Archive for the homofobi karşıtı buluşma Category

17 Mayıs: Homofobi Karşıtı Yürüyüş

Posted in homofobi karşıtı buluşma, homofobi karşıtı yürüyüş with tags , , , , on Mayıs 18, 2009 by ifsaeylem1


devamı:

http://picasaweb.google.com/hypatia.hypashe/HomofobiKarsitiYuruyus#

Reklamlar

Posted in homofobi karşıtı buluşma with tags , , , , , on Mayıs 17, 2009 by ifsaeylem1

Hangi Hukuk? Kimin Ahlakı?



Çarşamba, 13 Mayıs, 2009

Yrd. Doç. Dr. Devrim Sezer, İzmir Ekonomi Üniversitesi, İzmir Homofobi Karşıtı Buluşma

Özgürlük ve eşitlik talebini dile getiren örgütlülüğe ve çoğunluktan “farklı” olanların haklarını savunan politik hareketlere kâh kayıtsızlıkla, kâh tehditle, kâh şiddetle ve alabildiğine hoyrat bir dille karşılık veren bir politik kültürde tanınma mücadelesi vermek, yok sayılmaya ve adaletsizliğe direnmek kolay değildir; cesaretin yanı sıra sabır ve dayanışma ruhu gerektirir. Türkiyeli LGBTT bireylerin hak ve özgürlüklerini savunmak ve homofobiye dayalı ayrımcılığı aşmak amacıyla kurulan dernekler uzunca bir süredir bu talepleri dile getirme hakkına sahip olabilmek için son derece önemli bir mücadele yürütüyor. Önce Kaos GL ve daha sonra da Lambdaistanbul derneklerinin kapatılması için açılan davalar yüzümüze karşı şunu öne sürüyor: Haklara sahip olduğunuzu dile getirme hakkınızı, ayrımcılığa ve nefret cinayetlerine hedef olmadan yaşama hakkınızı, başka bir deyişle diğer bütün insanlar gibi özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğduğunuzu örgütlenerek ifade etme hakkınızı tanımıyoruz. Bu hakkınızı tanımıyoruz, çünkü bu ülkede “hukuka ve ahlaka aykırı dernek” kurulamaz. Kaos GL derneğinin kapatılması için açılan davanın yerinde bir kararla bozulmuş olmasına karşın Lambdaistanbul davası hâlâ sürmektedir ve benzer bir davanın başka bir LGBTT derneği aleyhine açılmayacağının bir garantisi yoktur.
ANAYASA’YA “CİNSEL YÖNELİM” ve “CİNSİYET KİMLİĞİ”
Anayasa’nın eşitlik ilkesiyle ilgili 10. maddesine “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ibarelerinin eklenmesi için LGBTT dernekleri tarafından yürütülen etkinlik ve çalışmalara karşı hükümetin ve siyasal partilerin takınmış olduğu kayıtsızlıkla karışık olumsuz tavır da son tahlilde benzer bir gerekçeden besleniyor. Eşcinsellik, “ahlaka” aykırıdır, çünkü “toplumun aşağı yukarı tamamına yakın bir kesimi tarafından tasvip edilmeyen, ahlaka ve edebe aykırı olarak kabul edilen” bir yönelimdir. Dahası böyle bir “ahlaksızlığın” örgütlenerek “Türk aile kurumuna atfedilen kutsiyete” zarar vermesi, o da yetmiyormuş gibi bunu bir hak ve özgürlük mücadelesine dönüştürmesi hukuki olarak kabul edilemez, çünkü yine Anayasa’nın muhtelif maddelerinde belirtildiği üzere temel haklar ve özgürlüklerin “ahlaka” aykırı bir durum söz konusu olduğunda sınırlandırılması meşrudur.

Burada sözü edilen “ahlak”, “kamu ahlakı”dır. Peki “kamu ahlakı” nedir? “Kamu ahlakı”, neyin “iyi” ve “normal”, neyin “kötü” ve “kabul edilemez” olduğuna ilişkin bir ülkede egemen olan veya iktidardaki karar vericiler tarafından sorgulanamaz olduğu varsayılan değerler bütünüdür. Çoğunlukla kültürel geleneklerden ve dinlerden beslenen bu göreli değerlere öncelik vermek, “kamu ahlakı”nın dayandığı tabuları korumak adına ayrımcılık ve eşitsizlikle mücadeleyi hedefleyen LGBTT derneklerinin örgütlenme ve ifade özgürlüğü hakkını kısıtlamak, egemen önyargıları evrensel insan hakları ilkelerinden daha önemli saymak anlamına gelir. Göreli ve insan haklarıyla doğrudan çelişen, sosyal tabuları kollayan bir “ahlak” anlayışının demokratik bir ülkede ne etik ne de hukuki meşruiyeti olabilir. Böyle bir tutum olsa olsa Tanıl Bora’nın “medeniyet kaybı” diye tarif ettiği durumun kamusal ve politik hayatı işgal ettiği, karar vericilerin vicdanını ve bilincini esir aldığı anlamına gelir. Hukukun oluşturulmasında ve yurttaş haklarının belirlenmesinde en temel “ahlaki” ölçüt, uluslararası insan hakları belge ve sözleşmelerinin ortaya koyduğu evrensel ilkelerdir. Bu uluslararası sözleşmeleri imzalayan bütün ülkeler gibi Türkiye de insan hakları ilkelerine göre tanımlanmış etik perspektifi onaylamış ve yasaların oluşturulmasında bu ilkelere öncelik vereceğini taahhüt etmiştir.

