aids için arşiv

Ne Yazık ki 1 Aralık Eylemindeydim

Posted in aids, ayrımcılık - şiddet with tags , , , , on Aralık 7, 2009 by ifsaeylem1

1 Aralık Dünya AIDS Günü’nde Pozitif Yaşam Derneği’nin eylemindeki Mehter ve Onuncu Yıl marşları fiyaskosundan sonra kendilerine yolladığım maili, dilemelerinin gerektiğini düşündüğüm özrü dilemedikleri için ve AIDS mücadelesine dair düşüncelerimi içerdiği için paylaşıyorum…

“Önce emeklerinize sağlık diyim. Evet, medyada görünür oldu yürüyüş-eylem ve amaçlardan biri de buysa bu başarıldı.

Galatasaray meydanında Onur’la da konuştum;

Mehter ve Onuncu Yıl marşları çok büyük hatalardı. Ve maalesef o an terk etmediğim için eylemi pişmanım.

Samba İstanbul’un iptali, Belediye Bandosuyla anlaşılması ve dolayısıyla Mehter ve Onuncu Yıl marşları elde olmayan, beklenmeyen bir durum-muş fakat mehter marşı çaldığı an bando susturulmalıydı megafonla uyararak.

Eğer ki Pozitif Yaşam Derneği milliyetçiliğe karşıysa -aktivistleri arasındaki insanları sorgulamıyorum, ne yazık ki Onuncu Yıl marşının sözlerini dudaklarından okuduğum epey Pozitif Yaşamlı gördüm. Fakat ;- dernek eyleme biçimlerinde milliyetçi herhangi bir unsur barındırmayacaksa bu kesin olarak yapılmalıydı. Galatasaray meydanında yapılan konuşmalarda etnik ayrımcılığa karşı olunduğu söylenildi mesela fakat Mehter marşı ve Onuncu Yıl marşının çalındığı bir ortamda bunun pratikteki görünürlüğü ne denli gerçekçidir, insanların kafalarında ne yaratır bu, ve daha bir sürü soru-n.

Facebookta Merve Yavuz eylem organizasyonunu öğrenmekten bahsetmiş, evet tabii ki hatalar olur. O an ani tepki vermemek benim için kabul edilemezse de eğer ki dernek olarak bu durum sizi üzdü, kızdırdıysa ve dahası, katılan kişilerin yaşamlarına saygı duyuluyorsa (zira orada Ermeniler, Kürtler, Lazlar, birçok etnik köken ve kimlikten insan, anti otoriterler, anti militaristler, milliyetçilik karşıtları vardı. İki gündür ne yazık ki megafonu tutan kişiye slogan atalım demiş olduğum için eylemin sonunda slogan atmamın pişmanlığını yaşıyorum.) Düşüncem odur ki, 1 Aralığın ve Pozitif Yaşam’ın sitelerine katılımcılardan özür dileyen bir mesaj konmalıdır. Eğer gerçekten üzgünseniz, yapılması gereken budur zira çağrınızla o alana gelmiş herkese karşı, AIDS’lilere ve eğer ki saydığınız tüm o ayrımcılıklara gerçekten karşıysanız tüm o alanlardaki mücadelelere karşı sorumluluğunuz vardır.

Gerçekten bu konu üzerine uzunca yazabilirim sinirimden ötürü fakat uzatmadan diğer düşüncelerimi söyleyeyim;

1 Aralık Dünya AIDS günü politik bir gündür. Böyle bir günde belediyeyle beraber çalışmanız sizin politik olarak duruşunuzla ilgilidir, ben kişisel olarak daha farklısının gerektiğini düşünsem de asıl söyleyeceğim, basın açıklaması metninin fazlasıyla yumuşak olduğu. Sağlık hakkı üzerine daha fazla odaklanan, daha öfkeli, daha politik bir metnin yazılmasının AIDS hastaları ve AIDS nedeniyle ölenler adına gereklilik olduğunu düşünüyorum. Politikten kasıt iktidarı devirmek değil elbette fakat sağlık hakkı mücadeleleriyle tavır olarak ortaklaşılması zorunluluktur AIDS kampanyaları için. Yanı sıra “aidsfobi”den bahsedilmesi de önemliydi, toplumda varolan önyargılara vurgu yapmanın yanı sıra aidsfobi kelimesi kullanılsaydı kavramsal olarak politik bir terminolojiye girilmiş ve bu konuya öfkeli olunduğu daha fazla hissedilmiş olurdu.

