ahlak için arşiv

“Hoşgörü” için değil “özgürlük” için yürüdük!

Posted in 17 mayıs homofobi karşıtı gün, 4. uluslararası homofobi karşıtı buluşma with tags , , , , , , , , , , on Mayıs 20, 2009 by ifsaeylem1

Taraf gazetesinin “Eşcinseller hoşgörü için yürüdü” başlılık haberiyle ilgi Kaos GL Derneğinden bilgilendirme ve açıklama…

“Hoşgörü” için değil “özgürlük” için yürüdük!

Taraf gazetesi, 19 Mayıs 2009 tarihli sayısında, Dünyadaki 17 Mayıs homofobi karşıtı yürüyüşleri “Eşcinseller hoşgörü için yürüdü” başlığıyla duyurdu.

Gazetenin, bu önemli küresel günü görmesi ve arka sayfasında geniş yer ayırması hem habercilik açısından hem de ayrımcılığa karşı basının katkısı açısından önemlidir. Bununla birlikte yürüyüşlerin sunumunda politik ve haber metninde teknik maddi hatalar bulunmaktadır.

Gazetenin olanakları ve insan gücü yeterli olmayabilir ve bazı durumlar anlayışla karşılanabilir. Bu haberde ise teknik maddi hataları önlemek mümkündü. Bu haberle ilgili her türlü bilgi ve görsele ulaşılacak kaynağı basına düzenli olarak ilettik. Maillerin ve faksın haricinde haber sitemizden ve 17 Mayıs sitesinden takip edilebilir veya doğrudan ulaşılabilirdi. Böylesi bir iletişimin bundan sonra da mümkün olduğunu belirtip haberdeki hataları düzeltmek isteriz.

Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma, bu yıl Ankara’da üçüncü değil dördüncü kez gerçekleştirildi. 17 Mayıs Homofobi Karşıtı Yürüyüş ise ikinci kez yapıldı.

Meclis’e yürüyüş ise bu yıl değil geçen yıl oldu. Geçen yılki yürüyüşte güzergâhın Meclis olmasından dolayı polisin engellemek istemesi ve atmosferi germesi anlaşılabilir ama yine de bir problem yaşanmadığı gibi yürüyüş başarıyla tamamlanmıştı.

Bu yıl ise Homofobi Karşıtı Yürüyüşün ikincisi önceden planlanan ve kamuoyuna ilan edilen güzergâhta sorunsuz bir şekilde heyecan ve coşku ile tamamlandı. LGBTT dernek ve oluşumlarla birlikte sivil toplumun çeşitli kurumlarından temsilciler gökkuşağı bayrağı altında birlikte yürüdüler. Yürüyüş boyunca Ziya Gökalp Caddesi ile Selanik Caddesinde seyreden esnaf ve yoldan geçenlerden rahatsız eden bir tepki gelmedi.

17 Mayıs Pazar günü, Kurtuluş Parkı’ndan başlayan ve Kızılay Yüksel Caddesi’nde son bulan “Homofobi Karşıtı Yürüyüş” saat 13:00’te başladı ve 14:30’da tamamlandı.

“Teslim Olmak Yok! Homofobi Ezilecek!”

Türkiye eşcinsel hareketi daha en başında bile “hoşgörü” ifadesini telaffuz etmedi. Gökkuşağı bayraklı ve açık ilk yürüyüş olan 2001 1 Mayısında ve ondan önceki bayraksız pankartsız deneme yürüyüşlerinde ana slogan “Eşcinseller geliyor, özgürlüğe yürüyor!” şeklindeydi.

Geçen yıl Meclis yürüyüşünde olduğu gibi bu yılki 17 Mayıs yürüyüşünde de “hoşgörü” değil “özgürlük” sloganları atıldı.

Bu yıl da yürüyüş boyunca hep bir ağızdan coşkulu ve kararlı sloganlar atıldı. Cinsel yönelim ayrımcılığı ile karşı karşıya kalan hakem için de “Halil İbrahim Dinçdağ yalnız değildir!” sloganı dikkat çekti.

Kurtuluş Parkından Yüksel Caddesine kadar atılan sloganlardan bazıları şunlar:

“Kurtuluş Yok, Tek Başına! Ya Hep Beraber Ya Hiçbirimiz!”, “Gemileri Yaktık! Maskeleri Attık! Geri Dönüş Yok!”, “Aşk Aşk Hürriyet, Uzak Olsun Nefret!”, “Ne Suç Ne Günah, Yaşasın Eşcinsel Aşk!”, “Homofobi Öldürür!”, “Transfobi Öldürür!”, “Nefret Öldürür!”, “Genel Ahlak, Kimin Ahlakı!”, “Batsın! Batsın! Ahlakınız Batsın!”, “Ahmet Yıldız Burada! Katilleri Nerede!”, “Dilek İnce Burada! Katilleri Nerede!”, “Katilleri Bulmayan Suç Ortağıdır!”,Patronsuz, Pezevenksiz Bir Dünya İstiyoruz!”, “Travestiyiz, Buradayız! Alışın! Alışın! Gitmiyoruz!”,Eşcinseller Geliyor, Özgürlüğe Yürüyor!”, “Okulda, İşte, Mecliste! Eşcinseller Her Yerde!”