‘TOPLUM HENÜZ HAZIR DEĞİL’ MAZERETİ
Türkiye’deki siyasal partilerin ve karar vericilerin birçoğunun, eşcinseller söz konusu olduğunda, bu etik ve politik yükümlülüklerin farkında değilmiş gibi bir tavır takındığını, hatta sık sık toplumsal önyargılara yaslanarak doğrudan ayrımcılık içeren ifadelere başvurduğunu ve homofobiyi meşrulaştırmanın da ötesinde körüklediğini gayet iyi biliyoruz. LGBTT derneklerinin ayrımcılığa son verilmesi ve LGBTT haklarının tanınmasına ilişkin çağrılarına gelen tepkileri hatırlayalım: “Batı’dan ahlaksızlık aldık”, “Eşcinseller de eşitlik istiyor, verecek miyiz? Tabii ki vermeyeceğiz!”, “Toplum henüz bu tür taleplere hazır değil”, “Önümüzdeki yüzyılda belki olabilir”, “Bizim partimiz bu tür tali meselelerle ilgilenmiyor”, “Onlara iş veya ev vermeyenlere niye böyle yapıyorsun denemez”… Bu ve benzeri açıklamalarda açığa çıkan zihniyet, insan hakları sözleşmelerinin belirlediği etik perspektifle taban tabana zıttır ve dolayısıyla çoğulcu ve özgürlükçü bir demokratik bilincin yerleşmiş olduğu bir toplumda hukuki ve politik olarak meşru değildir. Dahası insan hakları etiğini içselleştirmiş vicdan sahibi bir insanın dinlerken bile utanç duyacağı, hatta kendini bu denli sakınımsız bir şekilde ifade edişi karşısında şaşkına döneceği türden bir dildir bu. Zafer Üskül’ün 2008 yılındaki Homofobi Karşıtı Buluşmaya katılmasının ve ayrımcılık karşıtı tutumunun muhafazakâr kesimde yarattığı infiali anımsayalım. Her fırsatta Türkiye’nin çokkültürlü yapısından ve sahip olduğu hoşgörü kültüründen dem vurup “medeniyetler arası diyalog” gibi bir projenin küresel sözcülüğüne soyunan Türkiyeli muhafazakârların, aynı girişimi destekleyen, fakat öte yandan LGBTT bireylerin hak ve özgürlüklerinin kendi ülkesinde tanınmasında da önemli bir rol üstlenen İspanya’nın sosyalist başbakanı Zapatero’nun medeniyet, hukuk ve ahlak kavrayışından öğreneceği bir şeyler yok mu?
‘GÖKKUŞAĞI KOALİSYONU’
Ahlak ve hukuk kavramlarını egemen önyargıları haklılaştıracak şekilde istediği gibi çarpıtmakta hiçbir sakınca görmeyen ayrımcı ve homofobik zihniyet, hiç şüphesiz, insan hakları kavramını hiçbir zaman tam olarak içselleştirememiş otoriter ve muhafazakâr bir politik gelenekten besleniyor. Sadece LGBTT bireylerin değil Türkiye toplumunun muhtelif kesimlerinin haklarının sınırlandırılmasına veya tamamen yok sayılmasına sebep olan bu akıl tutulması, çoğunluğa benzemeyen her türlü “farklılığı” tehdit olarak algılayagelmiş bir zihniyetin patolojilerinden biridir. Bu çarpık ahlak ve hukuk yorumunun deşifre edilmesinin, kamusal alanda bu konuda kapsamlı bir tartışmanın açılmasının ve temel insan haklarının “kamu ahlakını korumak” gibi muğlâk gerekçelerle ihlal edilemeyeceğinin güçlü ve tavizsiz bir şekilde dile getirilmesinin en yaratıcı ve etkili yollarından biri neden bir “gökkuşağı koalisyonu” oluşturmak olmasın? Bu, LGBTT dernekleri ile feminist gruplar, insan hakları örgütleri ve tanınma mücadelesi veren ve eşitsizliğe maruz kalan diğer kesimler arasındaki dayanışmanın genişleyebileceği, dahası genişlemesi gerektiği anlamına geliyor. Dayanışma ve mücadele sözcüklerini özellikle vurgulamak isterim. Mücadele, çünkü temel hak ve özgürlüklerin tanınması ancak bunun için cesaretle etkinlik gösteren insanlarla, yani politik eylemle mümkün olabilir. Dayanışma, çünkü bir toplumda insan haklarına dayalı etik perspektifin yerleşebilmesi ve demokratik bilincin güçlenmesi başkalarının maruz kaldığı baskılara kayıtsız kalmayan insanların mevcut eşitsizliklere birlikte itiraz edebilmesine bağlıdır.
