Archive for the lgbtt bireylere yönelik ayrımcılık Category

Heteroseksizmin Boşalma Alanı Travestizm

Posted in ayrımcılık - şiddet, lgbtt bireylere yönelik ayrımcılık, nefret suçları with tags , , , , , , on Aralık 8, 2009 by ifsaeylem1
Pazartesi, 7 Aralık, 2009
“Heteroseksizm, homofobiyi çıkarına göre ne zaman nerede kullanacağını çok iyi bildiğinden hiçbir LGBT’nin diğerine karşı avantajlı konumu olamaz.”
“Stonewall’un 40. yıl anısına bir gönderme yapıyorlar herhalde 69 liralık cezayla. Trans görünürlüğün yoğun olduğu yerlerde azaltma amacıyla cesaret kırmaya çalışıyorlar eşcinsellik mücadelesini sekteye uğratmak için. Çünkü transseksüeller de artık kendilerine biçilen toplumsal kadın rolünün dışına çıkmaya başladılar.”
Devran ’69 yılında kırsalda doğmuş bir transseksüel…
Çoğu eşcinsel gibi o da dünyada kendi cinsine ilgi duyan biri olarak kendini tek zannediyormuş. Çünkü köy yerinde bir benzeri yokmuş. Homofobiyle ilk ailesinde, okulda, köyünde karşılaşmış. Abileri karı gibi davranmaması, babası karı gibi konuşmaması konusunda uyarıyormuş. Halasının oğluyla çocukça da olsa yakınlaşınca cinsel yöneliminden dolayı babasının ilk şiddetiyle tanışmış ve bahanelerle devam eden bu şiddet babasından nefret ettirme boyutuna gelmiş.
Tanrı’ya her gün dua ediyormuş kadın olmak için. Annesinin kıyafetlerini giyip kendince tatminler sağlıyormuş babası ve abilerinden gizli.
Çürük raporu veya sempatik adıyla “pembe teskere” almak heteroseksizmin eşcinsellere beşinci sınıf bakış açısını beslemiyor mu? Egoların şiddetle tatmin edildiği erkek egemen kültürün eşcinsel bireyleri barış gönüllüsü(!) oldukları için değil içselleştirdikleri heteroseksizmin kendilerine biçtiği erkek rolü dışındaki rolün gerekliliği olarak askerliği yapmamak istemiyorlar mı?
“Daha askere gitmeden 7-8 sene öncesinden ‘Benden asker olmaz’ diyordum. Ama o dönemler çürük raporu almak aklımdan bile geçmedi. Askerliği kaçınılmaz, mecburi bir görev olarak düşünüyordum. Askerliğim boyunca çok utandım kendimden. Numune gibi herkes bana bakıyordu. Toplu banyo yaparken kendimi sürekli saklıyordum. Hiç ilişkiye girmediğim için eşcinselliğimle ilgili imaları hakaret gibi algılayıp gururuma yediremediğimden bir gün birisini şikayet edip ceza almasına bile sebep oldum. Bölükte bir tane eşcinsel arkadaşım vardı ve onunla adı çıkan başka bir eri de uzaklaştırdılar bölükten.”
Kişi kendisine nasıl davranılması gerektiğinin belirleyicisidir, bölgesel kültürel farklılıklara rağmen. Eğer çok baskıcı bir bölgede ve de kendini ifade etmede yalnız kalıyorsan kendin olabileceğin uygun ortam bulmak boyun eğmekten çok daha iyidir. Ailesinin onu hiç kaale almaması evden kaçıp şehre diğer abisinin yanına sığınmasına sebep olmuş ama orda da huzur bulamayınca otellerde yatıp-kalkmaya başlamış.
Onun da eşcinselliği ile toplumsal baskı arasında sıkışıp kalmışlığı olmuş.
“Biz de bir laf vardır. ‘Sigara içip savurmayınca, içki içip bağırmayınca erkek olunmaz’ diye. Alkol ve sigaraya o kadar yabancıyken eşcinselliğimden kurtulmak için onlara yöneldim ama kurtulmak yerine kendimle barışmam konusunda sanki cesaretlendim. Ama alkolün esiri olmaktan da kurtulamadım.”
Toplum transseksüelleri sanki kendi istekleriyle fuhuş yapıyormuş gibi bir önyargıyla yargılarken kiminle fuhuş yaptıklarını görmezlikten gelip sorumluluğu kendi ötekileştirdiklerine yıkmaktan hiç vicdani rahatsızlık duymaz. Devran da yılma noktasına kadar değişik işlerde çalışmış.
“Çok iş denedim. İnşaattan boyahaneye, mermercilikten yem fabrikasında hamallığa, restoranda bulaşıkçılığa kadar. Ama hiçbirinden ne tam anlamıyla maaşımı alabildim ne de insanca bir muamele gördüm. Cinsel tacizden, ilişkiye kadar her türlü ayrımcı istismarla karşılaştım. Ailemde bile emeğimin karşılığını alamayıp ayrımcılığa maruz kaldığım için evden kaçmamış mıydım zaten. Ama homofobinin ayrımcılığından kaçılamayacağını yaşayarak öğrenmiştim artık.”
Fuhuşa başlaması daha sonra da arkadaş edindiği, çalıştığı restorana gelen bir travesti tavsiyesiyle olmuş.
“Hayatın her alanında eşcinselliğimden dolayı karşılaştığım ayrımcılık tabii ki yıldırıyordu beni ama bir gün çalıştığım restoranda tanıştığım bir travesti beni fuhuş konusunda cesaretlendirdi. O günden beridir de fuhuş yapıyorum. İş bulup çalışma denemelerim oldu ama nafile. Hâlâ da bir iş bulsam çalışırım. İnsanın cinsel malzeme olarak kullanılıp geçimini sağlaması kolay değil. Hiçbir eşcinselin bir işi olup da ekonomik durumu iyiyken fuhuş yapabileceğine ihtimal vermiyorum.”
Eşcinseller genellikle aile-akraba gibi tanıdık çevrelerinin baskısından dolayı büyük şehirlere kaçarlar. Bu kaçış aslında manevi baskıdan kaçış olduğu gibi başkası olmadan yaşamak için toplumsal rollerden bir kaçıştır da. Acaba gittikleri yerlerde kendilerini bulabiliyorlar mı, yoksa tamamen kendilerini kaybedip toplumsal rollere adapte olmaya mı çalışıyorlar?