Buluşma kapsamındaki yürüyüş bu yıl ikinci kez yapılmış oldu. Bundan böyle, Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma kapsamında her yıl 17 Mayıs haftasında homofobi ve transfobiye karşı yürüyüşler devam edecek.

Yürüyüşün ardından, Kızılay’da, Yüksel Caddesi İnsan Hakları Anıtı önünde basın açıklaması okundu.

“Homofobi ve Transfobiye Son!” başlıklı, 17 Mayıs Anti-Homofobi İnisiyatifi imzalı Basın Açıklamasının tam metnini, eşcinsellerin ne için yürüdüğüne işaret etmesi açısından paylaşalım:

17 Mayıs Anti-Homofobi İnisiyatifi

Basın Açıklaması

Basına ve Kamuoyuna

“HOMOFOBİ ve TRANSFOBİYE SON!

1 Mayıs Yürüyüşü ile başladığımız 4. Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşmayı, 17 Mayıs Homofobi Karşıtı Yürüyüş ile tamamlıyoruz.

Homofobi ve Transfobiye son demek için bugün buradayız!

17 Mayıs Uluslararası Homofobi Karşıtlığı Günü, cinsiyet kimliği veya cinsel yönelimlerle ilgili tüm fiziksel, ahlaki veya sembolik şiddetlere karşı eylem ve karşı durma günüdür.

İnsanların eşitliği için mücadele eden tüm girişimlere ilham ve destek vererek, hepsiyle koordinasyon içinde olmayı amaçlar.

Bizler de Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti ve Transeksüel bireyler olarak dostlarımızla birlikte Homofobi ve Transfobiye karşı durmak için buradayız.

HOMOFOBİ, TRANSFOBİ VE NEFRETE KARŞI YÜRÜYORUZ!

Çünkü Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti ve Transeksüeller olarak hâlâ temel insan haklarından mahrumuz.

Eşcinsel ve transeksüel olduğumuz için ifade ve örgütlenme hürriyetlerimiz “genel ahlak” ablukası ile kuşatılmış vaziyette.

Baskılanıyoruz, sosyal, kültürel, ekonomik ve politik hayata katılmamız engelleniyor.

Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerimizden dolayı işe alınmıyor; çalıştığımız işlerden atılıyor, ayrımcı yasalarla mesleklerimizden men ediliyoruz.

Eşcinsel ve transeksüel olduğumuz için yaşam hakkımız gasp ediliyor, şiddete maruz kalıyor, nefret cinayetlerine kurban gidiyoruz.

Polis, eşcinsel ve transeksüellerin katillerini bulmuyor.

Mahkemeler, eşcinsel ve transeksüel öldürdükleri için katillerimize ceza indirimleri sunuyorlar.

Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti ve Transeksüeller olarak gerçeğiz ve bu toplumun bir parçasıyız.

Varlığımızı inkâr ederek bizleri sosyal ve politik hayattan kovanlara HAYIR! diyoruz.

Nefret söylemi üretmek “eleştiri hakkı” olamaz! Nefreti körüklemekten vazgeçilsin!

Heteroseksüel olmadığımız için öldürülmek istemiyoruz – yaşam hakkı istiyoruz!

Toplumsal hayatın her alanına eşit katılmamızı sağlayacak yasal güvence için Anayasa’da Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliğinin tanınmasını istiyoruz.

Bu toplumda sadece heteroseksüeller yaşamıyor; biz de varız!

Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği Ayrımcılığına Hayır!

Nefret Cinayetlerine Son!

Homofobi ve Transfobiye Son”

Reklamlar

Posted in homofobi karşıtı buluşma with tags , , , , , on Mayıs 17, 2009 by ifsaeylem1

Hangi Hukuk? Kimin Ahlakı?



