluluk alarak, konuya ilişkin çalışma yürütmelidir. Mesela uygun-güvenilir makale ve kitap çevirilerinin sayıları artırılabilir. Aksi taktirde, “eşcinsellik” konulu bir kongre düzenleme fikri güzel olmakla birlikte, yakın bir zamanda pratiğe dökülemeyebilir.
*
Cem KEÇE’ye neler önerilebilir?
Bence bundan sonraki “orijinal” eserlerinde de sayın Keçe, saydığı eşcinsellik tiplerini teker teker ele almalıdır:) Bu durum, hem eşcinsel harekete daha da fazla meşruiyet kazandırma açısından, hem de sayın uzmanın kendisini daha iyi tanımasına vesile olması açısından dikkate değer sayılabilir.
*
Özetle, Cem Keçenin, konuya yaklaşırken bir bilim adamı tavrından ziyade, pratisyen hekimlik ve danışmanlık karması unvanını kullanarak, aslında faşizanlığı çağrıştırabilecek ideolojisini yayma peşinde olduğunu düşünmekteyim. Bu gibi girişimlere ise, tepki gösterilen kişilerin, kendilerine gösterilen “mizahi” tepkileri, bir motivasyon kaynağı olarak kullanacakları endişesi ile hem bireysel bazda, hem de örgütsel bazda, zamanında, uygun tepkiler verilmesi gerektiğini eklemek isterim.

Nefretten suç doğar

Posted in nefret suçları with tags , , , , on Kasım 30, 2009 by ifsaeylem1
Çarşamba, 25 Kasım, 2009
Hoşgörünün kültürümüzün bir parçası olduğunu bir yana bırakıp “nefret suçları” sorununu görmek ve çözümü için uğraşmak şart.
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) 17 Kasım 2009’da, 2008 yılına ilişkin nefret suçları raporunu yayınladı. Uluslararası Hoşgörü Günü’nde yayınlanan rapor pek çok saldırı, tehdit, cinayet, kundaklama ve mala zarar verme suçlarını içeriyor. Öte yandan, güvenilir bir şekilde bilgi toplanıp kaydedilmediği için aslında birçok nefret suçunun kayıtlarda yer alamadığının altı çiziliyor. Rapora göre veri toplama konusunda çok ciddi sorunlar var, bazı devletler nefret suçlarına ilişkin verilere hiç ulaşamıyor, bazılarıysa bu verileri toplumla paylaşmıyor. AGİT üyesi 56 ülkenin sadece 14’ünde yeterli nefret suçları yasaları ve veri toplama sistemleri var, 22 ülkede ise nefret suçlarına yönelik yasal düzenleme yok.
AGİT katılımcı devletler, nefret suçlarının toplum içindeki uyum ve birliği tehdit eden, şiddet tohumlarını ekme potansiyeline sahip etkenler olarak gerek ulusal, gerekse uluslararası güvenliğe tehdit oluşturduğunu kabul ederek, bu konuda bazı yükümlülükler altına girdiler. Söz konusu rapor, nefret suçlarının kaydedilmesi, etkin bir şekilde araştırılması ve kovuşturulması, veri toplanması, sivil toplum ve devlet kurumları arasındaki işbirliğinin geliştirilmesi gerektiğini vurguluyor.
AGİT tarafından kullanılan nefret suçları tanımı şöyle: a. Nefret suçu mağdur, mülk ya da suçun hedefi B şıkkında tanımlandığı şekliyle bir grupla gerçek ya da edinilmiş bağlantısı, ilgisi, ilişkisi, destekçisi ya da üyesi olduğu nedeniyle seçilerek, mülke ya da kişiye karşı işlenen herhangi bir suçu kapsamaktadır. b. Grup üyelerinin genel özellikleri gerçek ya da edinilmiş ırk, ulus ya da etnik orijin, dil, renk, din, cinsiyet, yaş, fiziksel ya da zihinsel engellilik, cinsel kaynaklı ya da diğer benzer unsurlara dayandırılabilir. (AGİT Nefret Suçları Raporu)
Katılımcı devletlerin sundukları raporlara göre, bölgede en fazla nefret suçları etnik köken/azınlık konumu nedeniyle işleniyor. Bunları sırasıyla dinsel aidiyet ve ırk/renk nedeniyle işlenen nefret suçları izliyor.