“Transseksüel olarak yaşamanın iyi bir yerinin-mekanının olduğuna inanmıyorum. İnsan kendisiyle barışıksa çevresel faktörlerin boyutu her yerde aynı hissediliyor. Kendisiyle barışık olmayanlar kendisini tanıyanların olmadığı bir ortamda manevi baskıdan uzaklaşıp kendisiyle yüzleşmekten kurtulabilir ama açık bir eşcinsel olarak görünür olmanın toplumsal baskısının da hafife alınır bir tarafı yok. Ben ticari amaçlı gittim büyük şehre dönem dönem ama kelle koltukta dolaşma riskini göze alamadım. Hem rant kavgası sadece heteroseksüeller arasında değil ki. Transseksüeller bu konuda daha acımasız. Çünkü ekmek aslanın ağzında onlar için. Paylarına düşen çok az rantı bölüşmemek için birbirlerine heteroseksüellerden daha düşmanlar. Hem onların sistemi bana hiç uymadı. Başlarındaki erkeksilere(!) para yedirip ‘kocamız var’ yalanına kendilerini inandırmaktan başka bir şey değil yaptıkları.”
Travesti bir toplumda görselliğiyle cinsel yöneliminin tezatlığı erkekliği lekeleyeceği için açık bir gey olmaktan transseksüel olmanın daha kolay olduğu zannedilebilir ama heteroseksizm homofobiyi çıkarına göre ne zaman nerede kullanacağını çok iyi bildiğinden hiçbir LGBT’nin diğerine karşı avantajlı konumu olamaz.
“Transseksüel olup da travesti bir toplumun eşcinselliğiyle yüzleşememiş bireylerine kocalık yapmak homofobiye çanak tutmak aslında. Erkek egemen sistemin yarattığı travestizmin bir parçası olmak zorunda kalabiliyorsun hem transseksüel olarak hem de homofobikler olarak maddi-manevi kaygılar yüzünden. Yaşamak için de eşcinsellik adına bindiğin dalı kesiyorsun tabii. Ama travestizm bu toplumun bir boşalma alanı. Erkekliğin hakim olduğu toplumlarda travestiliğin yaygınlığının ve de onlara toplumsal rol kalıplarının dışına çıkılmadığı sürece müsamaha gösterilmesinin sebebi de bu iki yüzlülük, bastırılmış eşcinsellik. Mimlenmekten korkup kendi cinsiyle beraber olamayanlar ‘kadın gibilerle!’ beraber olup kendilerini daha kolay aklayabildikleri için, hem toplumsal homofobiyi besliyorlar hem de heteroseksizmi içselleştirmiş translar arasında homofobik tepkilere sebep olabiliyorlar ‘Erkek erkek gibi, kadın kadın gibi olmalı’ düşüncesi hakimiyetinden. Kendisiyle barışmış hiçbir LGBT bireyin bedeniyle çatışacağına inanmıyorum. Bu tamamen çevresel baskıların yarattığı korkuyla kişinin kendisi olamayıp kamufle bir kaçış durumu. Doğada hiçbir canlı aleminde kategori oluşturulup cinsiyet sorgulaması yapılmıyor, bir kalıba uydurulmaya çalışılmıyor kendi aralarında, her canlı da içinden geldiği gibi yaşamaya devam ediyor. Ama sosyal gelişimi geriye götüren ve insanlığı egemenliği altına alan heteroseksizm tüm bireylerini kendine benzetip ilkelleştirebiliyor, benzetemediklerini de ötekileştirip birbirine cephe aldırıyor.”
İktidarların bakış açısı ancak görünür olan tehditlere karşı sistematik işler ama sistemin en küçük birimi de yapıdan aldığı cesaretle görevini yerin getirmeyi ihmal etmez.
“Sistematik bir homofobiyle karşılaşmasam da bireylerin şu anki yapıdan aldıkları cesaretle kişisel homofobileri yüzünden artık eskisi gibi güvenle sokağa bile çıkamıyorum. Yaşadığım olumsuzluklar sanki daha büyüğünü yaşayacağımın bir sinyali gibi. Polislerin keyfi kimlik sorgulamaları, sokakta tanımadığım kişilerin sözlü ve fiziksel saldırıları, gittiğim restoranda masadan kaldırılmam gibi…”
Kabahatler kanununa dayanılarak büyük şehirlerdeki transseksüeller sokağa erkek olarak kadın kıyafetiyle çıkıyorsun bahanesiyle 69 liralık para cezasıyla sindirilmeye çalışılıyor. Eşcinsellik zihinlerde yer edemediği sürece, eşcinseller de dünyanın hiçbir coğrafyasında sığdırılamaz.
“Stonewall’un 40. yıl anısına bir gönderme yapıyorlar herhalde 69 liralık cezayla. Trans görünürlüğün yoğun olduğu yerlerde azaltma amacıyla cesaret kırmaya çalışıyorlar eşcinsellik mücadelesini sekteye uğratmak için. Çünkü transseksüeller de artık kendilerine biçilen toplumsal kadın rolünün dışına çıkmaya başladılar.”
Yaşanılan şiddetlerin üstünü örtmek kaçış değil çaresizlik, sistemin görmezlikten geldiği. İşin psikolojik boyutuysa hiç hesaba katılmıyor. Ruhsal yaralanmaların oluşturduğu güvensizlik, paranoya…
“Hatta duyarsızlık… Bana acımayana ben niye acıyayım ki. Herkesin kendini düşündüğü bu dünyada empatik olmak enayileştiriyor çoğunluğa karşı bireyi. Anlaşılmadığın anlarda ve yerlerde anladıkları dilden konuşmak her iki taraf için de faydalı olacaktır.”
Aktivizmin alt yapısının olmadığı kültürlerde LGBT bireylerin can güvenliği kaygıları yüzünden uzun vadeli plan yapmak yerine anlık yaşam fırsatlarını değerlendirmeleri fazla şaşırtıcı olmamalı.
“Yok sayıldığım sürece yaşamak benim için çok anlamlı değil. En büyük korkum yalnızlıktı. Homofobinin yoğun olduğu bir kültürde aşk ve sevgi kaygım da kalmadı.”
Halil Kandok
Reklamlar