Çarşamba, 13 Mayıs, 2009

Yrd. Doç. Dr. Devrim Sezer, İzmir Ekonomi Üniversitesi, İzmir Homofobi Karşıtı Buluşma

Özgürlük ve eşitlik talebini dile getiren örgütlülüğe ve çoğunluktan “farklı” olanların haklarını savunan politik hareketlere kâh kayıtsızlıkla, kâh tehditle, kâh şiddetle ve alabildiğine hoyrat bir dille karşılık veren bir politik kültürde tanınma mücadelesi vermek, yok sayılmaya ve adaletsizliğe direnmek kolay değildir; cesaretin yanı sıra sabır ve dayanışma ruhu gerektirir. Türkiyeli LGBTT bireylerin hak ve özgürlüklerini savunmak ve homofobiye dayalı ayrımcılığı aşmak amacıyla kurulan dernekler uzunca bir süredir bu talepleri dile getirme hakkına sahip olabilmek için son derece önemli bir mücadele yürütüyor. Önce Kaos GL ve daha sonra da Lambdaistanbul derneklerinin kapatılması için açılan davalar yüzümüze karşı şunu öne sürüyor: Haklara sahip olduğunuzu dile getirme hakkınızı, ayrımcılığa ve nefret cinayetlerine hedef olmadan yaşama hakkınızı, başka bir deyişle diğer bütün insanlar gibi özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğduğunuzu örgütlenerek ifade etme hakkınızı tanımıyoruz. Bu hakkınızı tanımıyoruz, çünkü bu ülkede “hukuka ve ahlaka aykırı dernek” kurulamaz. Kaos GL derneğinin kapatılması için açılan davanın yerinde bir kararla bozulmuş olmasına karşın Lambdaistanbul davası hâlâ sürmektedir ve benzer bir davanın başka bir LGBTT derneği aleyhine açılmayacağının bir garantisi yoktur.
ANAYASA’YA “CİNSEL YÖNELİM” ve “CİNSİYET KİMLİĞİ”
Anayasa’nın eşitlik ilkesiyle ilgili 10. maddesine “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ibarelerinin eklenmesi için LGBTT dernekleri tarafından yürütülen etkinlik ve çalışmalara karşı hükümetin ve siyasal partilerin takınmış olduğu kayıtsızlıkla karışık olumsuz tavır da son tahlilde benzer bir gerekçeden besleniyor. Eşcinsellik, “ahlaka” aykırıdır, çünkü “toplumun aşağı yukarı tamamına yakın bir kesimi tarafından tasvip edilmeyen, ahlaka ve edebe aykırı olarak kabul edilen” bir yönelimdir. Dahası böyle bir “ahlaksızlığın” örgütlenerek “Türk aile kurumuna atfedilen kutsiyete” zarar vermesi, o da yetmiyormuş gibi bunu bir hak ve özgürlük mücadelesine dönüştürmesi hukuki olarak kabul edilemez, çünkü yine Anayasa’nın muhtelif maddelerinde belirtildiği üzere temel haklar ve özgürlüklerin “ahlaka” aykırı bir durum söz konusu olduğunda sınırlandırılması meşrudur.

Burada sözü edilen “ahlak”, “kamu ahlakı”dır. Peki “kamu ahlakı” nedir? “Kamu ahlakı”, neyin “iyi” ve “normal”, neyin “kötü” ve “kabul edilemez” olduğuna ilişkin bir ülkede egemen olan veya iktidardaki karar vericiler tarafından sorgulanamaz olduğu varsayılan değerler bütünüdür. Çoğunlukla kültürel geleneklerden ve dinlerden beslenen bu göreli değerlere öncelik vermek, “kamu ahlakı”nın dayandığı tabuları korumak adına ayrımcılık ve eşitsizlikle mücadeleyi hedefleyen LGBTT derneklerinin örgütlenme ve ifade özgürlüğü hakkını kısıtlamak, egemen önyargıları evrensel insan hakları ilkelerinden daha önemli saymak anlamına gelir. Göreli ve insan haklarıyla doğrudan çelişen, sosyal tabuları kollayan bir “ahlak” anlayışının demokratik bir ülkede ne etik ne de hukuki meşruiyeti olabilir. Böyle bir tutum olsa olsa Tanıl Bora’nın “medeniyet kaybı” diye tarif ettiği durumun kamusal ve politik hayatı işgal ettiği, karar vericilerin vicdanını ve bilincini esir aldığı anlamına gelir. Hukukun oluşturulmasında ve yurttaş haklarının belirlenmesinde en temel “ahlaki” ölçüt, uluslararası insan hakları belge ve sözleşmelerinin ortaya koyduğu evrensel ilkelerdir. Bu uluslararası sözleşmeleri imzalayan bütün ülkeler gibi Türkiye de insan hakları ilkelerine göre tanımlanmış etik perspektifi onaylamış ve yasaların oluşturulmasında bu ilkelere öncelik vereceğini taahhüt etmiştir.