Son yıllarda “yeni” ve “sivil” bir anayasanın kamusal bir tartışma süreciyle ve geniş kesimlerin katılımıyla oluşturulması gerektiği sık sık dile getiriliyor. LGBTT derneklerinin ve yukarıda bahsettiğim “gökkuşağı koalisyonu”nun ilk hedeflerinden biri, “kamu ahlakı” veya “genel ahlak” gibi insan haklarıyla ilgili kafa karışıklığına sebep olan ve karar vericiler tarafından suistimal edilebilecek kavramların anayasadan tümüyle çıkarılması için mücadele etmek olmalı. Bu sadece LGBTT bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin korunmasının değil Türkiye toplumunun başta erkeklik ideolojisi olmak üzere bir dizi önyargısıyla yüzleşebilmesinin ve onları aşabilmesinin önkoşuludur.
NAİF BİR İDEALİZM Mİ?
LGBTT derneklerinin bu dönüşüm sürecinde kamusal tartışmaya doğrudan katılması, sesini duyurması ve en temel hedefinin “çoğunluğun hoşgörüsünü kazanmak” olmadığını dile getirmesi gerekiyor. En iyi niyetli, açık fikirli ve özgürlükçü kesimlerde bile egemen olan bu “hoşgörü felsefesi”nin en büyük yanılgısı, eşcinselliği birkaç metropolün “butik kozmopolitliğine”, “butik çokkültürlülüğüne” ve kentin eğlence kültürüne katılacak yeni, “keyifli” ve “neşeli” bir “renk”ten ibaret sanması. LGBTT hareketi, hoşgörü meselesine indirgenemeyecek bir hak ve özgürlük talebini, şimdiye kadar Türkiye toplumunda pek telaffuz edilmemiş türde bir eşitlik fikrini seslendirmeyi amaçlıyor. LGBTT örgütlerinin, anayasanın eşitlik maddesine “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ibarelerinin eklenmesine ilişkin talebin bir “hoşgörü” meselesinden ziyade bir insan hakları sorunu olduğunu Türkiye toplumuna kamusal etkinliklerle anlatması gerekiyor. Burada kastettiğim şey LGBTT hareketinin “toplumu bilinçlendirmesi” gerektiği gibi “Eski Solun” politik tahayyülünden ödünç alınmış tek yönlü ve arkaik bir eylem ve politika anlayışı değil. Bahsettiğim çift yönlü bir etkileşim. Ancak böyle bir etkileşim yoluyla LGBTT hareketi de kendini dönüştürüp yenileyebilir ve Murathan Mungan’ın Kaos GL’nin 100. sayısında yayımlanan yazısında belirttiği gibi “çağıyla örtüşen bir yeryüzü söylemi tutturabilir”, “bir politika geliştirebilir”. Ben LGBTT hareketinin eylemlerinde ve örgütlenme anlayışında, Türkiye ve dünyayla ilişkilenme biçiminde bu dönüşümün kendini göstermeye başladığını düşünüyorum.
LGBTT hareketinin sürdürdüğü “tanınma politikası”, bir özgürlük ve eşitlik mücadelesi olduğu gibi kasvetli sorunlarıyla hepimizi zaman zaman boğan, hatta sinizme ve yılgınlığa sürükleyen mevcut sosyal ve politik gerçekliğin de en etkili panzehiri. Bir yandan “gökkuşağı politikasının” güçlenerek yoluna devam edeceği bir Türkiye, diğer yandan yok sayılan ve haksızlığa uğrayan diğer kesimlere kayıtsız kalmayan bir LGBTT hareketi.
Bu beklentinin naif bir idealizm olmadığının en büyük ispatı da, homofobi karşıtı buluşmanın Türkiye’nin farklı kentlerine yayılması, LGBTT derneklerinin sayısının giderek artması, nefret suçlarına ve homofobiye gösterilen tepkilerin artık sadece LGBTT gruplarının katılımıyla sınırlı kalmaması değil midir?
Kaos GL