VJ Bülent ve homofobi karşıtı mücadele

Posted in ayrımcılık - şiddet, lgbtt bireylere yönelik ayrımcılık, nefret suçları with tags , , , , on Aralık 7, 2009 by ifsaeylem1
Çarşamba, 2 Aralık, 2009

Şunu demiyor mesela kimse, “VJ Bülent’i bir simge olarak ele alalım, bu artık bardağı taşıran damla oldu, gelin birlikte eşcinsel çalışanların iş güvencesi için mücadele edelim”

VJ Bülent’in Kral TV’deki işinden çıkartılmasıyla ilgili yazıları okuduğumdan beri, konuyla ilgili içime sinmeyen bir şeyler olduğunu hissediyordum ama bir türlü adlandıramıyordum. Bugün yavaş yavaş kafamda bir şeyler oturmaya başladı, yazının ilerleyen kısımlarında yanlış anlaşılmamak adına baştan söyleyeyim ki birinin eşcinsel olduğu gerekçesiyle işten çıkarılmasını anlamam, desteklemem ya da savunmam söz konusu bile olamaz. Dolayısıyla, VJ Bülent’in haklarını savunmak için ne gerekiyorsa yapılmasını destekliyorum, yapabileceğim bir şey olursa katkıda bulunmaya da hazırım. Amma velâkin, mesele tam da bir önceki cümlede kullandığım “VJ Bülent’in hakları” ifadesinde düğümleniyor sanki.

VJ Bülent konusunu gündeme getirenlerin argümanlarında içime sinmeyen bir şeyler var, özellikle de Oray Eğin’in yazılarında. Öncelikle aklıma gelen şey şu; eşcinselliği nedeniyle işten çıkarılmak ya da çıkarılmasa dahi bu korkuyla yaşamak zorunda olmak salt VJ Bülent’in sorunu değil, dolayısıyla mesele “VJ Bülent için sesimizi çıkartmalıyız, Bülent işine geri dönmeli” vs meselesi haline gelmemeli. Şunu demiyor mesela kimse, “VJ Bülent’i bir simge olarak ele alalım, bu artık bardağı taşıran damla oldu, gelin birlikte eşcinsel çalışanların iş güvencesi için mücadele edelim”. Eğin’in yazısında söylediği bazı şeyler doğru, belli bir konuma gelmiş açık eşcinseller, eşcinsel haklarını gündeme getirme, savunma konusunda “seçkinci” davranıyor olabilirler, o kadar da “açık” olamıyorlardır belki ama konuyu “Murathan Mungan olsa savunurlar ama VJ Bülent’e gelince susuyorlar” noktasına çekmek çok da doğru gelmiyor bana. Aynı şekilde Huysuz Virjin, Fatih Ürek ve (Kuşum) Aydın örnekleri de. Bu örnekler, yine aynı konu çerçevesinde, yani Türkiye’nin ne kadar homofobik bir ülke olduğunu göstermek ve giderek daha da muhafazakârlaştığını ispat için kullanılabilir belki ama uygun bağlamın bu olduğunu düşünmüyorum.
Uygunu nedir derseniz, bence gelin bütün bu isimlerin neden Murathan Mungan kadar açık olamadığını tartışalım, Türkiye’nin ikiyüzlü homofobik tutumunu buradan yola çıkıp eleştirelim. VJ Bülent’i özel olarak hatırlamıyorum ama yanlış bilmiyorsam sayılan tüm diğer isimler (Huysuz Virjin, Fatih Ürek ve (Kuşum) Aydın) yıllardır  “asla ve asla eşcinsel olmadıklarının” savunusu içindeler. Onları böyle konuşmaya / davranmaya / sürekli errrkekkliklerini ispata zorlayan / yönlendiren sistemi tartışalım, eleştirelim, bu konuda çekimser davrananları “demokrasiyle imtihana” sokalım iyi güzel ama eh peki biz neredeydik eşcinsellere yönelik ayrımcılıkla ilgili bu zamana kadar yapılan başka pek çok tartışma sırasında? Lambdaistanbul ve Kaos GL’nin kapatılma davalarının karşısında da aynı dirençle durmak gerekmez miydi?
Haksızlık ediyorum muhtemelen ama sanki bu konunun bu örneklerle gündeme getirilmesi özellikle şu cümleyi kurmak içinmiş gibi geliyor bana: “VJ Bülent işten atılalı bir haftayı geçti ve ne kadar cılız sesler çıktı medyada…

Çünkü bu eşcinsel lobisi de kendi içinde feci bir sınıf katmanı ve ayrımcılığı olan, aslında son derece faşizan bir çevrenin üretimidir. Yoksa kültür-sanat ortamında ağırlığı bulunan bu lobinin ağa babaları bugünlerde büyük ihtimalle dincilerle, hükümet yandaşlarıyla dizi yazıp, ortak para kazandıkları için mi pek kimseleri ürkütmek istemiyor? ‘Aman Fehmi duymasın’ mı? ‘Başbakan’ın sevdiği radyocuyu karşımıza almayalım’ kaygısı mı?”.