‘TOPLUM HENÜZ HAZIR DEĞİL’ MAZERETİ
Türkiye’deki siyasal partilerin ve karar vericilerin birçoğunun, eşcinseller söz konusu olduğunda, bu etik ve politik yükümlülüklerin farkında değilmiş gibi bir tavır takındığını, hatta sık sık toplumsal önyargılara yaslanarak doğrudan ayrımcılık içeren ifadelere başvurduğunu ve homofobiyi meşrulaştırmanın da ötesinde körüklediğini gayet iyi biliyoruz. LGBTT derneklerinin ayrımcılığa son verilmesi ve LGBTT haklarının tanınmasına ilişkin çağrılarına gelen tepkileri hatırlayalım: “Batı’dan ahlaksızlık aldık”, “Eşcinseller de eşitlik istiyor, verecek miyiz? Tabii ki vermeyeceğiz!”, “Toplum henüz bu tür taleplere hazır değil”, “Önümüzdeki yüzyılda belki olabilir”, “Bizim partimiz bu tür tali meselelerle ilgilenmiyor”, “Onlara iş veya ev vermeyenlere niye böyle yapıyorsun denemez”… Bu ve benzeri açıklamalarda açığa çıkan zihniyet, insan hakları sözleşmelerinin belirlediği etik perspektifle taban tabana zıttır ve dolayısıyla çoğulcu ve özgürlükçü bir demokratik bilincin yerleşmiş olduğu bir toplumda hukuki ve politik olarak meşru değildir. Dahası insan hakları etiğini içselleştirmiş vicdan sahibi bir insanın dinlerken bile utanç duyacağı, hatta kendini bu denli sakınımsız bir şekilde ifade edişi karşısında şaşkına döneceği türden bir dildir bu. Zafer Üskül’ün 2008 yılındaki Homofobi Karşıtı Buluşmaya katılmasının ve ayrımcılık karşıtı tutumunun muhafazakâr kesimde yarattığı infiali anımsayalım. Her fırsatta Türkiye’nin çokkültürlü yapısından ve sahip olduğu hoşgörü kültüründen dem vurup “medeniyetler arası diyalog” gibi bir projenin küresel sözcülüğüne soyunan Türkiyeli muhafazakârların, aynı girişimi destekleyen, fakat öte yandan LGBTT bireylerin hak ve özgürlüklerinin kendi ülkesinde tanınmasında da önemli bir rol üstlenen İspanya’nın sosyalist başbakanı Zapatero’nun medeniyet, hukuk ve ahlak kavrayışından öğreneceği bir şeyler yok mu?
‘GÖKKUŞAĞI KOALİSYONU’
Ahlak ve hukuk kavramlarını egemen önyargıları haklılaştıracak şekilde istediği gibi çarpıtmakta hiçbir sakınca görmeyen ayrımcı ve homofobik zihniyet, hiç şüphesiz, insan hakları kavramını hiçbir zaman tam olarak içselleştirememiş otoriter ve muhafazakâr bir politik gelenekten besleniyor. Sadece LGBTT bireylerin değil Türkiye toplumunun muhtelif kesimlerinin haklarının sınırlandırılmasına veya tamamen yok sayılmasına sebep olan bu akıl tutulması, çoğunluğa benzemeyen her türlü “farklılığı” tehdit olarak algılayagelmiş bir zihniyetin patolojilerinden biridir. Bu çarpık ahlak ve hukuk yorumunun deşifre edilmesinin, kamusal alanda bu konuda kapsamlı bir tartışmanın açılmasının ve temel insan haklarının “kamu ahlakını korumak” gibi muğlâk gerekçelerle ihlal edilemeyeceğinin güçlü ve tavizsiz bir şekilde dile getirilmesinin en yaratıcı ve etkili yollarından biri neden bir “gökkuşağı koalisyonu” oluşturmak olmasın? Bu, LGBTT dernekleri ile feminist gruplar, insan hakları örgütleri ve tanınma mücadelesi veren ve eşitsizliğe maruz kalan diğer kesimler arasındaki dayanışmanın genişleyebileceği, dahası genişlemesi gerektiği anlamına geliyor. Dayanışma ve mücadele sözcüklerini özellikle vurgulamak isterim. Mücadele, çünkü temel hak ve özgürlüklerin tanınması ancak bunun için cesaretle etkinlik gösteren insanlarla, yani politik eylemle mümkün olabilir. Dayanışma, çünkü bir toplumda insan haklarına dayalı etik perspektifin yerleşebilmesi ve demokratik bilincin güçlenmesi başkalarının maruz kaldığı baskılara kayıtsız kalmayan insanların mevcut eşitsizliklere birlikte itiraz edebilmesine bağlıdır.