Emma, Van’da büyüyor

Posted in homofobi karşıtı buluşma with tags , , , , on Mayıs 17, 2009 by ifsaeylem1

 Çarşamba, 13 Mayıs, 2009
Selçuk Candansayar

Emma henüz beş aylık. Sevgi ve mutlulukla örülü bir dünyada büyümeye başladığı, gözlerindeki ışıltıdan okunuyor. Henüz Van’da olduğunu bilmiyor. Öğretmen annesi ve çalışmayı reddeden babası, onun, insanı insanlıktan çıkaran içinde debelendiğimiz bu baskıcı zalim dünyanın kötülüklerinden korunarak büyüyebilmesi için, hayatı örgütlemeye çalışıyorlar.
Geçen cuma günü Homofobi Karşıtı Buluşma kapsamında Van’daydık. Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sağlık Topluluğu’nun ev sahipliğinde, Serhat Aydın’ın moderatörlüğünde, Nilgün Toker, Melek Göregenli ve Ali Erol’la birlikte konferans salonunu dolduran yüze yakın kişiyle homofobi üzerinden her türden ayrımcılık üzerine bir buluşma gerçekleştirildi.
Homofobi karşıtı çalışmalara dudak bükenlerin, ‘bu kadar sorun dururken, uğraştığınız şeye bak’ söylemlerindeki ayrımcı zihniyete, Van’da salonu dolduranlar ayrımcılıkla mücadelenin bir öncelikler dizisi kurarak mümkün olamayacağını en somut şekilde gösterdiler.
Forum katılımcılarından biri, eşcinsel olmanın, Van’da eşcinsel olmanın, Van’da eşcinsel, kürt ve alevi olmanın ne demek olduğunu anlatırken, her türden tahakküm yapılarının birbiriyle güçbirliği yaparak, nasıl bir iktidar makinesine döndüğünü hepimize gösterdi. Belki de ilk kez çoğunluğu heteroseksüel olan katılımcılar arasında ben, kürdüm, aleviyim ve eşcinselim diyebilmenin özgürleştirici pratiğini deneyimledi.
Katılımcılar ayrımcılığa uğrayanların nasıl hiç farkına varmadan başka konularda kendilerinin de ayrımcı olabildiklerini fark ettiler.
İktidar aygıtı karşısında baskı altında olanların kendilerinin de başka alanlarda nasıl baskıcı olabildiklerini ayrımsamaları, iktidarın ezme ilişkisini nasıl yeniden yeniden üreterek kendisini kalıcılaştırıp mutlaklaştırdığını da gösterdi.

OYUN DEĞİL HAYAT PRATİĞİ
Emma’nın babası Sami de buna kafa yoruyor Van’da arkadaşlarıyla. Anarşistler yani. Hem de öyle böyle değil, sözde değil, bir entelektüel oyun olarak değil, bir hayat pratiği olarak anarşistler. Geçenlerde zorunlu askerlik karşıtı bir basın açıklaması yapmışlar Van’da, hem de 40 kişilik bir grupla. Üstelik hem ovadaki hem de dağdaki askerliğe karşı basın açıklaması yaptıklarından Van’daki tüm iktidar odaklarını sarsmış durumdalar.
Yakınlarda ‘Qijika Reş’ adıyla bir dergi çıkaracaklar. Dergilerine Kara Karga adını koymaları boşuna değil. Kara Karga, Kürt kültüründe bir uğursuzluk simgesi, lanetlenmişlik imgesi. Bir internet siteleri var, anarkotopya.com adında. Anarşist kuramın son derece zengin kaynaklarını içeriyor.
Sami ve eşi, çocuklarına Emma Goldman’dan esinlenerek Emma adını vermişler. Emma, Van’da anarşist kuramı bir hayat pratiğine dökmüş ana babasıyla büyüyecek. Olasılıkla hem ana babası hem de Emma çok zorlanacaklar. Doğunun bu en doğusunda, coğrafyaya ve kadere inat yeşeren birey olma hakkı, sorumluluğu ve umuduyla hem kendilerini hem de dünyayı değiştirecekler.
Emma, Van’da büyümeye cesaret edebiliyorsa umutlu ve iyimser olmak için ve insana inanmak için başka bir neden aramaya gerek yok. Dünya ne kadar baskıcı, zalim ve kötülükle örülü olsa da Emma, Van’da insan için her zaman umut olduğunun, küreselleşmenin, tüm zulmüne karşın en uzak diyarlarda bile bireyi filizlendirerek kendi karşıtına imkân verebildiğinin kanıtı olarak büyüyecek.

scsayar@birgun.net

Birgün 05/11/2009

http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1187091205&news_code=1242033284&year=2009&month=05&day=11