Rapora göre Türkiye
Türkiye nefret suçlarıyla ilgili olarak “bir ölçüde” veri toplayıp raporlayan ülkelerden. Adalet Bakanlığı veri bankasında, hangi topluluklara yönelik nefret suçlarının işlendiğine ilişkin kayıt tutulmuyor. Suça göre kayıt tutuluyor, saldırı, tehdit, cinayet, vs. Buna ek olarak, Türkiye bu kayıtları kamuya duyurmak yerine, belirli prosedürlere bağlı olarak ancak başvuru olduğu takdirde açıklıyor. Türkiye’de 2008 yılında 258 vaka kovuşturulmuş, bunların 208’i ceza almıştı. Bu sayı 2007’de kovuşturulduğu açıklanan 97 ve cezalandırılan 39 vakaya göre hayli yüksek. Buna göre 2008’de vakalarda çokça artış mı oldu, yoksa daha fazla veri mi toplandı? Rapor, bu rakamlara son derece temkinli yaklaşılması gerektiğini söylüyor çünkü bu rakamlar sadece yetkililerce doğrulanan ve mağdurlar tarafından bildirilen suçları kapsıyor. Adalet Bakanlığı’nın AGİT’e verdiği bilgilere göre Türkiye’deki nefret suçları mezarlara saygısızlık, ibadet yerlerine yönelik saldırı, sözlü saldırı, tehdit ve nefrete teşviki içeriyor. Buna göre nefret suçu olarak herhangi bir cinayet, fiziksel saldırı, mala zarar verme suçları gerçekleşmedi. Türkiye 2008’de nefret suçları konusunda herhangi bir yasal veya kurumsal düzenleme de yapmadı.