Son yıllarda “yeni” ve “sivil” bir anayasanın kamusal bir tartışma süreciyle ve geniş kesimlerin katılımıyla oluşturulması gerektiği sık sık dile getiriliyor. LGBTT derneklerinin ve yukarıda bahsettiğim “gökkuşağı koalisyonu”nun ilk hedeflerinden biri, “kamu ahlakı” veya “genel ahlak” gibi insan haklarıyla ilgili kafa karışıklığına sebep olan ve karar vericiler tarafından suistimal edilebilecek kavramların anayasadan tümüyle çıkarılması için mücadele etmek olmalı. Bu sadece LGBTT bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin korunmasının değil Türkiye toplumunun başta erkeklik ideolojisi olmak üzere bir dizi önyargısıyla yüzleşebilmesinin ve onları aşabilmesinin önkoşuludur.
NAİF BİR İDEALİZM Mİ?
LGBTT derneklerinin bu dönüşüm sürecinde kamusal tartışmaya doğrudan katılması, sesini duyurması ve en temel hedefinin “çoğunluğun hoşgörüsünü kazanmak” olmadığını dile getirmesi gerekiyor. En iyi niyetli, açık fikirli ve özgürlükçü kesimlerde bile egemen olan bu “hoşgörü felsefesi”nin en büyük yanılgısı, eşcinselliği birkaç metropolün “butik kozmopolitliğine”, “butik çokkültürlülüğüne” ve kentin eğlence kültürüne katılacak yeni, “keyifli” ve “neşeli” bir “renk”ten ibaret sanması. LGBTT hareketi, hoşgörü meselesine indirgenemeyecek bir hak ve özgürlük talebini, şimdiye kadar Türkiye toplumunda pek telaffuz edilmemiş türde bir eşitlik fikrini seslendirmeyi amaçlıyor. LGBTT örgütlerinin, anayasanın eşitlik maddesine “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ibarelerinin eklenmesine ilişkin talebin bir “hoşgörü” meselesinden ziyade bir insan hakları sorunu olduğunu Türkiye toplumuna kamusal etkinliklerle anlatması gerekiyor. Burada kastettiğim şey LGBTT hareketinin “toplumu bilinçlendirmesi” gerektiği gibi “Eski Solun” politik tahayyülünden ödünç alınmış tek yönlü ve arkaik bir eylem ve politika anlayışı değil. Bahsettiğim çift yönlü bir etkileşim. Ancak böyle bir etkileşim yoluyla LGBTT hareketi de kendini dönüştürüp yenileyebilir ve Murathan Mungan’ın Kaos GL’nin 100. sayısında yayımlanan yazısında belirttiği gibi “çağıyla örtüşen bir yeryüzü söylemi tutturabilir”, “bir politika geliştirebilir”. Ben LGBTT hareketinin eylemlerinde ve örgütlenme anlayışında, Türkiye ve dünyayla ilişkilenme biçiminde bu dönüşümün kendini göstermeye başladığını düşünüyorum.
LGBTT hareketinin sürdürdüğü “tanınma politikası”, bir özgürlük ve eşitlik mücadelesi olduğu gibi kasvetli sorunlarıyla hepimizi zaman zaman boğan, hatta sinizme ve yılgınlığa sürükleyen mevcut sosyal ve politik gerçekliğin de en etkili panzehiri. Bir yandan “gökkuşağı politikasının” güçlenerek yoluna devam edeceği bir Türkiye, diğer yandan yok sayılan ve haksızlığa uğrayan diğer kesimlere kayıtsız kalmayan bir LGBTT hareketi.
Bu beklentinin naif bir idealizm olmadığının en büyük ispatı da, homofobi karşıtı buluşmanın Türkiye’nin farklı kentlerine yayılması, LGBTT derneklerinin sayısının giderek artması, nefret suçlarına ve homofobiye gösterilen tepkilerin artık sadece LGBTT gruplarının katılımıyla sınırlı kalmaması değil midir?
Kaos GL