Belli ki birilerine laf atılıyor ama sırf bu yüzden “eşcinsel lobisi”ni faşizanlıkla suçlamak, eşcinsellik mücadelesinin “İstanbul Film Festivali’nde birkaç tane çıplak erkek görünen film izleyip, dergilerde onları tanıtmaktan öteye gitmediğini” iddia etmek biraz fazla acımasızlık, biraz konu saptırma gibi geliyor. Sanki tartışılması gereken bir konu başka şeylerin arkasında kaybolacakmış gibi…
PS: Bu arada, varlığından bu yazıyı yazarken haberdar olduğum www.medyarazzi.com diye bir site, Oray Eğin’in yazısını “ORAY EĞİN’İ KORKU SARDI!” başlığıyla vermiş, spotta da devam etmiş: “’Dün Huysuz Virjin’e, Fatih Ürek’e, Aydın’a, Bugün VJ Bülent’e…’ Şimdi Sıra Oray’da mı?.. Tutuşmuş yardım istiyor…”. Eşcinsellere ve eşcinselliğe yönelik üsluptaki terbiyesizliğin, pespayeliğin yeni bir örneği daha, maalesef son olmadığını da biliyoruz.
İdil Engindeniz Şahan
Konuyla ilgili haber: “VJ Bülent, ayrımcılık davası açmalı!”

http://kaosgl.org/node/3816

http://kaosgl.com/icerik/homofobi_kurbaniyim

“Gey olduğu için” mi kapıdan çevrildi?

Posted in ayrımcılık - şiddet, lgbtt bireylere yönelik ayrımcılık, nefret suçları with tags , , , on Aralık 7, 2009 by ifsaeylem1
Pazartesi, 7 Aralık, 2009

İstanbul’da 45’lik adlı mekâna alınmadığını açıklayan Engin Kocagöz, yaşadıklarının “homofobik tavır” olduğunu söyledi. Bar Müdürü Cihan Yıldız ise Kaos GL’ye, “İnsanların kimliklerine saygı duyuyoruz, cinsel kimliklerinden dolayı mekâna almama gibi bir lüksümüz de yok.” açıklamasında bulundu.

İstanbul’da son dönemlerde ismini “Issız Adam” filminin şarkılarıyla duyuran 45’lik adlı mekâna alınmadığını açıklayan dizi sektöründe çalışan Engin Kocagöz, yaşadıklarının “homofobik tavır” olduğunu söyledi.
Hürriyet Gazetesi eklerinden Kelebek’in köşe yazarı Onur Baştürk de, 2 Aralık günü Engin Kocagöz’ün kaleminden yaşananları köşesine taşıdı.
45’lik Bar Müdürü Cihan Yıldız ise Kaos GL’ye, “İnsanların kimliklerine saygı duyuyoruz, cinsel kimliklerinden dolayı mekâna almama gibi bir lüksümüz de yok.” açıklamasında bulundu.
Engin Kocagöz’ün Kaos GL’ye de ilettiği, Onur Baştürk’ün Kelebek’te yayınladığı olay:
“Ben TV sektöründe kast sorumlusu olarak çalışıyorum. Çalıştığım tüm projelerde kişisel tercihlerime, tavırlarıma herkes saygı duymuş ve bu da beni çok onore etmiştir. Feminen bir tarzım yok, ama kendimi de insanlar anlamasın diye kasmıyorum.
Başıma gelen olay, arkadaşlarımın 45’lik adlı mekâna çağırmasıyla oldu. Daha önce defalarca gittiğim mekânın kapısından bu kez geri çevrildim. Sebebini sorduğumda anlamsız cevaplar aldım.
Önce kıyafetimin spor olmasından kaynaklandığını düşündüm. Sonra gerçeği kendime itiraf ettim. Tercihlerim yüzünden içeriye alınmamıştım. Homofobik bir zihniyetin beni bu şekilde dışlaması gururuma dokundu.
Sonrası daha vahim. Ben gittikten sonra içerideki arkadaşım kapıya çıkıp ‘Neden almadınız?’ diye sormuş güvenlik görevlilerine.

‘Arkadaşınız geydi, o yüzden almadık’ demişler!
Şimdi benim geyliğim alnımda mı yazıyor ve bunu güvenlikçi beyefendi pat diye nasıl arkadaşıma söylüyor? Bu tanısının sebebi nedir?

Ya arkadaşım beni bilmeyen biri olsaydı?
İstanbul’da yaşadığım süre boyunca kimsenin yapamadığını homofobik bir güvenlikçi bay ve bayan gerçekleştirdi. Gururum çok incindi.”

45’lik Bar Müdürü Cihan Yıldız, Kaos GL’ye şu açıklamayı yaptı:
“İnsanların kimliklerine saygı duyuyoruz, cinsel kimliklerinden dolayı mekâna almama gibi bir lüksümüz de yok. Onur beye de mail attık, durumu açıkladık, keşke sizin gibi önce görüş alıp da yayınlasaydı yazısını.
İçerdeki müşterilerden gelen talep ile ilgili eşofmanla gelen arkadaşları maalesef mekâna almıyoruz, zaten alınmayan arkadaş da yazmış, sanırım gey olduğum için alınmadım diye. Kimsenin kimliğine ne saldırma hakkımız var ne de lüksümüz var. Barda çalışan arkadaşlarımızdan da gey ve lezbiyenler var, bara almama gibi bir tavrımız olsa idi bu arkadaşlarımızı çalıştırmazdık öncelikle.”
Kaos GL