Raporda doğrudan sivil toplum kuruluşları tarafından AGİT’e bildirilen nefret suçları da yer alıyor. Buna göre, Türkiye Yahudi düşmanlığı içeren suçların yaşandığı ülkelerden biri. Protestan Kiliseler Birliği toplumlarına yönelik olarak gerçekleşmiş 10 tehdit, mala zarar verme ve saldırı olayı bildirmiş. Konstantinapol Topluluğu, İstanbul bölgesinde mülke zarar verilmesine ilişkin iki olay raporlamış. LGBT bireylere yönelik insan haklarını izleyen LGBT Hakları Platformu beş transseksüelin öldürüldüğünü bildirmiş.
Türkiye’den Adalet Bakanlığı’nın verileriyle, STK’ların sağladığı veriler arasındaki farklılıklar da, nefret suçları hakkında veri toplamanın ve bu konuda Türkiye’deki eksiklikleri sergilemeye yeter. Türkiye’de nefret suçlarını tanımlayan ve bu konuda bir düzenleme getiren belirli bir yasa yok. İlgili yasal düzenlemeler, Anayasa’nın eşitliği güvence altına alan 10. maddesi, Türk Ceza Kanunu’nun yasalar önünde eşitliği koruyan 3. maddesi, soykırımı yasaklayan 76. maddesi, halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılamayı yasaklayan 216. maddesi olarak sayılabilir. Ne var ki, bu yasal güvenceler yukarıda tanımlanan nefret suçlarını “etkili” bir şekilde cezalandırma ve genel önleyicilik sağlama açısından son derece yetersiz.
Nefret suçları konusunda çalışması bulunan İnsan Hakları Gündemi Derneği’ne göre Türkiye’de nefret suçları beş farklı kategoride toplanıyor. Birincisi farklı etnik, dini gruplara yönelik nefret suçları: Protestan kiliselere yönelik tehdit ve saldırılar, Hrant Dink’e yönelik suikast, Malatya Zirve Yayınevi’nde üç Hıristiyan’ın öldürülmesi, Kürt vatandaşlara yönelik saldırılar vs. İkinci kategori, cinsel yönelim ve toplumsal cinsiyet kimliğine dayalı nefret suçları: Sadece 2007 yılında LGBT (Lezbiyen, Gay, Biseksüel ve Transseksüel) bireylere yönelik olarak 11 cinayet işlendiği saptandı. Üçüncü kategori, ırkçılık ve yabancı düşmanlığına dayalı nefret suçları: Daha çok ülkemize sığınmış olan mültecilere yönelik şiddeti içeriyor. Dördüncüsü, farklı siyasal görüşten kişilere yönelik nefret suçları. Son olarak, başka farklı temellere dayanan nefret suçları. Bu grupta örneğin engellilere yönelik nefret suçları gösterilebilir. (Türkiye’de Nefret Suçları s. 7, İnsan Hakları Gündemi Derneği).
Bu rapor ve aslında günlük hayatımızda çevremizde ve medyadan hatırlayacağımız birçok örnekle, nefret suçları açısından Türkiye’deki durumun pek parlak olmadığı hemen fark edilecektir. Genel olarak, aslında hoşgörünün kültürümüzün bir parçası olduğunu açıklama refleksini bir yana bırakıp sorunu görmek ve çözümü için uğraşmak şart. Nefret suçları aslında sadece bireye veya bir yere veya mülke yönelik suç olmanın ötesinde daha derin bir boyuta sahip. AGİT raporuna göre failler nefret suçunu gerçekleştirirken mağdur ve mağdurun ait olduğu topluma yönelik bir mesaj verirler. Bir kişi veya mülke veya ibadet yerine yönelik suç, aslında o kişinin veya yerin ilgili olduğu topluma karşı önyargıyı, hoşgörüsüzlüğü ve nefreti ifade eder. Sağlıklı bir veri tabanının kullanılmasıyla elde edilmiş bilgiler, Türkiye’de yaşayan insanlar arasındaki toplumsal nefret, önyargı ve hoşgörüsüzlüğe ayna tutacak ve bunları net bir şekilde ortaya koyacaktır. İyi bir yasal düzenleme hem nefret suçlarının gerektiği gibi cezalandırılmasını hem de etkili genel önleyiciliği sağlayacaktır. Diğer bir önemli kazanım ise sorunun saptanmasıyla toplumsal önyargı, nefret ve hoşgörüsüzlüğün çeşitli eğitim ve destek programlarıyla üstesinden gelinmesinin sağlanması olacaktır.

Mine Yıldırım: AAbo Akademi, İnsan Hakları Enstitüsü, doktora adayı

Radikal İki / Mine Yıldırım
11/22/2009

“Ataerki Dediğin Tek Dişi Kalmış Canavar…”

Posted in kadına yönelik şiddet with tags , , , on Kasım 30, 2009 by ifsaeylem1
Perşembe, 26 Kasım, 2009

“Aşağılanan, iktidarsızlaşan, gücünü yitiren, şişirilmiş egosu sönümlenmekte olan erkekler ise, bunun acısını geleneklerin ellerinin altına teslim ettiği tek güç gösterisi olanağından, kadınlardan çıkarmaya çalışıyorlar. Vuruyor, kırıyor, öldürüyorlar…”