“Ahlakınız buysa biz ahlaksızız”

Posted in homofobi karşıtı buluşma with tags , , , , , on Mayıs 17, 2009 by ifsaeylem1
Pazar, 17 Mayıs, 2009

HOMOFOBİ KARŞITI BULUŞMA

“Ahlakınız Buysa Biz Ahlaksızız”
Kaos GL’nin Homofobi Karşıtı Buluşmasında “ahlak” kavramı tartışıldı.
“Ahlakınız buysa biz ahlaksızız, ahlakınız batsın!”

1-17 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşen 4. Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşmanın, bugün, Ankara’da yapılan “Hangi Hukuk? Kimin Ahlakı?” başlıklı forumunda İzmir Ekonomi Üniversitesinden Yard. Doç. Dr. Devrim Sezer, Lambdaistanbul LGBTT Derneğinden avukat Fırat Söyle, Pembe Hayat LGBTT Derneği Kurucusu ve Kaos GL’den Buse Kılıçkaya ile Bianet ve Kaos GL’den Bawer Çakır konuşmacıydı.

Forumda genel olarak ahlakın sübjektif bir kavram olmasının dışında iktidarın din, okul, medya, ordu, yargı tarafından kullanıldığında LGBTT’ye dair ayrımcılık unsuru olduğu öne çıktı.
Sezer: Eşcinseller söz konusu olduğunda evrensel değerler yok sayılıyor

“Nasıl bir ahlak?” sorusunun muhakkak sorulması gerektiğini söyleyen Sezer yasal mevzuatta da bu sorunun kavramın kafa karışıklığı yarattığını söyledi.
“Uluslar arası sözleşmelerde de ‘kamu ahlakı’ var. Kamu ahlakı neyin yanlış neyin kabul edilemez olduğuna ilişkin çoğunlukla geleneklerden beslenen ve sorgulanamayacağı varsayılan değerlere yaslanıyor.  Göreli değerlere dayandığı için kabul edilemez. Demokratik ülkelerde yasaların meşruiyeti aslında büyük ölçüde bu sözleşmeler baz alındığı için kabul edilemez. Çünkü öncelik varsaydığımız evrensel insan haklarına aykırıdır.”
Sezer konu eşcinseller söz konusu olduğunda karar vericilerin, hükümetin ve siyasi partilerin ‘Batıdan ahlaksızlık aldık’ gibi söylemlerle evrensel değerleri göz ardı ettiğini dile getirdi.
Avukat Söyle Lambdaistanbul kapatma davası süreci hakkında bilgilendirdi. Mahkeme heyetinin derneği kapatma kararında egemen yapının ahlakı nasıl tanımladığını ortaya koyduğunu söyledi.
Çakır, ahlakın bu çerçevede sınıfsal bir ayrılığa dayandığına dikkat çekti: “Zengin ve eşcinselken toplumca kabul edilebilir davranışlar yoksullar söz konusu olduğunda ahlaksızca bulunup onların mimlenmesine sebebiyet veriyor” dedi.
Çakır, iktidarın ahlak kavramının tümden reddini ve LGBTT hareket içinde yeniden kurulmasını savundu.
LGBTT hareketin iktidarın ahlak kavramını sarsmasının bir kazanım olduğunu söyleyen Çakır LGBTT hareketin hoşgörü değil hak ve özgürlük talebini hatırlattı. LGBTT hareketin de rahatsız olduğu ayrımcılığı kendi aralarında, ikili ilişkilerde pekiştirmemeye dikkat etmesi gerektiğini söyledi.
Çakır “Deprem olduktan sonra o bölgede transseksüellerin ve travestilerin yaşamasının depreme neden olduğu görüşü bile ne kadar ikiyüzlü bir ahlak anlayışı olduğunu gösteriyor” dedi.
Kılıçkaya transeksüel ve travestilerin “en ahlaksız” görüldüğünü ancak ahlakın göreceli bir kavram olduğunu ve iktidarın ahlakını reddettiğini ve ahlaksız görülüyor olmaktan rahatsız olmadığını ifade etti.
Bianet / Emine Özcan
05/16/2009

Nefretin Adaleti

Posted in ayrımcılık - şiddet, nefret cinayetleri with tags , , , , , , , on Nisan 12, 2009 by ifsaeylem1
Cumartesi, 11 Nisan, 2009

Kaç oldu? Kaçı öldü? Ebru kaçıncıydı, Melek? Kaçımız kaldık? Kaçımız güvendeyiz? Naci kaçıncıydı, Yaşar kaçıncı? Saymıyoruz artık. Çünkü korkuyoruz rakamlara dönüştürmekten, istatistikler arasında kaybetmekten; hem onları hem kendimizi. Saymıyoruz artık, çünkü sayılamayacak kadar çoklar, sayılamayacak kadar çoğuz. Saymıyoruz artık, sadece kalanlar sayar gidenleri. Oysa biz kalmak istemiyoruz artık. Seyirci kalmak istemiyoruz.