HKB: Van – Diyarbakır Hattındaydım

Posted in homofobi karşıtı buluşma with tags , , , on Mayıs 17, 2009 by ifsaeylem1
Çarşamba, 13 Mayıs, 2009
4. Homofobi Karşıtı Buluşma’nın Ankara sınırlarını aşıp özellikle Van ve Diyarbakır’a ulaşmasını kendi adıma çok önemsiyordum. Gözüm kapalı bu illerdeki etkinlikler için görev aldım. 8 Mayıs Cuma sabahı Van’a vardık. Koskoca “deniz”in ve karlı dağların üzerinden geçerken heyecanlanmadım değil. Van’da yaşayanların Van Gölü’ne neden deniz dediklerini işte o an çok iyi anladım. İlk işimiz aç olan karnımızı meşhur Van Kahvaltısı ile doyurmak oldu elbette. Otlu peynirler, bal-kaymak, sahanda tereyağlı yumurta, koyu “kaçak” çay…
İlk etkinlik Van Kadın Derneği’ndeki Kendime Yolculuk isimli atölyeydi. Psikolog Mahmut Şefik Nil ve Sevim Erol’un birlikte düzenledikleri atölye gayet makul bir katılım ile gerçekleşti. Ardından Gazi Üniversitesi Psikiyatrı Prof. Dr. Selçuk Candansayar, Ege Üniversitesi’nden Sosyal Psikolog Prof. Dr. Melek Göregenli ve yine Ege Üniversitesi’nden Felsefeci Doç. Dr. Nilgün Toker, Kaos GL’den Ali Erol ve Van’da bize eşlik eden anti-militarist ve anarşist arkadaşımız Sami ile birlikte 100. Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne yol aldık. Sami ile tanışmak geçekten çuvallar dolduracak bir deneyimdi. Ne iş yaptığını sorunca ev erkeği olduğunu söylemesi ve kısa bir süre için kızı Emma’ya bakmaya gitmek için izin istemesi hepimizde tebessümle karşılandı. (Kızının adı da Emma Goldman’dan geliyormuş)
100. Yıl Üniversitesi’nde gerçekten güzel bir kalabalık ile karşılaştık. Yaklaşık 100 kişilik salonda oturacak yer yoktu. Sağlık Topluluğu’ndan Serhat Aydın’ın açılış konuşmasıyla başlayan panel, Homofobi ve Ayrımcılık üzerine inşa edildi. Dinleyicilerin arasından bir arkadaşın hem Kürt, hem Alevi hem de eşcinsel olduğunu söyledikten sonra derin bir nefes alması, ilk defa böylesine bir kalabalık içinde bunu sesli olarak dillendirdiğinin ve çok rahatladığının göstergesiydi. Tıp Fakültesi içinde gerçekleşen etkinliğin katılımcılarının çoğu ileride doktor unvanı alacak arkadaşlardı ve birçok soru da bu doğrultuda geldi. Eşcinsellik üzerine belki de ilk defa bu kadar rahat tartıştılar ve konunun özneleriyle belki de ilk defa karşılaştılar. Konuşmaya süre yetmediği için kafalarında birçok soru işaretiyle salondan ayrıldılar. Kendi aralarında tartışmaya zemin hazırlanmış oldu.
Emir (Birant) ile birlikte Van’ı ve diğer arkadaşları geride bırakarak Diyarbakır’a doğru karayolu ile yol aldık. Yolda kimlik kontrolü yapılır denmişti ama bavulların aranabileceği söylenmemişti. İlk defa karşılaştığımız bu durumla otobüsteki diğer herkes sanırım sürekli karşılaştığı için –davranışlarından- bavul aranmasını gayet normalleştirdiklerini fark ettim.
Sabahın ilk ışıklarıyla Diyarbakır’daydık. PiramidLGBTT’den Savaş’ın evini bulma çalışmalarına başlamadan önce Diyarbakır Otogarı’nda birkaç hatıra fotoğrafı çektirdik. Balıkçılar Başı’nı bulmamız gerekiyordu. Urfa Kapı’nın biraz ilerisiymiş. Çok fazla uğraşmadan bulduk. Daha doğrusu Savaş bizi buldu. Evde kahvaltı çay derken ilk etkinlik olan Pozitif Yaşam Derneği’nden Çiğdem Şimşek’in gerçekleştireceği Cinsel Sağlık Atölyesi için Sivil Toplumu Geliştirme Merkezi (STGM) Diyarbakır Şubesi’ne gittik. Atölye’nin ardından “LGBTT Bireyler ve İnsan Hakları” isimli oturum için rotamızı Diyarbakır Sanat Merkezi’ne çevirdik.
PiramidLGBTT’den Murat Özpamuk, Pembe Hayat’tan Senem Doğanoğlu ve Af Örgütü Türkiye Şubesi’nden Özlem Altıparmak’ın sunumlarının ardından soru – cevap kısmında Mazlum-Der Diyarbakır Şubesi Yönetim Kurulu’ndan bir kişi PiramidLGBTT’nin varlığının önemli olduğunu söyledi ve Mazlum-Der Diyarbakır Şubesi olarak her türlü desteğe hazır olduklarını belirtti. Ardından Diyarbakır Sanat Merkezi yetkilisi de aynı şekilde bir açıklama yaparak, yaklaşık bir sene önce eşcinsellik konusuna birçok soru işaretiyle baktıklarını, kendi aralarında çok tartıştıklarını ve bundan sonrası için panel ve film gösterimleri için salonlarını LGBTT oluşumlara seve seve vereceklerini belirtti. Panelin sona ermesiyle PiramidLGBTT’den arkadaşlarla Diyar Galeria’nın önünde bir hatıra fotoğrafı çektirdik ve küçük bir şehir turu yaptık.

Çin Seddi’nden sonra en uzun sur olma özelliğini taşıyan Diyarbakır Surları, 4 ayaklı minare, Deliler Hanı… gezdik de gezdik.

Ertesi günkü etkinlik “Haklarımız, İzleme – Raporlama Atölyesi” sadece PiramidLGBTT’den arkadaşlara açıktı. Yaklaşık 3 saat süren atölyenin sona ermesiyle bizleri geri dönüş telaşı sardı. Hiç gidesim yoktu buralardan.
Dokunduğumuz bedenler bizler gidince nefes almaya devam edecekti elbette ama bir çare arama durumu içinde sıkışıp kalmışlık, ailenin baskısı, toplumun sürekli tacizi, çoğunluğun her şeye karar veriyor oluşu bu coğrafyada da kendini bir canavar gibi her köşe başında gösteriyordu. Her şekilde ne olman gerektiğin ve ne olduğun sana hatırlatılıyordu. Ama biliyorduk ki yaşama hakkımızı ve aşık olma hakkımızı kimse ellerimizden kolayca çekip alamayacaktı. Dönüş yolunda, ne kadar çok bedene dokunursak o kadar kendimiz olabileceğimiz düşüncesi beynimin içinde döndü durdu.
Kaos GL
05/13/2009