“Ataerki Dediğin Tek Dişi Kalmış Canavar…”[1]
Sibel Özbudun yazdı.
Dicle Koğacıoğlu’nun kırılgan yüreği adına…
“Herkes dünyayı değiştirmeyi düşünür ama hiç kimse kendini değiştirmeyi düşünmez.”[2]
Sanıyorum birçok kadının aklını kurcalayan bir soru: geçen akşam sohbet ettiğimiz Eğitim-Sen’li arkadaşa dile getirdiğimde, “Ağzımdan aldın,” ifadesi yayıldı yüzüne: “Ben de kendi kendime aynı şeyi soruyordum!”
Soru şu: Kadına yönelik eril şiddette gerçekten bir artış mı var, yoksa bu sorun hâline getirildiği için medyada daha fazla dile getiriliyor, bu nedenle mi böyle gözüküyor?
Aslında sorunun kendisi bir çaresizliğe işaret etmekte, çünkü yakın geçmişi, diyelim ki bir 10-15 yıl öncesindeki kadına yönelik şiddeti mevcut durumla karşılaştıracağımız istatistiksel veriler yok!
Dahasını da söyleyeyim: “Öz Türkçe” denilen TDK mamulâtı dil konuşma kapsamımıza girmeden önce, yani 30-40 yıl öncesine dek, bugün adına “şiddet” dediğimiz görüngüyü karşılayan bir kavram da yoktu dilimizde. Bu, günümüzde “şiddet” kavramıyla işaret ettiğimiz zora dayalı davranışların o zamanlar yaşanmayışından değil, bir sorun kabul edilmeyişindendi: “Polis şiddeti”, “kadına yönelik şiddet”, “çocuğa yönelik şiddet”, “psikolojik şiddet”, “okulda şiddet” vb. gündelik dilimizi istila eden zorbalığı sanırım o günlerde “terbiye usullerinden” sayıp geçiyorduk. Öyle ya, kaç ülkede şu mealde türküler yakılabilmiştir ki: “Karakolda doğru söyler, mahkemede şaşar…” Ve kaç ülkede, kadın, komşusuna vücudunda kocasının bir gün önceki eseri morlukları adeta “gururla” gösterirken, kadınlar hep birlikte iç geçirmektedir: “Kol kırılır, yen içinde kalır; Kocadır, döver de sever de…”
Bir başka deyişle, şiddet “yok” değil, ama “görünmez”di. Haklarını yemek olmaz, bugün görünür, tartışılır, yasalara konu olur hâle gelmişse, bir avuç feminist kadının çırpınışıyla oldu bu…
Yine de, istatistiksel olarak kanıtlamak zor olsa da, son yıllarda daha bir pervasızlaşıyor, daha bir amansızlaşıyor, daha bir canileşiyor sanki. Gazete sayfalarına, TV ekranlarına yansıyan-yansımayan, yemeği zamanında hazır etmedi diye, göbeğine piercing yaptırdı diye, yabancı bir erkeğe gülerek saati sordu diye, internette başka erkeklerle chat’leşti diye, cep telefonunda fazla mesaj var diye, canı sevişmek istemedi diye, komşunun kızıyla sinemaya gitti diye, izinsiz çalıştı diye, evden kaçtı diye, zifaf gecesi bakire çıkmadı diye, eteği kısa diye, pantolon giydi diye, üzerine kuma istemedi diye… kafası duvarlara vurularak, gırtlağı kesilerek, boğazlanarak, pompalı tüfekle öldürülen, bedenleri parça parça edilen kadınlar… Katledilmelerine intihar süsü verilen, intihara zorlanan, ya da kendilerine intihardan başka açar yol bırakılmayan kadınlar… Aile içinde ya da dışında bir kişi, beş kişi, on kişinin tecavüzüne uğrayıp da konuşmasın diye başı taşla ezilen el kadar bebeler, ilkokul öğrencisi kız çocukları, gencecik kadınlar, yetmişlik-seksenlik büyük anneler…
Peki, ne oluyor? Ne oluyoruz?
Toplumsal süreçler hiç kuşkusuz ki karmaşık ve çok etkenli görüngülerdir. Tek bir faktörle açıklamak, genellikle işi basitleştirmek olur. Ama galiba genel yöneliş hakkında bir fikir oluşturmak mümkün.