Banaz Mahmod, İngiltere’de ailesi tarafından öldürüldüğünde 20 yaşındaydı henüz. Cinayeti babası ve amcası birlikte işlemişti. Babası pişman değildi, “zina, dinimizce günah, örfümüzce yasaktır” dedi. Banaz’ın vücudundan arta kalanlar bir valizin içinde bulunduğunda, öldürülmeden önce amcasının tecavüzüne uğradığı anlaşıldı. Nihai adalete katkı sunmuştu amcası. Tanrının işini kolaylaştırmış, Banaz’ın cezasını kendisi vermişti.
İki ay içinde, eşcinsel 6 erkeği öldüren Zengin’in ifadeleri de, cinayetleri, tanrının adaletine katkı sunma çabasıyla işlediğini gösteriyor. Zengin, tanıştığı kişilerle önce ilişkiye giriyor, sonra “eşcinsellik günahtır” deyip, ilişkiye girdiği adamları öldürüyordu.
Bacak arasına endeksle tanımlanan günahın karşılığı da, doğal olarak, bacak arasında verilen ceza olacaktır. Nefret suçlarına maruz kalan travestilerin, eşcinsellerin, namus cinayetlerine kurban giden kadınların ve erkeklerin katlini vacip kılan saiklerin başında gelir “günah” anlayışı. Nefret, tüm dinlerin radikal yorumlarının ortak noktasıdır. Bu nokta, köktenci yahudiyle, köktenci ortodoksun, köktenci katolikle köktenci müslümanın el ele tutuşmaktan, omuz omuza verip işbirliği yapmaktan kaçınmadıkları yegâne noktadır. Bu pratikte nefret, adalet sopası olarak işler; yola getirir, cezalandırır ve bir daha yapılmayacağını garanti altına alır. Bunu yaparken, günaha dâhil olmak dâhil her türlü yola başvurmak mübahtır. Çünkü sonuç olarak, nefreti kusan, kusmuğuyla temizlediğine inanmaktadır “günah”ın pisliğini. Banaz’ın amcasının tecavüzünü de, Zengin’in cinayetlerini kendi gözlerinde haklı ve geçerli kılan bu mantık, maalesef kusmuk temizlemek kadar kolay baş edilebilecek, ortadan kaldırılabilecek bir mantık değil. Hele gören gözler bile kendilerine bakmaktan acizken.
Başbakanlık Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü bir rapor yayımladı geçen. Raporun en ilginç çıktılarından biri, din eğitiminin kadınlara doğru şekilde verilebilmesi için “bayan” Kur’an kursu öğreticilerine eğitim verilmesi önerisiydi. Resmen cinayet azmettiricisi olan bugünün günah anlayışının heteroseksüel erkeklerce üretildiği, beslendiği ve kullanıldığı bir toplumda, böylesi bir körlük, böylesi bir anlayış eksikliği, böylesi bir çarpık zihniyet pes dedirtiyor insana. Kendi günahlarını göremediği için kızdığı gözlerini yerlerinden çıkarıp kendine çeviren Oidipus’lara ihtiyacımız var. Şimdiye değin hiç olmadığı kadar…

Elif Gazioğlu

Kaos GL

Ebru Soykan neden öldü?

Posted in Uncategorized with tags , , , , , on Mart 16, 2009 by ifsaeylem1
Pürtelaş Sokak’ta oturan Ebru Soykan’ın komşuları, evden gelen kavga sesleri üzerine polise ihbarda bulundular. Olay yerine gelen polis, Soykan’ı boğazı kesilmiş ve sırtından bıçaklanmış olarak buldu.

Bu ülkede ölmek çok kolaydır. Bazı insanlar için daha da kolay…

Ölmek kolaydır çünkü öldürmek kolaydır. Öldürmek kolaydır çünkü ölen öldüğüyle kalır, maktul pek öyle mühim biri değilse, tıpkı mevcudiyeti gibi yokluğu da fazla bir şey ifade etmez. Kim vurduya gitmenin ne demek olduğunu bizler pek iyi biliriz. Siz öldürmeyi iyi bilirsiniz diyen devletluler, bizim de ölmeyi ne kadar yakinen bildiğimizi ve nasıl da sessizce birer birer ölüp durduğumuzu görürler mi bilinmez ama öldürmeye hevesli olanlar, bazılarımızın ardından adalet aranmayacak kadar ‘önemsiz’ bulunduğumuzu iyi bilir. Bunun için kimimizi öldürürken iki kere düşünmeye gerek görmez katiller.

Polisin çağırdığı ambulans gelmeyince Soykan olay yerinde hayatını kaybetti.

Hele hele ‘herkesten’ biraz farklıysanız, dininiz, etnik ya da cinsel kimliğiniz birilerini koca ve katiyyen esnemez boğucu, yorucu, art niyetli, dedikoducu, hoşgörüsüz, kinci, linççi bir ‘biz’ yapan kitleden farklıysa, o zaman ölmek daha da kolaylaşır. Birilerinin size kötü muamele etmesi, sizi kaybetmesi, öldürmesi… Bunlar işten bile değildir artık. Farklıysanız her türlü tehdide açık hedef olabilirsiniz. Bu ülkede ‘ötekileştirilmiş’ kimliklere sahip olanlar, hep bunu bilerek, çekingenliğini ve ürkekliğini taşıyarak yaşarlar. Ve kolayca ölür, kolayca öldürülürler. Kaldı ki, kendilerine bir zahmet sunulmuş yaşam alanları da öldüklerinde gömüldükleri kara topraktan çok geniş değildir esasen. Birbirine benzeyenlerin yasaları, kendilerine benzemeyenler için aynı istek ve kuvvetle çalışmaz. Siz farklıysanız, ardınızdan pek hesap sorulmaz. Farklılığınızın diyetini kimi zaman canınız acıyarak, kimi zaman canınızdan olarak ödersiniz. Oysa herkes için aynı işlemiyorsa eğer, adaletten söz etmek mümkün olabilir mi?

Ebru Soykan (28), İstanbul Cihangir’deki evinde kavga ettiği bir erkek tarafından bıçaklanarak öldürüldü.