Belediye başkanının konuştuğu bir organizasyonda ne kadar öfkeli bir basın açıklaması okunabileceğinden ben de -muhtemelen sizin gibi- emin değilim fakat AIDS’lilerin yaşadığı ayrımcılık, tedaviye erişemezlik ortadayken, AIDS yüzünden yaşanan acılar, ölümler, ötekileştirmeler bu derecedeyken bu organizasyon eylemin finansmanını kim sağlarsa sağlasın söylenecek olanların söylenmesi gerekiyor. Dahası; AİDSLİYİM BURADAYIM AİDSLİYİM SOKAKTAYIM kampanyanın sloganları olması gereken laflardan kimileri. Basın açıklamasında da AIDS hastalarının toplumdan saklanmayacağına vurgu yapılmalıydı. AIDS’li kişilere karşı önyargıyı, ayrımcılığı bitirmek istiyorsak eğer, görünürlüğün ve saklanmamanın ne kadar önemli olduğunu unutmamalıyız. LGBT mücadelesinde dediğimiz gibi; BURADAYIZ ALIŞIN! KAPATMAYA ÇALIŞTIĞINIZ GETTOLARA, DOLAPLARA KAPANMIYORUZ! AIDS’i güzelleştiren söylemler değil bunlar, AIDS’li olmanın kişinin kendine güvenini yitirmemesini, kendi gücünü hissetmesini sağlayacak söylemler. AIDS ayrımcılığına karşı mücadelenin ve tedaviye erişim mücadelesinin olmazsa olmazları yani.

Bir diğer konu; her ne kadar o korkunç bandonun sesleriyle İstiklal üzerindeki büyük çoğunluk yürüyüşü gördüyse de slogan atmanın önemi. Bu sadece eylemin mesajının sokaktaki insana gitmesini değil aynı zamanda eylem katılımcılarının kendilerini güçlü hissetmelerini, içlerindeki öfkeyi duymalarını, motive olmalarını sağlar. Ki orada AIDS’li kişiler de vardı -benim birebir tanıdıklarımın yanı sıra muhakkak başkaları da- LGBT mücadeleden örnek verdiğim gibi sloganların topluca atılması kendilerine güvenleri ve toplumdaki aidsfobiye karşı yaşamlarında onlara vereceği motivasyonu bir düşünün… Her sene düzenlenen Onur yürüyüşünde birçok LGBT ortamdan dolayı sarhoş oluyor mutluluktan, 1 Aralık da AIDS hastaları ve AIDS olma potansiyeli taşıyanlar yani herkes için böyle bir gün haline gelmeli.

Facebookta Merve Yavuzun tartıştığı Tayfun Serttaş’ın söylediklerine verilebilecek cevaplar da bir noktada tıkalı kalır yoksa gördüğümüz gibi. 1 Aralığın AIDS’i kutlama günü olmadığını söyledi Tayfun, o şenlikli ortamın yanı sıra geliştirilecek politik duruş zorunludur. Onur yürüyüşünde çok şey kazandık, bu seneki yürüyüşün 3000 katılımcıya ulaşması Onur yürüyüşü organizasyonun ve LGBT mücadelenin başarısını ortaya koyuyor. Mücadelelerin deneyimlerinden dersler almayacaksak yolumuz çok uzar.

AIDS günü organizasyonun da binlerce katılımcısının olması isteniyorsa organizasyonun saati de göz önünde bulundurulmalı. 1 Aralık sabit bir gün olduğuna göre eylem gününün haftasonuna alınamayacağı aşikâr fakat hiç olmazsa eylem saati 13 gibi bir saat olsun ki, İstanbul’un birçok yerinden insan gelebilsin. Bu konuda da organizasyondan bir arkadaşla konuştum, belediyenin izin verip vermeyeceği şüphesinin neden olduğunu söyledi. Fakat uzun zamana yayılmış iyi bir organizasyon için belediyenin izin vermemesi eylemin engelleneceği anlamına gelmeyebilir. Duyurusu en az iki ay önceden birçok afiş, stencil vb. görsellerle yapılmış olsa, sağlık hakları örgütleri, LGBT ve feminist örgütlerle organizasyonda ilişki kurulmuş olsa katılımcı sayısı katlanır, katılımcı sayısı ne kadar yüksek olursa bir organizasyonun engellenmesi de o kadar zor olur. Sadece Pozitif Yaşam’ın eyleminden değil, organizasyonun açık çağrısının yapıldığı bir şeyden bahsediyorum, karar alma ve uygulama mekanizmalarının ortaklaştığı bir yapıdan. Kimsenin kendi propaganda alanına da dönmek zorunda değil kolektif gerçekleştirilen bir organizasyon, tüm katılımcılardan kendi politik bayrakları açılmaması istense, ayrı pankartlar olmaması istense, aidsfobi ve tedaviye erişim üzerine tek bir pankart arkasında hep beraber eyleneceği söylense bir sorun olmaz -örnekleri birçok defa yaşandı, yaşanıyor- eğer ki bir politik grup kendi bayraklarını, pankartlarını getirmiş olursa organizasyon komitesi onları uyarır ve kapatılması istenir. O anda eylem katılımcılarından da destek geleceği için o ayrı pankart/bayrak her ne ise, kapattırılır da, dert değil. Tabii bu durumda Pozitif Yaşam’ın da pankartı olmaz fakat dövizlerde adı geçer, bu sefer olduğu gibi masası olur. Bu da bir AIDS’linin de yoldan geçen herhangi birinin de yahut herhangi bir eylem katılımcısının da Pozitif Yaşam’la ilişki kurmasını engellemez.