Öncelikle, bu toplum hızlı ve devasa bir değişim yaşıyor. Her yönü, her bireyi, her köşesiyle. Kentleşme, modernleşme, içe kapanıklıktan sıyrılma, tüketim toplumu eğilimlerini benimseme, bireyselleşme, akraba grubu-cemaat yaptırımlarının etkisini yitirmesi, geleneksel otoritelerin aşınımı… İki kuşak önce doğduğu kentin sınırları dışına çıkmış insan sayısı neredeyse parmakla hesap edilebilirken, bugün bu ülkenin insanları dünyanın en uzak bucaklarında koloniler oluşturmuş durumda. Varoş, mezra, dağ köyü… bu ülkede televizyonun girmediği ev sanırım yok… Babaları köy kahvesinde pişpirik çeviren köy delikanlıları internet kafelerde sanal oyunlar oynuyor, köy kızları cep telefonlarıyla mesajlaşıyorlar.
Kimi sosyal bilimciler buna “modernleşme” deyip geçiyorlar – bazısı olumluyor, bazısı olumsuzluyor. Ama kanımca “nasıl”ını tanımlamaz isek etiket eksik kalacak. “Kapitalist” bir modernleşme bu. Yani insanları yüzyıllardır sığındıkları bucaklardan çıkartır, birbirleriyle ve dünyayla iletişime geçirirken bir yandan da büyük bir kısmını eşitsiz iktidar ilişkilerine tabi kılıyor, konumunu kırılganlaştırıyor, güçsüzleştiriyor… Geleneksel otorite örüntülerini yıkıp geçiyor. Çiftinde çubuğunda karnını şöyle ya da böyle doyuran köylü, silah zoruyla ya da ürünü beş para etmez hâle geldiği için büyük kentin varoşlarına sığındığında, sonsuz bir güvencesizlik ve belirsizlik içerisinde buluyor kendisini. Ya da işini şöyle ya da böyle çeviren mahalle bakkalı, artık karşı köşesine dek sızan çokuluslu marketler zinciri şubesi karşısında tutunamayarak her an meçhule yuvarlanabileceğinin bilinciyle diken üstünde yaşıyor. İşçi, tüm yazgısının patronun iki dudağı arasında olduğunu biliyor.
Ve kadınlar, artık sopa ile terbiye edilmenin doğal bir yazgı olmadığını, erkeği kendileri ve çocukları üzerinde tek buyurucu kılan eski dengelerin bozulduğunu, kaderlerinin baba/koca/ağabey zorbalığına boyun eğmek olmadığını, üstelik onun da eski afra tafrasını hızla yitirmekte, güçsüzleşmekte, çaresizleşmekte olduğunu görüyorlar…
Bir başka deyişle, geleneksel ataerkinin erkeği tek ve mutlak buyurgan kılan tek yanlı dengeler hızla bozulurken, yenilerini tesis edebilecek koşullar henüz gözükmüyor ortalarda. Yani, kadınlar iki ayakları üzerinde durmalarını sağlayacak toplumsal desteklerden (uygun çalışma koşulları, insanca geçinebilecekleri bir gelir düzeyi, onları av hayvanı olarak değil de “insan” olarak gören ve sayan bir toplumsal bilinç…) yoksunlar. Aşağılanan, iktidarsızlaşan, gücünü yitiren, şişirilmiş egosu sönümlenmekte olan erkekler ise, bunun acısını geleneklerin ellerinin altına teslim ettiği tek güç gösterisi olanağından, kadınlardan çıkarmaya çalışıyorlar. Vuruyor, kırıyor, öldürüyorlar…
Kriz zamanları kapitalizmin sıkıştırılmış, yoğunlaştırılmış, özüne indirgenmiş momentleridir. Böyle zamanlarda mahkûm kılındığı eşitsizlik, güvencesizlik ve belirsizliklere baş kaldıramayan (erkek) toplumun kadınlarını kırıp dökmesi, gerçekten de sevgili Dicle Hoca gibi içimizdeki en duyarlıları parça parça edecek kertede acımasız, ama ne yazık ki çok da şaşırtıcı değil…
N O T L A R
[1] Leo Tolstoy.

[2] KESK’in Sesi, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü Özel Sayısı 2009.