Travesti ve transseksüel cinayetlerinin hesabını, kendi sonlarının kimin elinden geleceği kaygısıyla yaşayan diğer travesti ve transeksüellerden başkası sormayacak mı? İnsan sadece kendisinden, hadi birazcık da kendine benzeyenlerden mi sorumludur bu hayatta? Otoyol kenarlarında, evlerinde, sokaklarda, aydınlıkta ve karanlıkta, göz önünde, gözden ırakta birer ikişer katledilen travestilerin ölümünü, uzaktan üzülerek, için için bunun onları bekleyen doğal bir son olduğunu düşünerek, yaşanan bu şiddeti içselleştirip böylece katmerleyerek, sonsuz bir kısırdöngüye hizmet ederek mi izleyeceğiz? Bu cinayetleri kolaylaştırarak neredeyse çanak tutan, heteroseksist ve transfobik sistemin kendisi değil midir? Travesti ve transseksüel cinayetlerinin politik cinayetler olduğunu kabul etmenin, bunların ‘nefret suçu’ olarak tanımlanmasının zamanı gelmedi mi? Lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüellerin haklarının anayasal güvence altına alınmasının vakti gelmedi mi?

Bir kaç sene evvel bir gece İstiklal Caddesi’nde elinde satırla travestileri kovalayan bir adam görmüştüm. Şikayet üzerine polisler ileride bir noktada adamı durdurdular. Üzerini arayıp satıra el koydular. Birkaç dakikalık bir konuşmanın ardından da salıverdiler. O zaman o polislere sorduğum soruyu yineliyorum: Yeni bir satır bulduğunda ne yapacak bu adam?

İkiyüzlü toplumumuzun ikiyüzlü ahlak anlayışı tarafından sonsuz bir anlayış ve hoşgörüyle karşılanan bu adamlar, her yeni satırda yeni birini öldürmeye devam edecek. Çünkü bilecekler ki, hiçbir şey olmayacak kendilerine. Ve yeni ölümlere kimse şaşırmayacak. Travestilerin maruz kaldığı bu şiddet, dünyanın kanunuymuş gibi doğal görünecek kör gözlere. Şiddet içselleştirildikçe büyüyecek, büyüyecek ve sadece travestileri değil, farklı kimliklere sahip herkesi kapsayan koca bir linç kampanyasına dönüşecek. Biz bu acıyı, öfkeyi sahiplenmedikçe, bize dokunmayan yılanı bin yıl yaşamakla ödüllendirip ekmeklere yağ sürdükçe böyle olacak.

Satır kimin elinde, o adam bu gece nerede olacak, bilemeyeceğiz. Bir dahaki üçüncü sayfa haberine kadar herbirimiz kendi payımıza düşen endişeyi kuşanıp, korkuyla bekleyecek miyiz?

Nermin Yıldırım
http://www.gunlukgazetesi.com/haber.asp?haberid=70684

Jamaika eşcinsellere ceza uygulamasına devam ediyor

Posted in eşcinsellere ceza with tags , , , , , , on Mart 15, 2009 by ifsaeylem1
Cumartesi, 14 Mart, 2009

Jamaika Başbakanı Bruce Golding parlamentoda yaptığı bir açıklamada, uluslararası baskıya rağmen eşcinselliğe yönelik hapis ve zorunlu angarya cezası uygulamasına devam edileceğini söyledi.

Jamaika Observer’ın bildirdiğine göre Golding, “her toplum kendi ahlak standartlarını korumalı. Eğer güçlü bir lobi yüzünden geri çekilirsek, baraj yıkılır” açıklamasında bulunarak, örgütlerin, aktivistlerin ya da yabancı hükümetlerin etkisiyle geri adım atmayacağını ima etmiş oldu. Golding aynı zamanda Jamaika’da kimsenin ‘cinsel yönelimleri ya da hayat tarzları’ nedeniyle ayrımcılığa uğramaması gerektiğini de söyledi. Buna rağmen, ülkede yaşayan herkesin Hrıstiyan ilkelerine göre düzenlenmiş olan anayasaya uyması gerekiyor.

“Yabancı değerler”

Geçen sene Golding, eşcinselliğin ‘yabancı değerlere’ ait olduğunu ve bu nedenle reddedilmesi gerektiğini açıklamış ve basında, özellikle İngiliz basınında yer alan bu yasağa yönelik eleştirilerin de, sömürgeciliğin yeni bir formu olduğunu ileri sürmüştü.

Jamaika’da açık yaşayan eşcinseller, zorunlu hizmet de dahil olmak üzere, on yıl hapis cezası ile cezalandırılıyor. Bunun dışında, geylere yönelik linç girişimleri de oluyor. Almanya’da Dışisleri Bakanlığına ait kurumlar ise Jamaika’ya tatile giden eşcinsel vatandaşlarını bu konuda dikkatli olmaları konusunda uyarıyor.
Queer.de
kaynak: kaos gl