En önemlisi, sağlık hakları mücadelesinin içinde bir mücadelenin sağlık hakları mücadelesiyle, LGBT mücadeleyle eşcinsellerin AIDS oldukları yargısından dolayı ilişkili bir mücadelenin LGBT mücadeleyle bağı kurulmuş olur. Çok da güzel olur, mis olur, bal olur.

Bir başka konu; slogan atan kişi bu eylemdeki gibi slogan ritminden bihaber bir kişi olmazsa sloganların verdiği motivasyon hissedilir. Yoksa her söylenileni tekrar etmekle slogan atılmadığını biliyoruz hepimiz. Slogancı etkinlik alanının ortasında durmasına gerek yoktur, merkezde olan o değildir, önemli olan katılımcıların söyleneni söylemesidir. Yoksa slogan bir şova dönmez iki gün önce olduğu gibi.

Evet, sanırım söyleyeceklerim bu kadar.
Özrünüzü 1 Aralık ve Pozitif Yaşam sitelerinde bekliyorum.”

Leman Şirana

Reklamlar

HIV/AIDS Günü Etkinliği Döviz Atölyesi

Posted in aids with tags , , , on Kasım 30, 2009 by ifsaeylem1

HIV VE AIDS’e Karşı Gençler Sesini Yükseltiyor!

1 Aralık Dünya AIDS Günü dolayısıyla, cinsel sağlık/üreme sağlığı haklarımızı hatırlatmak ve HIV-AIDS üzerinden yaşanan tüm ayrımcılıklara karşı sesimizi çıkarmak için bir araya gelelim.

HIV/AIDS ile her an tanışma olasılığımız varken, Türkiye’de her 10 gençten yalnızca biri kendini nasıl koruyacağını biliyor. Bilgi eksikliği ve önyargılar nedeniyle enfeksiyon hızla yayılmaya devam ediyor.

HIV ile yaşadığını bilinen kişiler ayrımcılıkla karşı karşıya kalıyor, toplumsal hayatın dışına itiliyorlar. İş güvenceleri ellerinden alınıyor, sağlık hizmetlerinden yoksun bırakılıyorlar.

Halen LGBTT bireylerin HIV/AIDS taşıyıcısı olduklarına dair önyargı, LGBTT bireylerin yaşadıkları ayrımcılıkları güçlendiriyor.

Gençlerin HIV ve AIDS dahil olmak üzere cinsel sağlık ve üreme sağlığı konularında eğitime ve bilgiye ulaşma hakkı için, HIV/ AIDS ile yaşayan bireylerin gerekli sağlık hizmetlerine ulaşabilmeleri, HIV ve AIDS üzerinden yaşanan gereksiz korkuları, önyargıları ve ayrımcılıkları durdurmak için bir araya gelelim.

Biz gençlerin HIV/AIDS’in yayılmasını ve yaşanan ayrımcılıkları durdurma gücü var!

2 Aralık Çarşamba günü Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği’nde saat 18.00’de yapılacak döviz atölyemize seni de bekliyoruz. Gelirken kırmızı ve beyaz kartonunu getirmeyi unutma!

Hazırladığımız dövizleri 5 Aralık Cumartesi günü saat 14.00’da Esat Dörtyol’da gerçekleşecek olan sokak etkinliğimizde taşıyacağız.

Adres :

Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği

Ataç 1 Sokak 3/8 Kızılay

 

http://1aralik.org/

1 aralık dünya aids günü

Posted in aids with tags , , on Kasım 30, 2009 by ifsaeylem1

Geçen sene,
1 Aralık günü, sokakta idik!
Taksimde, Tünel Meydanında.

HIV/AIDS’in sadece bir grubun meselesi olmadığını, herkesin bununla ilgileniyor olması gerektiğini anlatabilmek için !
Birçok Sivil Toplum Kuruluşu ve bireysel katılımcılar ile sesimizi duyurmayı ve dikkat çekmeyi başardık!