Eşcinsellik ve “Cem KEÇE”giller fenomeni

Posted in lgbtt bireylere yönelik ayrımcılık, nefret suçları with tags , , , , on Kasım 30, 2009 by ifsaeylem1
Salı, 24 Kasım, 2009
İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü mezunu Uğur Salman, eşcinselliğin “hastalık” olduğunu yayan kitabın yazarı Cem Keçe ve yaklaşımını yorumladı.
Salman’ın, “psikoloji mezunlarına ya da ilgili kişilere” başlığıyla kaleme aldığı ve 23 Kasım tarihinde, “sexualityanddevelopment” ile  “anti_psychomophobia” e-gruplarına ilettiği değerlendirmesini yayınlıyoruz.
Psikoloji mezunu arkadaşlara ya da ilgili kişilere;
Son günlerde, Cem Keçe’nin hazırladığı kitap çalışmasının reklamının aynı adres tarafından farklı e-posta gruplarına gönderildiğini görünce, eşcinsellikle ilgili olarak, Cem Keçe ve kurduğu derneklerden biri olan CİSED isimli derneğin, kendi sitelerinde ve bazı haber sitelerinde yayınlanmış olan bazı haberlerine kabaca göz atma gereği duydum. Sonrasında ise itham içerikli olmasından kaçınmaya çalışarak, daha ziyade benim kişisel yorumlarımı içeren yani oldukça kişisel olarak değerlendirilmesini beklediğim bir metin oluşturmak istedim.
Reklam mailinin, eşzamanlı olarak, birçok gruba gönderilmesinden de anlaşılacağı üzere, CİSED adlı oluşumun amacı, bence ruh sağlığı alanında çalışan kişileri etki altına almak; dahası, eşcinsellerin hasta bireyler olduğu iddiasıyla ilgili olarak, ilgili kişileri bir ölçüde ikna edebilmek olsa gerek.
Bu girişimden, “Keçe ve ekibi”nin, DSM-IV’ün aksine, eşcinselliği bir hastalık olarak kategorize etme girişimlerinde ısrarlı oldukları anlaşılmaktadır. Cevap maili yazmış olan bazı arkadaşlarımızın APA nezdinde eşcinselliğin ne şekilde ele alındığını dile getirdiklerine ek olarak, Keçe’nin son kitap hamlesi, inandığı yolda ilerlediğinin de bir kanıtı olsa gerek.
Öncelikle, bence, eşcinselliğin hastalık olarak nitelenip-nitelenmemesinin, eşcinselleri dünya tarihinden yok etmeyeceği aşikârdır. Buna rağmen, kitabın başlığı olan “eşcinsellik kader değildir”, “kader nedir” sorusunu akla getirmesinin yanı sıra, eşcinselliği “olağan kader”in dışında bir şey gibi sunmakta, belki eşcinselliğin tuhaf bir şey olduğu, bir hastalık, patoloji ya da “öteki” olduğu varsayımı üzerine kurulu olduğunu düşündürmektedir.
Ayrıca, kitap tanıtımında, bence, eşcinsellerin yıllardan beri vermiş olduğu özgürlük mücadelesinin altı oyulmaya çalışılmaktadır. Yazıda yer alan “eşcinsel lobinin aralarından ayrılmak isteyen eşcinsellere hain evlat ökkeş muamelesi yaptığı” gibi bir ifadeye yer verilmesi, politik çağrışımları akla getirmelidir. Bunun yanı sıra, kullanılan “hain evlat ökkeş muamelesi” gibi vasat bir ifadenin sadece eşcinsellere mal edilemeyeceğini, herhangi bir grupsal faaliyeti deneyimlemiş olan ortalama insanlar da bilebilir. Kaldı ki, bu bağlamda, Türkiye gibi bir ülkede, herhangi bir gruba mensup olduğu düşünülen her insan, aslında “potansiyel bir hain evlat ökkeş”tir. (http://www.cised.org.tr/icerik/118/escinsellik-kader-degildir ).
Öte yandan, medyanın büyük kitleleri etkileme amacı güttüğü hesaba katılırsa, Cem KEÇE gibi şahıs ve bazı oluşumların birtakım unvanların ardına sığınarak “biz şöyle düşünüyoruz” şeklindeki, bana zaman zaman “kendine güvensiz” gelen beyanatları, tahmin edileceği gibi toplumun ilgili kesimlerince, söz konusu unvanlara itibar edilmesi gerektiği dayatması nedeniyle de, dikkate alınabilmektedir.
Keçe ile eşcinselliğe ilişkin yapılan bir röportajdan kısa bir alıntı şöyle; “…Eşcinselliğin nedenlerini anlamamız çok önemlidir. Çünkü önemli olan yaygınlaşmasının önlenmesidir…”. (http://www.pdrciyiz.biz/escinselligin-nedenleri-nelerdir-t6509.html) Bağlamından kopuk bile olsa, bu cümleler bence kendisiyle yapılan röportajı özetlemektedir. CİSED isimli derneğin spekülatif normallik tanımlarının da aslında Türkiye’deki şu an için egemen gibi gösterilmeye çalışılan siyasal görüşle ne kadar uyuşur nitelikte olduğu, bazı röportajları okununca anlaşılabilir. (http://www.ensonhaber.com/Saglik/172908/escinsel-olmanin-nedenleri.html)
Ayrıca, Cem Keçe her ne kadar sıklıkla “homofobi” ifadesine ilişkin karşı çıkışlarda bulunsa da, bu kavram da, tıpkı “mobing” gibi görünmezi görünür kılmak için ya da gerekli görüldüğü için terminolojiye eklenmiş olsa gerek.
Aslında amacım, öncelikle bana zaman zaman kutsal metinmiş gibi davranıldığını düşündüğüm DSM-IV’ün müdafaasını yapmak değildir. Zira, bazen, DSM-IV, pozitivizm, objektivizm gibi zeminlerin de tartışılabileceğini düşünmekteyim. Öte yandan eşcinsel bireylerin ya da LGBTT hareketinin zaman içerisinde herhangi bir psikiyatri el kitabını aşabileceği yorumu da birilerince yapılabilir. Esas amacım ise kendimle fazlaca çelişmeden, konuya ilişkin kişisel bir yorum yapmak ve bunu, oluşturduğum metni sunacağım ilgili e-posta gruplarının moderatörlerinin onay vermeleri durumunda, uygun şekilde paylaşabilmektir.
Öncelikle herkes istediği konuda kitap yazabilir, bunun reklamını yapabilir. Ancak bunu, önce dernekleşip, ruh sağlığı otoritesi olma iddiası taşırmışçasına yapıyorsa ve bence, tamamen kendi değer yargılarına uygun olan fikirleri, kendince uygun gördüğü kriterlere göre literatürden seçip, bunları bu denli çekinmeden her yerde yayınlıyorsa, Türk Psikologlar Derneği, CETAD ve benzeri örgütlerin herhangi bir tepki verip vermeyeceğini, kendimce, doğal olarak merakla beklemekteyim.