“Homofobi Demokratım Diyen Herkesin Meselesi Olmalı”

Posted in homofobi karşıtı buluşma with tags , , , , , on Mayıs 17, 2009 by ifsaeylem1
Pazar, 17 Mayıs, 2009

HOMOFOBİ KARŞITI BULUŞMA

Gazeteci Çalışlar, “Homofobiyle mücadelede en önemli mecranın medya olduğunu” söyledi, “Kürtleri savunurken LGBTT’leri dışlamanın demokratik olmadığını” belirtti. Toker, homofobinin adaletsizlikle mücadelede önemli unsurlardan biri olduğuna değindi.
“Kürtlerin, kadınların, Alevilerin mücadeleleri nasıl kimlik mücadelesiyse eşcinsellerin mücadelesi de kimlik mücadelesidir. Kürdün, kadınların, Alevilerin haklarını savunanlar eşcinsellerin haklarını savunmuyorlarsa aslında kimsenin hakkını savunmuyor demektir.”
Kaos GL’nin düzenlediği Homofobi Karşıtı Buluşma kapsamında düzenlenen “Homofobi Kimin Meselesi?” başlıklı panelde konuşan gazeteci Oral Çalışlar, “Kendine demokratım diyen biri homofobikse onun demokratlığından bahsedilemez” dedi.
Alevi Enstitüsü Başkan Yardımcısı ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden Yard. Doç. Dr. Aykan Erdemir’in de katıldığı oturumda konuşan Ege Üniversitesi’nden Doç. Dr. Nilgün Toker, oturum başlığı olan soruyu, “homofobi kimin meselesi?” sorusunu şöyle yanıtladı:
“Benim için adalet mücadelesi çok şahsi. Ve homofobiye karşı mücadele de dünyadaki adaletsizliklerden birine, hatta en önemlilerinden birine karşı yürütülüyor. Bu adaletsizliği ortadan kaldırmak için homofobi benim meselem.”
Kaos GL’den Ali Erol’un kolaylaştırıcılığını yaptığı, Ekin Sanat Merkezi’nde gerçekleşen etkinlik saat 15.00’te başladı.
Son günlerdeki eşcinsel hakem olayı ve Zaman gazetesi yazarı Ali Bulaç’ın açıklamalarını örnek vererek konuşmasına başlayan Çalışlar, “Tutuculuğun aynı yerden ses verdiği bu tartışmalardan bir kere daha gördük” dedi.
“Sosyalist harekette kadın ve işçi meselesini çözeceğimizi düşünüyorduk. Fakat eşcinsellerin sorunlarını çözmeyi hiç düşünmedik. Çünkü görmüyorduk. Görseydik bu sorunu da sosyalizmle çözmeyi düşünürdük” diyen Çalışlar, Küba, Çin ve Sovyetler Birliği örneklerini vererek devam etti konuşmasına:
“Ancak sosyalist pratiklerle yönetildiği ülkelerdeki eşcinsellere yönelik tutucu ve baskıcı uygulamaları görünce meselenin ortadan kalması için başka bir pratiğe gerek olduğu gerçeğiyle karşılaştık.”
Çalışlar, Cumhuriyet gazetesinde eşcinselliğin tedavisi üzerine yazılar yazan İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ile Bulaç gibi iki farklı dünyanın insanının homofobi konusunda benzer şeyler düşünüyor olmasına dikkat çekti, “homofobiyle mücadele konusunda en önemli mecranın medya olduğunu” söyledi.
“Medyanın dilinin düzelmesi için ötekilerin hakları için çalışanların eleştirilerini dillendirmeleri gerektiğini düşünüyorum. Bu konuda feminist mücadele çok önemli bir örnek. Medyada bayan kadın olduysa bu feminist mücadelenin eseridir. Bu konuda en duyarlı insanlarla başlanarak daha sonra diğerlerine de ulaşılabilir.”
Enstitü’nün cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin temel çalışma alanlarından biri olduğu bilgisini veren Erdemir, ABD’de faaliyet gösteren Müslüman eşcinseller örgütü Al-Fatiha, Kanada’daki feminist lezbiyen topluktan bahsetti ve tek bir İslam’ın olmadığını, İslamların olduğunu söyledi.
“İnancın alternatifler yaratmak isteyenlere en büyük tepkiyi cemaatler içinden değil, bu cemaatlerin dışındaki insanlardan geliyor. Bunu da ciddiye almayarak yapıyoruz. Oysa ki bu alternatifleri önemsemeli ve saygı duymalıyız.”
“Irkçılıkla Mücadele Homofobiyle Mücadeleden Bağımsız Yapılamaz”