Bu sene,
Bu sene gene aynı gün, aynı yerde olacağız!
Gene sesimizi duyurmak için,
Tekrardan birşeylere dikkat çekiyor olmak için!

Bekleriz,
Mutlaka gelin !
Belki birşeyler, bir yerden değişmeye başlar.

Hepimiz biliyoruz,
Sokaklar farkeder !!

Yer : Taksim/ Tünel Meydanı – İstanbul
10.30 – 11.00
Panayır alanı etkinliklerin başlangıcı;

• Kısa Dalga Ritim Grubu
• Dans Grubu
• Dilek Ağacı
• Kapalı mühürlü kutuya mektup yazılıp atılması
• LCD ekranda film gösterimi

11.00 – 11.30
— Basın açıklaması
Ahmet Misbah Demircan Beyoğlu Belediye Başkanı
Prof. Dr. Volkan Korten: Marmara Üniv. İç Hast. ABD İnf. Hast. BD.
Arzu Kaykı: Pozitif Yaşam Derneği Başkanı

— Basın açıklamasının sonunda önyargı balonlarının havaya bırakılması

11.30 – 12.30
— Sambistanbul ritim grubu eşlinde, pantomim, jonglör ekibi ile kortej halinde yürüyüş

12.30 – 13.30
Galatasaray Lisesini önüne varış
Gerçekler – Söylenceler kürsüsünün başlangıcı

13:30 Kapanış

 

http://1aralik.org/

HIV Değil Önyargı Öldürür…

Posted in aids with tags , , , , on Kasım 30, 2009 by ifsaeylem1
Pazartesi, 30 Kasım, 2009

Hangimiz HIV Pozitif? Ne fark eder? HIV değil önyargı öldürür…

HIV+ olmanın öldürmediği ama Türkiye’de HIV+ olmanın önyargılarımız sebebiyle HIV+ bireyleri ölüme sürükleyebileceği gerçeği apaçık ortada. Saklanmak, gizlenmek, açıklamamak ve dolayısıyla da tedavi olmamak bizlere dayatılan en gerçek dayatma ne yazık ki hâlâ daha.

Adorno M. yazdı.