Benim konuya ilişkin öncelikli iddiam; daha önce de işitilmiş olunabileceği gibi, cinselliğin kişisellik boyutu dışında, bir de siyasal bir mücadele alanı olduğudur. Eldeki örneğimiz ışığında, Keçe’nin izlediği yol ve örneğin, özgeçmişi, kurduğu dernek ve diğer girişimlerine ilişkin bazı noktalar bağlantılandırılınca, söz konusu girişiminin de, hem derneksel zemininden kaynaklı olarak, hem de derneğin kuruluş amacının baş aktörü olan cinsellik teması açısından politik olduğu iddiası öne sürülebilir. Diğer bir deyişle, çalışmaları incelendikten sonra, bilim adamı vasfı da eleştirilebilecek olan Cem KEÇE’nin, aslında yaymaya çalıştığı ideolojinin de farkında olunması gerektiğini düşünmekteyim.
*
Peki, Cem Keçe kimdir?
Kendisi, aslında tıp eğitimi almış ve muhtemelen aldığı doktorluk ünvanının ardından farklı girişimlerde bulunmuş. Söz konusu kaynağa göre, bu girişimlerinden biri de ESİAD adlı Esnaf Sanayici ve İşadamları Derneğini kurmasıdır. (http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=4155). Keçe’nin gerçekten de farklı ilgi alanlarına sahip olduğu anlaşılabilir.
*
Eşcinsellik mevzusuna neden bu denli odaklanmış olabileceği meselesine gelince, bu konuda bazı şeyler aklıma gelmekte, sınırları aşmamaya gayret ederek bazılarını dile getirmek isterim.
  • Dernek olarak kamusal alanda görünür olabilme çabası. CİSED, şayet CETAD’a alternatif ya da karşıt olarak belirmeye çalışıyorsa, eşcinsellik hususunda fikirleri bilinen CETAD ile kasti olarak bir farklılık yaratma çabası içinde olabilir.  Yani, bu dernek kullandığı “cinsel sağlık” sloganı ile, bu alandaki iktidarı ele geçirme kaygısı taşıyan bir oluşum olarak ele alınabilir. Eşcinselliğin sözde alt tiplerini de içeren bu kitap girişimi bence bu yorumu destekler niteliktedir.
  • Toplumsal ya da devletsel homofobinin herhangi bir temsili. Bu girişim, devletin ya da devlet merkezli homofobik düşüncenin ordu, RTÜK ve diyanet gibi temsilleri dışında, kamusal alandaki başka bir örneği olarak ele alınabilir.
  • Özel ilgi. Özelde eşcinselliği bu derecede konu edinmek bastırma, yadsıma ve yüceltme gibi bilinçdışı savunma mekanizmalarını akla getirebilir. Ancak bu, oldukça sınırlı ya da çok sonraları akla gelmesi gereken bir yorum olarak ele alınabilir.
  • Geçim kaygısı. Bazılarının aklına gelebileceği gibi, öncelikle “hasta” yaratma, sonra ise, o sözde hastalara terapi yaparak, eşcinsel danışan ve ailelerinden “gelir elde etmece”. Aslında bence, bu da, nihayetinde iktidar olma çabasının bir yansımasıdır. Diğer bir deyişle, kitap satışından ya da terapiden elde edilecek gelirler için, eşcinsellerin hasta olduğunu, direkt ya da dolaylı yollardan öne sürerek “Türkiye ruh sağlığı sektöründe” yer edinmeye çalışmak.
  • Ek olarak, toplamda, bu girişimler zincirinin başını çeken kişinin biyolojik açıdan bir “erkek” oluşu, bence hem psikanalitik çağrışımlar açısından, hem de “toplumsal cinsiyet” açısından ayrıca dikkat çekicidir.
*
Peki, Cem KEÇE ve varyasyonlarıyla ilgili olarak neler yapılabilir?
Bence, Cem KEÇE gibi şahıslar ortaya çıktıklarında ya da görünür olduklarında, kendileri öncelikle kısa bir süreliğine görmezden gelinebilir, ne de olsa, kişisel fikirlerini beyan etmişlerdir. Ancak içinde bulunduğumuz süreçten de anlaşılabileceği gibi, kişinin kendisi ve egosal gerekçelerle kurduğu derneklerinden bazıları sınırları aşmaya kalktıkları vakit, bu birimler takip edilmeli, ve tepkiler, spesifik yerlerine ulaştıklarından emin olunması şartı ile hem bireysel çapta, hem de örgütsel düzeyde verilmelidir.
Eşcinsellik ve LGBTT (lezbiyen, gay, biseksüel, travesti, transeksüel) hareketinin psikiyatri ve diğer alanlar ile ilişkilerinin tarihsel geri planının farkında olunmalıdır ve söz konusu olan kitap girişimi gibi uyaranlar, mizahi e-postaların yanı sıra ya da aksine (!) diğer usullerle de, eleştirel bir bakış açısıyla ele alınmalıdır. Aksi taktirde yürütülen tartışmaların kısır kalacağını düşünmekteyim.
Bu tarz girişimler karşısında panikleyerek yanıt vermek yerine, bence bu konuda gerçekten bir şeyler yapılması gerektiğini düşünen insanlar, öncelikle kendileri sorumluluk alarak, konuya ilişkin çalışma yürütmelidir. Mesela uygun-güvenilir makale ve kitap çevirilerinin sayıları artırılabilir. Aksi taktirde, “eşcinsellik” konulu bir kongre düzenleme fikri güzel olmakla birlikte, yakın bir zamanda pratiğe dökülemeyebilir.
*
Cem KEÇE’ye neler önerilebilir?
Bence bundan sonraki “orijinal” eserlerinde de sayın Keçe, saydığı eşcinsellik tiplerini teker teker ele almalıdır:) Bu durum, hem eşcinsel harekete daha da fazla meşruiyet kazandırma açısından, hem de sayın uzmanın kendisini daha iyi tanımasına vesile olması açısından dikkate değer sayılabilir.
*
Özetle, Cem Keçenin, konuya yaklaşırken bir bilim adamı tavrından ziyade, pratisyen hekimlik ve danışmanlık karması unvanını kullanarak, aslında faşizanlığı çağrıştırabilecek ideolojisini yayma peşinde olduğunu düşünmekteyim. Bu gibi girişimlere ise, tepki gösterilen kişilerin, kendilerine gösterilen “mizahi” tepkileri, bir motivasyon kaynağı olarak kullanacakları endişesi ile hem bireysel bazda, hem de örgütsel bazda, zamanında, uygun tepkiler verilmesi gerektiğini eklemek isterim.