Yard. Doç. Toker, “Özcü yaklaşımların ırkçılık barındırdığını, dünyadaki anayasalarında doğal/doğal olmayan ayrımı yaptığını” söyledi.
“En radikal karşı çıkışlardan biri LGBTT’lerinki. Bu çıkışı anlamak politik hareketlerin de kendilerini tanımaları açısından önemli. Feministlerden çok şey öğrenen bu hareketler LGBTT hareketinden de çok şey öğrenecekler.”
Ege Üniversitesi Felsefe Bölümünden Nilgün Toker “Homofobi Kimin Meselesi?” panelindeki sunumunda şöyle konuştu:
“Dünyadaki tüm anayasalarda ortak bir ruh var. Eşitliği doğallık üzerinden tanımlayan bu yasalar ‘doğal olmayanı’ da bunun dışında tutar. Doğal/doğal olmayan tanımlamasının konu LGBTT’ler söz konusu olduğunda referans olarak verilmesi bizim handikaplarımızdan biri. Eşcinsellik doğaldır deyince iş bitmiyor çünkü. Hadi bunu böyle kabul ettik. Peki diğerleri ne olacak?”
Toker, “Evrensel hukuktaki bu ifadelerin gizli ırkçılık olduğunu” söyledi.
“İşte bu nedenle homofobi ırkçılıktır. Eğer biz ırkçılıkla mücadele etmek istiyorsak homofobiyle de mücadele etmeliyiz.”
“Homofobinin nedeninin araştırılmasını da bu eksende değerlendiren Toker, “Yapılacak şey bu tip sorularda ya da çabalarda sohbetin/tartışmanın düzlemini değiştirmek. Bu ‘araştırmacı’ yaklaşımlara ‘heteroseksüelliğin nedenini nedir?’ diyerek sorudaki gayeyi ters yüz edebiliriz” diye konuştu.
Ali Bulaç ve Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın açıklamalarına da değinen Toker, “Şayet anayasada nefret söylemiyle/suçlarıyla ilgili bir madde olsaydı biz Bulaç ve Günay’a dava açabilir, bu söylemler üzerinden kampanyalar yürütebilirdik” dedi.
* LGBTT: Lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüel.
Bianet
05/16/2009

ODTU’de özel güvenlik terörü

Posted in homofobi karşıtı buluşma with tags , , , , on Mayıs 17, 2009 by ifsaeylem1



Pazar, 17 Mayıs, 2009

Basının ve kamuoyunun dikkatine,

14.05.2009 Perşembe günü, 4. Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma bünyesinde, ODTÜ Kampüsü Fizik Bölü P2 amfisinde gerçekleştirilen Eleştirel Psikoloji Atölyesi öncesinde, ODTÜ Kampüsü Eskişehir Yolu girişi olarak da bilinen A1 numaralı girişinde, atölye yürütücüsü arkadaşımız Psikolog Yasemin Mert’e, ODTÜ Güvenlik Birliği tarafından zorluk çıkarılmış, arkadaşımızın adı listede olmasına rağmen içeriye alınmamış ve arkadaşımızın haklı içeri girme talepleri karşısında OGB’nin sert tavrı artmış ve çıkan arbedede arkadaşımız yaralanmıştır.

Saat 13.00 civarında, atölye hazırlık çalışmalarını yapmak icin kampüse gelen arkadaşımızdan, kampüse girebilmesi için güvenlik tarafından akademik yazı getirmesi gerektiği belirtilmiş, arkadaşımızın etkinliğin akademik bir kuruma bağlı olmadığını ve isminin kendilerine verilmiş olması gerektiğini belirtmesine rağmen, görevli güvenlik görevlileri isim listesini kontrol etmeden keyfi olarak girişine izin vermemişlerdir. Bunun üzerine, güvenlik görevlisi kampüse girmek üzere olan bir arabaya binmek isteyen arkadaşımızın elinin üzerine hızlıca kapıyı çarpmış ve bu esnada arkadaşımızın parmağı kırılmış ve yarılmıştır. Bunun üzerine şikayette bulunacağını belirten arkadaşımızın talebine rağmen jandarma bölgeye çağırılmamış ve suç duyurusunda bulunmak üzere arkadaşımız bizzat ODTÜ Jandarma Karakoluna gitmiş ve görevliler hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. Daha sonra Adli Tıp’tan rapor alan arkadaşımız, savcılığa suç duyurusunda bulunma işlemlerini başlatmıştır.

Günler öncesinde her türlü yasal izni alınan bir atölye çalışmanın yürütücüsü olarak, kampüs girişinde sorun yaşanmaması için arkadaşımızın adı bir liste halinde A1 kapı girişine verilmiş olmasına rağmen, kapıdaki OGB görevlileri keyfi olarak arkadaşımızı içeriye almamıştır. Üniversite öğrencileri arasındaki iletişimi kırmaya ve her kampüsü birbirinden bağımsız uydu birimler haline getirmeye çalışan zihniyetin bir yansıması olan özel güvenlik birimlerinin, üniversite kampüslerinde gösterdikleri son zamanlarda giderek artan pervasızca tavırlarına ve özel ‘güvenlik’ adı altında estirilen teröre dün arkadaşımız da maruz kalmıştır. Özel güvenlik birimlerinin çalışmalarını düzenleyen 5188 sayılı Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun’un özel güvenliğin yetkilerini belirten 7. maddesi çerçevesinde, birimlerin kişileri mekanlara almaması için ciddi suç unsuru taşıyan bir durum olması gerekliliği söz konusuyken, buna uyulmadan keyfi davranılması açık bir suçtur. Olay anında görevli olan güvenlik görevlileri yetkilerini aşan bir müdahale ile arkadaşımızı kampüse almamış ve daha da ötesi kasıtlı olarak sert davranmış ve bu kasıtlı müdahale sonucunda arkadaşımız yaralanmıştır.