Hepimiz günlük yaşamlarımıza bir şekilde toplumsal önyargılarla ve toplumsal korkularımızla devam ederken 21. yy’da başımızda bizim için yaratılan kocaman bir kâbusla nefes alıyoruz; HIV pozitif ile. Bize kâbus olarak öğretilen, ilk başlarda bizlere bir eşcinsel hastalığı olarak tanıtılmış ama artık günümüzde her yerde ve herkeste karşılaşabileceğimiz türden bir hastalık olan AIDS ile ve de. Tabii ki de “önyargılar” ve “dayatmalar” birer hastalık olarak kabul edilseydi, gerek ülkemizde gerekse de dünyada AIDS’e yakalanan insan sayısını “önyargı” ve “dayatma” hastalığına kapılmış insanların sayısına göre belki de ciddiye almayacaktık ve çağımızın vebası “AIDS – Edinsel Bağışıklık Yetmezliği Sendromu” değil “ Edinsel Önyargı Fazlalığı Sendromu” olacaktı.
Hâlâ daha insana dair pek çok şeyi kavrayamamış olsak da – insanların neden esnediğiyle ilgili kafa patlatanları bizden ayrı tutuyorum – bizlere ve yaşamlarımıza dair oynanan oyunların sonuçlarını görmezden gelmeyi kabul etmemeliyiz kanımca. Ayrımcılığın her türlüsüne pek müsait kapitalizm artık hastalıklar ve ölümler üzerinden bile prim yapa dursun, gerek ilaç firmalarının cepleri bol keseden dolsun, biz yine de yanı başımızdaki bu “gerçek” ile yaşamayı öğrenerek, AIDS hastalarının durumunu irdeleyerek en azından yılın bu günü olan 1 Aralık’ta empati yetimizi çalıştıraduralım.
Bu nedenle bu yazıyı kaleme alıyorum. HIV pozitif olup olmadığımla ilgilenmeden. Kimin HIV pozitif olduğunu sorgulamadan. Bu gerçeğin gerçekten bizi yaşamaktan alıkoyabileceğini fark ederek…
Aslında 25 yıllık bir mazisi olmasına karşın, ilk olarak milenyum başlangıcında adından söz etmeye başlanılan AIDS’in çözümleri hâlâ daha aranırken, bizlere özellikle eşcinsel erkekler arasında ortaya çıktığı yalanıyla dayatılan AIDS hakkında hâlâ kafamız karışık. Dünya Sağlık Örgütü bugüne kadar 25 milyondan fazla kişinin ölümüyle sonuçlanan AIDS’in hâlâ daha heteroseksüel çiftler arasında yayılmadığını söylerken, 2007 yılında dünyada 33 milyon kişinin HIV pozitif olduğu gerçeği yanı başımızdayken aslında WHO’nun raporlarını bile toplumsal cinsiyet ve ayrımcılık arzumuz dolayısıyla Türkiye’ye çarpıtılarak sunduğumuz açıkça ortada.
WHO aslında bizlere heteroseksüel çiftler arasında eski hızıyla AIDS’in yayılmadığını söylerken, yurdum basını milenyum öncesi ABD basını politikasını takip ederek, AIDS’in eşcinsel ilişkiyle bulaştığı yalanına bizleri bulaştırırken aslında gerçeklerden nasıl bu kadar uzak olabildiğimizi kimse sorgulamıyor sanırım. En azından sorgulasaydık “Doğan”lar akbaba olmaz, kendisini de zümrüdü anka kuşu sanmazlardı. Öte yandan ABD’nin iç politikaları rahatlıkla eleştirilebiliniyorken bizim AIDS konusundaki duyarsızlığımız da gerçekten çok ilgi çekici. “Atın ölümü arpadan olsun” ya da “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” mantığıyla yetiştiğimiz için olsa gerek, elin Tony Kushner’i çıkıp da kendi ülkesini – ABD – AIDS politikaları sebebiyle senaryolarında – Angels in America – eleştirirken, ABD’yi AIDS ve HIV+ eşcinselleri tedavi etmemekle suçlarken, insanlara plasebolar verildiğini yazarken ve oynarken, bizler elimizdeki Sağlık Bakanlığı verilerimize bakıp Türkiye’deki HIV pozitif ve AIDS vakası azlığından ötürü mutluluk duyuyoruz galiba.
Sağlık Bakanlığı 2008 yılına kadar toplamda 3370 kişinin HIV+ ve AIDS vakasıyla karşılaştığı “gerçeğini” bizlerle buluştururken bundan duyacağımız mutluluğu göz ardı etmiş olmalı. Tabii ki de Türk medyalaması söz konusu AIDS ve HIV+ olduğunda damarlarında bulunan asil ajitasyonla HIV+ çocukların okullarında yaşadığı sorunları dile getirmiş hatta velilere “Çocuğunuzun okulunda AIDS’li öğrenci bulunmasına tepkiniz ne olurdu?” gibi faşizan ve arkaplanda ayrımcı anketlemelerde de bulunmuştu. Sonuç hiçbir zaman değişmedi tabii ki de. AIDS hakkında bilgilendirilmeye çalışsak da, AIDS’in kan yoluyla bulaşabildiğini anlasak da her zaman söz konusu ayrımcılık olduğunda bütün özel yeteneklerimizi ortaya çıkartıp, HIV+ ve AIDS’li hastalara karşı inanılmaz derecede “hassas” davranmayı başarabildik. Gerçi kutsal paranoyalarımız her zaman işlevini sürdürdü, hepimiz toplumsal hayattan ve yaşamdan nefret eden manyaklar olduğumuz için HIV+ bireylerin de sinema sinema dolaşarak kıçımıza kanlı iğneler saplayacağından ya da bilumum fast food restaurantlarında ketçap şişelerini kanlayacağından korkup durduk. Aslında bizim beynimize kan gitmediği gerçeğinden oldukça uzaktık bu sırada, hepimiz HIV+ birini duyduğumuz anda kaçmamız gerektiği, uzaklaşmamız gerektiği ve hatta yok etmemiz gerektiği kanısına öyle bulaşmıştık ki, aramızdan ünlü türkücülerimiz çıkıp HIV+ gibi hassas bir konu üzerine şarkılar türküler dahi yazabildi, hiç ses çıkarmadık. Durum aslında 2009 yılında Türkiye’de bu kadar içler acısıyken, bizlere arkaplanda eşcinsel ayrımcılığıyla sunulan AIDS ve HIV gerçeğiyle yüzleşen HIV+ bireyler tedavi olmamayı seçme veya tedavi sürecinde travmatik durumlar yaşamaya mecbur bırakıldıklarını hissediyorlar ne yazık ki.
HIV+ olmanın öldürmediği ama Türkiye’de HIV+ olmanın önyargılarımız sebebiyle HIV+ bireyleri ölüme sürükleyebileceği gerçeği apaçık ortada. Saklanmak, gizlenmek, açıklamamak ve dolayısıyla da tedavi olmamak bizlere dayatılan en gerçek dayatma ne yazık ki hâlâ daha.
Tabii ki de HIV+ olmadan yaşanan ayrımcılığı ve tabuları fazlasıyla anlayamayan biri olsam da, sanırım son olarak aşağıda sözlerini yazacağım İsmail Türüt’ün “AlDS Hastalığı” adlı şarkısı ülkemizdeki son durum hakkında son sözleri benim yerime söyleyecektir.
HIV+’in öldürmediği sadece önyargıların HIV+ bireyleri ölüme sürüklediği gerçeğiyle artık yüzleşmemiz dileğiyle.
AIDS HASTALIĞI – İSMAİL TÜRÜT
Aids hastalığı hoşgeldin,
İnsanlıktan çıkanları al götür
Gelecek zamanı ne güzel bildin,
Belleğini yıkanları, al götür