Transları ‘Hasta’ Etme!

Posted in lgbtt bireylere yönelik ayrımcılık with tags , , , , on Ekim 20, 2009 by ifsaeylem1

 Pazartesi, 19 Ekim, 2009
Haber: Barış Sulu

Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtı önünde toplanan ve “Bedenime Dokunma”, “Transseksüel açılımı istiyoruz”, “Hasta değil travestiyiz” yazılı dövizler taşıyan Pembe Hayat ve MorEL Eskişehir üyeleri bir süre sloganlar attı.

Grup adına yapılan açıklamada, Amerikan Psikiyatrlar Birliğinin 1973 yılında, Dünya Sağlık Örgütü’nün de 1990 yılında eşcinselliğin ruhsal bozukluklar listesinden çıkarılmasına karar verdiği ancak transseksüelliğin hala ruhsal bozukluk kategorisinde değerlendirildiği belirtildi.

Amerikan Psikiyatrlar Birliği’nin 2012’de, Dünya Sağlık Örgütü’nün ise 2014’de ruhsal bozukluklar listesini yeniden gözden geçireceği ifade edilen açıklamada, bu nedenle dünyanın birçok ülkesindeki LGBTT örgütlerinin bu tarihlere kadar eylemler düzenleyeceği bildirildi.

Türkiye’de LGBTT bireylerin hayatın her alanında şiddet ve ayrımcılıkla karşılaştığı ifade edilen açıklamada, “İnsanları varoluşları yüzünden ayıran, baskılayan, ötekileştiren özel ve kamusal alandan dışlayan ve en temelde transfobiyi yaratan ve besleyen heteroseksist erkek egemen sistemin kendisi hastalıklıdır. Sistem, bizleri sağlıklı ya da sağlıksız bulmaya hakkı olduğunu düşünmektedir. Bunu reddediyor ve eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasını talep ediyoruz” dedi.

17 Ekim’de Konur sokakta gün boyu stand açıp konu hakkında bilgilendirme yapan LGBTT bireylere DSİP, Kaos GL, ELEPS- Eleştirel Psikologlar ve Psikoloji Öğrencileri de destek verdi.

Grup adına Sera Can’ın okuduğu basın açıklaması şöyle:

“Transları ‘Hasta’ Etme! Amerikan Psikiyatrlar Birliği (APA) 1973 yılında, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 1990 yılında eşcinselliğin ruhsal bozukluklar listesinden çıkarılmasına karar vermiştir. Ancak transeksüellik hala ruhsal bozukluk kategorisinde değerlendirilmektedir. APA 2012’de, WHO 2014’te ruhsal bozukluklar listesini yeniden gözden geçirecek.
Türkiye’den de biz MorEL Eskişehir LGBTT (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti, Transeksüel) Oluşumu ve Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği olarak bu eylemlerin ilkini gerçekleştiriyoruz.   İnsanları varoluşları yüzünden ayıran, baskılayan, ötekileştiren özel ve kamusal alandan dışlayan ve en temelde transfobiyi yaratan ve besleyen heteroseksist erkek egemen zihniyetin kendisi hastalıklıdır! İnsan haklarına aykırı olan bu uygulamanın bir an önce değiştirilmesini ve ruhsal hastalık literatüründen kaldırılmasını talep ediyoruz. Biliyoruz ki; trans kimlikler ‘hasta’ ilan edilmeye devam ettiği sürece gerek Türkiye’de gerekse dünyanın birçok ülkesinde ayrımcılık ve şiddet devam edecektir.   Eşitlik İstiyoruz! Türkiye’de LGBTT bireyler hayatın her alanında şiddet ve ayrımcılıkla karşılaşmaktadır. İstanbul’da Ankara’da Eskişehir’de özellikle trans bireylere kesilen para cezaları, ev baskınları, gözaltları sistemin ‘yaşama öl’ bakış açısını açıkça göstermektedir. Trans bireylere çalışma hakkı verilmemekte, zorunlu seks işçiliğine sevk etmektedir. LGBTT bireylerin haklarını her eşit yurttaş gibi elde etmeleri ve hiçbir ayrımcılığa maruz kalmamaları için atılacak ilk adım; Anayasa’nın 10. maddesine “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ibareleri eklenmesi olacaktır.   Kabahatli polis! Bu ülkede günün herhangi bir saati ve herhangi bir şehrinde trans bireyler kabahatler kanunu gerekçe gösterilerek para cezasıyla karşılaşmaktadırlar. Travesti ve transseksüellere uygulanan idari para cezası Kabahatler Kanunu’nun 37. ve 140. maddeleri ile Karayolları Trafik Kanunu’nun ‘yayaların uyacakları kurallar’ başlığını taşıyan 68. maddesinin C fıkrasına dayandırılmaktadır. Kabahatler Kanunu’nun 37. maddesi, ‘mal ve hizmet satarak başkalarını rahatsız eden kişiden’ söz etmekte, 140. madde ise kimlik bildirmemeyle ilgili. Ceza miktarı 69 ile 61 TL arasında değişmekte, bir kişiye aynı gün birden fazla ceza da kesilebilmektedir. Ayrıca 32.madde gereğince de para cezası kesilmektedir. 140 TL cezası olan bu madde, emre aykırı hareket nedeniyle fuhuşla mücadele komisyonunun emri olarak ifade ediliyor fakat Aralık 2008’de açtığımız dava sonucu emir, İdari mahkemesince iptal edilmiştir ve hukukta olmayan bir emir varsayılarak ceza kesilmeye devam edilmektedir. Tüm bu uygulamalar trans bireylerin cinsel kimliklerinden dolayı yapılan bir ayrımcılıktır, kolluk kuvvetleri görevlerini kötüye kullanmaktadırlar. Kabahatli olan trans bireyler değil polistir!   Yargı transfobik! Her yıl onlarca LGBTT birey nefret cinayetlerine kurban gitmektedir.Yargı, kadınlara ve LGBTT yönelik nefret cinayetlerinde sıklıkla uyguladığı haksız tahrik indirimi yapmaktadır. Yargının bu cinayetlerde ve suçlarda verdiği kararlarla mağdur veya maktul olanlara karşı açıkça taraf olmaktadır ve nefret cinayetlerini meşrulaştırmaktadır. Nefret cinayetlerinin kayıtları sağlıklı tutulmamaktadır. Bu yüzden; Türk Ceza Kanunu’nda “nefret sucu” tanımı yapılmadıkça Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti ve Transseksüel (LGBTT) bireylere yönelik suçların failleri ceza indirimlerinden faydalanmaya devam edeceklerdir. Nefret cinayetlerine karşı yasalarda acilen düzenleme yapılmasını, yargının insan haklarına aykırı uygulamalarından vazgeçmesini talep ediyoruz.   Bedenimiz, kimliğimiz bizimdir! Sistem, bizleri sağlıklı yada sağlıksız bulmaya hakkı olduğunu düşünmektedir. Bu normu reddediyoruz fakat aynı zamanda eşitsizliklerin de ortadan kaldırılmasını talep ediyoruz.   Biz Trans bireyler artık ‘hasta’ olarak adlandırılmak istemiyoruz. Biz Trans bireyler sosyal güvence hakkımızı istiyoruz. Biz Trans bireyler medikal süreçlerden dışlanmamak istiyoruz Biz Trans bireyler ameliyat sürecinin “cinsiyet değiştirme” değil “cinsiyet geçişi” olarak adlandırılmasını istiyoruz.   Nefret suçları yasalarda tanımlanana ve LGBTT bireylere karşı hukuk önünde ve sosyal alanda uygulanan ayrımcılıklar ortadan kalkana kadar, homofobi ve transfobiye karşı MÜCADELEMİZE DEVAM EDECEĞİZ!
Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği MorEL LGBTT Eskişehir Oluşumu”
Kaos GL