Toplum için bilgi ve eylem üretme merkezleri olan üniversitelerde, izni alınmış bir çalışma öncesinde, arkadaşımıza yapılan bu muamele ile ilgili sorumluluğu olduğunu düşündüğümüz; ODTÜ Rektörlüğü ve ODTÜ Güvenlik Birimi görevlileri olmak üzere sorumlular hakkında hukuki sürecin başlatıldığını duyuruyor, yıllardır Homofobi karşıtı öğrenci topluluğunun kurulmasına karşı çıkan ODTÜ Rektörlüğü’nü ve öğrenciler üzerinde her fırsatta baskı ve şiddet kuran ODTÜ Güvenlik Birimini kınadığımızı ilan ediyoruz.

Eleştirel Psikologlar ve Psikoloji Öğrencileri
KAOS GL
ODTÜ Psikoloji Topluluğu
ODTÜ Sosyoloji Topluluğu
ODTU Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Topluluğu

“Ahlakınız buysa biz ahlaksızız”

Posted in homofobi karşıtı buluşma with tags , , , , , on Mayıs 17, 2009 by ifsaeylem1
Pazar, 17 Mayıs, 2009

HOMOFOBİ KARŞITI BULUŞMA

“Ahlakınız Buysa Biz Ahlaksızız”
Kaos GL’nin Homofobi Karşıtı Buluşmasında “ahlak” kavramı tartışıldı.
“Ahlakınız buysa biz ahlaksızız, ahlakınız batsın!”

1-17 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşen 4. Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşmanın, bugün, Ankara’da yapılan “Hangi Hukuk? Kimin Ahlakı?” başlıklı forumunda İzmir Ekonomi Üniversitesinden Yard. Doç. Dr. Devrim Sezer, Lambdaistanbul LGBTT Derneğinden avukat Fırat Söyle, Pembe Hayat LGBTT Derneği Kurucusu ve Kaos GL’den Buse Kılıçkaya ile Bianet ve Kaos GL’den Bawer Çakır konuşmacıydı.

Forumda genel olarak ahlakın sübjektif bir kavram olmasının dışında iktidarın din, okul, medya, ordu, yargı tarafından kullanıldığında LGBTT’ye dair ayrımcılık unsuru olduğu öne çıktı.
Sezer: Eşcinseller söz konusu olduğunda evrensel değerler yok sayılıyor

“Nasıl bir ahlak?” sorusunun muhakkak sorulması gerektiğini söyleyen Sezer yasal mevzuatta da bu sorunun kavramın kafa karışıklığı yarattığını söyledi.
“Uluslar arası sözleşmelerde de ‘kamu ahlakı’ var. Kamu ahlakı neyin yanlış neyin kabul edilemez olduğuna ilişkin çoğunlukla geleneklerden beslenen ve sorgulanamayacağı varsayılan değerlere yaslanıyor.  Göreli değerlere dayandığı için kabul edilemez. Demokratik ülkelerde yasaların meşruiyeti aslında büyük ölçüde bu sözleşmeler baz alındığı için kabul edilemez. Çünkü öncelik varsaydığımız evrensel insan haklarına aykırıdır.”
Sezer konu eşcinseller söz konusu olduğunda karar vericilerin, hükümetin ve siyasi partilerin ‘Batıdan ahlaksızlık aldık’ gibi söylemlerle evrensel değerleri göz ardı ettiğini dile getirdi.
Avukat Söyle Lambdaistanbul kapatma davası süreci hakkında bilgilendirdi. Mahkeme heyetinin derneği kapatma kararında egemen yapının ahlakı nasıl tanımladığını ortaya koyduğunu söyledi.
Çakır, ahlakın bu çerçevede sınıfsal bir ayrılığa dayandığına dikkat çekti: “Zengin ve eşcinselken toplumca kabul edilebilir davranışlar yoksullar söz konusu olduğunda ahlaksızca bulunup onların mimlenmesine sebebiyet veriyor” dedi.
Çakır, iktidarın ahlak kavramının tümden reddini ve LGBTT hareket içinde yeniden kurulmasını savundu.
LGBTT hareketin iktidarın ahlak kavramını sarsmasının bir kazanım olduğunu söyleyen Çakır LGBTT hareketin hoşgörü değil hak ve özgürlük talebini hatırlattı. LGBTT hareketin de rahatsız olduğu ayrımcılığı kendi aralarında, ikili ilişkilerde pekiştirmemeye dikkat etmesi gerektiğini söyledi.
Çakır “Deprem olduktan sonra o bölgede transseksüellerin ve travestilerin yaşamasının depreme neden olduğu görüşü bile ne kadar ikiyüzlü bir ahlak anlayışı olduğunu gösteriyor” dedi.
Kılıçkaya transeksüel ve travestilerin “en ahlaksız” görüldüğünü ancak ahlakın göreceli bir kavram olduğunu ve iktidarın ahlakını reddettiğini ve ahlaksız görülüyor olmaktan rahatsız olmadığını ifade etti.
Bianet / Emine Özcan
05/16/2009