Al götür al götür
Babam olsa al götür,
Eşek cennetine götür

Sokakları doldurmuşlar kopuklar
Ancak bu pisliği bu illet paklar
Ameliyat oldu cinsi sapıklar
Erkeklikten bıkanları
Al götür al götür
Babam olsa al götür,
Eşek cennetine götür

Arkadan bakınca tipe bak tipe
Sonradan dönmeymiş sıpa oğlu sıpa
Kolunda bilezik kulağında küpe
İncik boncuk takanları al götür

Aman garip ismail’im sermayem sazımdır
En büyük tehlike neme lazımdır
Lazı, Kürdü, Abazası, Çerkezi, Boşnağı, Arnavudu hepsi bizimdir
Yurda nifak sokanları canımızı yakanları
Al götür al götür
Babam olsa al götür,
Eşek cennetine götür…
Kaos GL

HIV/AIDS’le Mücadele Dünyada Sonuç Veriyor; Türkiye Sessiz

Posted in aids with tags , , on Kasım 30, 2009 by ifsaeylem1

UNAIDS, son sekiz yılda yeni AIDS vakalarının yüzde 17 azaldığını açıkladı. Mücaldele, sağlık hizmetleri bütünlüklü olduğunda daha etkin. Pozitif Yaşam, Türkiye’de vakaların arttığını, HIV/AIDS’in öncelikli görülmediğini vurguladı.

İstanbul – BİA Haber Merkezi
30 Kasım 2009, Pazartesi

Birleşmiş Milletler HIV/AIDS Birleşik Programı (UNAIDS) son sekiz yılda yeni AIDS vakalarının yüzde 17 azaldığını; en önemli ilerlemenin de virüsün en yoğun etkilediği bölge olan Sahra altı Afrika’da yaşandığını açıkladı. Veriler, 2001’de BM üyelerinin AIDS’le ortak mücadeleye girişmesinin ardından 2008’de sadece Sahra altı Afrika’da 400 bin daha az yeni vaka görüldüğünü gösterdi.

Aynı dönemde Doğu Asya’da vaka sayısı yüzde 25 azalırken uyuşturucu kullanımıyla yaygınlaşan Doğu Avrupa’da da virüsün yayılma hızı sabitlendi. UNAIDS ve Dünya Sağlık Örgütü’nün ortak hazırladığı rapora göre bugün tüm dünyada tahminen,

* 33,4 milyon insan HIV ile yaşıyor
* 2,7 milyon kişi 2008’de enfeksiyonu kaptı
* 2 milyon insan 2008’de AIDS ve bağlantılı hastalıklardan yaşamını yitirdi.

Bütüncül sağlık hizmeti gerekli

İki örgüt, tedavinin yaygınlaşmasıyla birlikte HIV pozitif olarak yaşayanların sayısının arttığını belirtti. 1996’da etkin tedavilerin ortaya çıkmasıyla bugüne kadar 2,9 milyon insanın ölümden kurtulduğu tahmin ediliyor.

Raporun ortaya çıkardığı bir gerçekse, HIV önleme programlarının sosyal hizmetlerle entegre biçimde kullanıldığı yerlerde AIDS’den ölümlerin önlenmesinde de daha etkin olunduğu. Rapora göre, özellikle bazı Afrika ülkelerinde anne ölümlerinin yarıya yakını HIV nedeniyle gerçekleşiyor. UNAIDS yöneticisi Michel Sidibe, “Anne ve çocuk sağlığı programlarını da HIV/AIDS programlarıyla birlikte düşünmemiz gerektiği ortaya çıkıyor” dedi.

WHO yöneticisi Margaret Chan da, çabaların sonuç verdiğini ama bununla yetinilemeyeceğini söyledi.