“2012: Transseksüelleri Hasta İlan Etmeyi Durdurun!” küresel eylem – eskişehir

Posted in ayrımcılık - şiddet, lgbtt bireylere yönelik ayrımcılık with tags , , , , , on Ekim 14, 2009 by ifsaeylem1

Amerikan Psikologlar Derneği (APA) 1973 yılında, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 1990 yılında eşcinselliğin ruhsal bozukluklar listesinden çıkarılmasına karar vermiştir. Ancak transeksüellik hala ruhsal bozukluk kategorisinde değerlendirilmektedir. APA 2012’de, WHO 2014’te ruhsal bozukluklar listesini yeniden gözden geçirecek. Bu nedenle dünyanın bir çok ülkesindeki LGBT (Lesbian, Gay, Bisexuel, Transgender) örgütü 17 Ekim 2009’da başlamak üzere bu tarihlere kadar eylemler düzenleyecek.
Türkiye’den de MorEL Eskişehir LGBTT (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti, Transeksüel) Oluşumu ve Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği bu eylemleri örgütlemeyi üstlendi.
İlk eylem programı 17 Ekim’de Ankara’da şu şekilde gerçekleşecektir:
12:00 – 17:00 Stand – İmza Kampanyası (Kabahatler Kanunu) Yüksel Caddesi Konur Sokak
17:00 – 17:15 Pembe Hayat Tiyatro Topluluğu – Öteki – Yüksel Caddesi İnsan Hakları Anıtı
17:15 – 17:30 Transeksüelleri Hasta İlan Etmeyi Durdurun
Basın Açıklaması – Yüksel Caddesi İnsan Hakları Anıtı
22:00 – 02:00 Parti: Hasta Değil Transeksüeliz! (Mississippi Bar)

MorEL Eskişehir LGBTT Oluşumu
morel.eskisehir@gmail.com
http://moreleskisehir.blogspot.com
0 506 574 58 63
Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği
pembehayat@pembehayat.org
http://pembehayat.org
0 312 433 85 17 – 0 532 462 17 05
Transeksüelleri HASTA İLAN ETMEyi Durdurun!
Stop Trans PATHOLOGIZATION!
http://stp2012.wordpress.com/

“2012: Transseksüelleri Hasta İlan Etmeyi Durdurun!” küresel eylemine bir destek de İstanbul’dan!

Posted in lgbtt bireylere yönelik ayrımcılık with tags , , , on Ekim 14, 2009 by ifsaeylem1

Amerikan Psikologlar Derneği (APA) 2012’de ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 2014’te ruhsal bozukluklar listesini yeniden gözden geçirecek. Eşcinsellik, biseksüellik gibi transseksüelliğin de ruhsal bir bozukluk olmadığını biliyor, cinsel yönelimden sonra cinsel kimliğin de doğallığının kabul edilmesi için sesimizi yükseltiyoruz!

Ankara’daki ve dünyanın birçok yerindeki eylemlerle eş zamanlı olarak, 17 Ekim’de, devam edecek eylemlerimizden ilkini yapacağız. Basın duyurusunun okunacağı bu eylemde hep birlikte olmayı umuyoruz.

Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!

Çağrıcı Kurumlar listesi aşağıdadır, kurumunuz destek vermek isterse bu maile cevap atabilirsiniz.
Kurumların desteğinin de ötesinde, sokaktaki katılımın olabildiğince yüksek olması kampanyanın başarısı açısından çok önemlidir. Bağlantıda olduğunuz tüm basın yayın kuruluşlarına ve mail listelerine yaygınlaştırın lütfen.

Eylem Çağırıcıları:
VOLTRANS: Trans-Erkek İnisiyatifi
İstanbul-LGBTT Sivil Toplum Girişimi
Nefret Cinayetlerini Duyuruyoruz İnisiyatifi

Gün: 17 Ekim 2009 Cumartesi
Saat: 15.30
Yer: Taksim Tramvay Durağı