Türkiye’de sayı artıyor

HIV+ bireylere yönelik ayrımcılıkla mücadele eden ve destek sunan Pozitif Yaşam Derneği başkanı Arzu Kaykı, dünyada mücadeleden sonuç alınmasına rağmen Türkiye’de HIV pozitif insan sayısının arttığını söyledi. Dernek üyeleri 1 Aralık saat 10.30’da Tünel’de buluşacak ve Galatasaray’a yürüyecek.

“Bu artışın temel nedenleri bizce halen ‘ülkemizde HIV yok algısı’, ‘HIV/AIDS’in öncelik olmayışı’, ülkemizde ortaya çıkan diğer bulaşıcı enfeksiyonlarda hızla alınan eylem planlarının HIV/AIDS için de alınmasını talep ediyoruz. Toplumu da HIV/AIDS’e gözünü kulağını açmaya davet ediyoruz. Ve diyoruz ki HIV/AIDS’ yönelik önyargılarınızdan kurtulun.”

Sağlık Bakanlığı’nın Aralık 2008 verilerine göre geçen yıl Türkiye’de toplam 450 HIV/AIDS vakası görüldü. Bir önceki yıl bu sayı 376’ydı. 1885’ten bu yana görülen toplam vaka sayısıysa 3 bin 370.

Bağışıklık sistemini zayıflatarak AIDS’e neden olan HIV cinsel ilişki, direk kan teması, organ nakilleri ve anneden bebeğine olmak üzere dört yolla bulaşabiliyor. Günümüzde AIDS’in kesin bir tedavisi yok ancak hastalık çeşitli ilaçlarla büyük oranda kontrol altına alınabilmekte ve HIV Pozitif insanlar uzun yıllar boyunca sağlıklı olarak kalabilmekte.(EÜ)

HIV/AIDS Korkusu Cinsel Azınlıklara Nefretten Besleniyor

Posted in ayrımcılık - şiddet with tags , , , , , on Eylül 19, 2009 by ifsaeylem1
Çarşamba, 16 Eylül, 2009

HIV/AIDS Korkusu Cinsel Azınlıklara Nefretten Besleniyor

PYD’den Murat Yüksel “Cinsel Haklar ve Siyaset” panelinde cinsel azınlıklara nefretin toplumda HIV/AIDS virüsü taşıyanların tedavi olmasına engel teşkil ettiğini ve bunun da virüsün yayılmasına neden olduğunu söyledi.
Kadının İnsan Hakları – Yeni Çözümler Derneği’nin düzenlediği “İkinci Müslüman Toplumlarda Cinsel ve Bedensel Haklar Koalisyonu (CSBR) Cinsellik Enstitüsü: Türkiye’de Cinsel Haklar ve Siyaset” panelini dün (15 Eylül) akşam, Beyoğlu’ndaki Goethe Enstitüsünde gerçekleşti.
Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği’nden Aras Güngör, Çanakkale Kadın El Emeğini Değerlendirme Derneği (EL-DER) ve Çanakkale Toplum Merkezi adına Nigar Etizer Karacık vePozitif Yaşam Derneği’nden (PYD) Murat Yüksel‘inkonuşmacı olduğu panelde Yüksel Türkiye’de cinselliğe dayalı ayrımcılığın HIV/AIDS’le nasıl örtüştüğü üzerine konuştu.
“Cinsellik söz konusuysa tabular devreye giriyor”

Yüksel’in verdiği bilgiye göre dünyada HIV/AIDS tanısı konulan insanların sayısı 40 milyondan fazla, yarısından çoğunu kadınlar oluşturuyor ve çoğu Afrika ülkelerinde.
Bugüne kadar AIDS nedeniyle yaşamını yitirenlerin sayısı İkinci Dünya Savaşı’nda ölenlerin sayısını geçiyor.
Yüksel Türkiye’de Sağlık Bakanlığı tarafından 1989’dan bu yana HIV/AIDS’e ilişkin verilerin tutulduğunu aktardı.
“O tarihten 2008’e kadar toplam HIV/AIDS’li sayısı 3 bin 300. Yarısından çoğu erkek.
“HIV/AIDS’in kan aktarımı ve anneden çocuğa geçmesi dışında bulaşma yollarından biri de cinsellik. Cinsellik söz konusu olduğunda tabular devreye giriyor. İnsanlar test yaptırmaktan çekiniyor, çünkü damgalanmaktan korkuyor. Test yaptırmayınca tanı konulamıyor. Gerçek rakamları da bilemiyoruz.”
“Virüs yayılıyor, Bakanlık önlem alsın”

Yüksel cinsel yönelimin de bu ayrımcılıktan payını aldığını söyledi:
“Cinsel azınlık da HIV/AIDS virüsü taşıyanlar da ‘hastalıklı’ damgası yediği için test yaptırmaya cesaret eden bile cinsel yönelimini ifade etmiyor.”
Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre 2006’da 296, 2007’de 270 ve 2008’de 450 kişiye HIV/AIDS tanısı koyuldu.
Yüksel bu rakamların gerçeği yansıtmasa bile tedbir almak için artışı iyi ifade ettiğini söylüyor.
HIV/AIDS’nin Türkiye’de 1980’lerin sonunda gündeme alındığını hatırlatan Yüksel “İlk zamanlar yapılan çalışmalar ‘AIDS’le savaş ya da mücadele’ydi. Ancak HIV/AIDS tanısı koyulanları toplumdan izole etmek yöntemi söz konusu. Bu da insanların tedaviye erişiminin önünde ciddi bir engel” dedi.
Geçtiğimiz dönemde Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı bir reklam kampanyasını örnek gösteren Yüksel kampanyanın sloganının “Kimi ilişkiler ayağınızı yerden keser” olduğunu ve bu sloganın morga yatan bir ölü fotoğrafıyla verildiğini anlattı.
“Yani ayrımcılık sürüyor. Buradaki ‘kimi ilişkiler’le verilen mesaj cinsel eğilimi toplumun ötekileştirdiği, kabul etmediği insanlarla ya da seks işçileriyle seks yapmak. Kızılay’da bile kan vermesi yasaklanan bireyler içinde ‘yabancı uyruklu seks işçileriyle seks yapmış ya da homoseksüel’ bireyle var. Bu düpedüz ayrımcılıktır.”
Kadınlar açısından durumun çok da değişmediğini söyleyen Yüksel cins iktidarının ‘kondom kullanmaya erkek karar verir’ gibi yargılar üzerinden ayrımcılığın sürdüğünü belirtti.
“HIV’e karşı korku, toplumun kabul etmediği cinsel azınlıklara, çok eşliliğe öfke ve tıpkı yabancı uyruklu kadın seks işçilerine olduğu gibi ırkçılık gibi toplumsal nefret söyleminden besleniyor. Korku ve öfkeler birbirine giriyor. Bu nefret toplumda HIV/AIDS virüsü taşıyanların tedavi olmamasına bu da virüsün yayılmasına neden oluyor.”
Yüksel diğer taraftan HIV/AIDS tanısı konan kişilerin bu toplumsal nefret nedeniyle içlerine kapanıp suçluluk duyduklarını ve travma yaşadıklarını söyledi.
Bianet / Emine Özcan
09/16/2009

Vatikan ve nefret eş anlamlı iki kelime

Posted in ayrımcılık - şiddet, din, nefret suçları with tags , , , , , , , on Mart 26, 2009 by ifsaeylem1
Pazartesi, 23 Mart, 2009

Fransa öncülüğünde 19 Aralık 2008 tarihinde Birleşmiş Milletler’e LGBT hakları ile ilgili bir bildiri sunulmuştu. Obama’nın yönetime gelir gelmez ABD’nin de bildirgeyi destekleyenler tarafında yer alacağını duyurması ile tekrardan gündemde büyük bir yer tutan bildirge, aslında önemli ipuçları barındırıyor. Bildirge BM bünyesinde görüşülürken Vatikan’ın BM temsilcisi LGBT konusunda Vatikan’ın resmi görüşlerini açıklarken şu ifadeleri kullanmıştı: “Vatikan, eşcinsel bireylere karşı uygulanan her türlü ayrımcılığın önlenmesinin savunucudur ve devletlere eşcinselliği suç olarak düzenleyen yasalarını tadil etmeleri çağrısında bulunur.” Ama Vatikan bu görüşlerini bir hafta geçmeden değiştirmiş olsa gerek. Çünkü 24 Aralık 2008 günü, Papa 16. Benediktus Noel mesajında LGBT konusuna da değinmişti. Papa’ya göre eşcinsellik, yağmur ormanlarının tahrip olması kadar büyük tehlike kaynağı oluşturuyor ve kimin erkek ya da kadın olduğuna karar verenin insanlar değil “Tanrı” olduğunu savunuyordu. Olay bununla da bitmiyordu. Karmaşa aslında tam da burada boy gösteriyordu. Çünkü ana-akım medya için muhteşem bir fırsat niteliğindeydi Papa’nın sözleri. Hergün nefret yayınları kurgulayan medya, bu kez 3. sayfada hunharca katledilen LGBT bireylerin resimleri yerine Papa’nın sözlerini Onur Yürüyüşleri’nden alınmış yarı çıplak erkek ve kadın resimleri ile süslemişti. Zaten amaç LGBT bireylere nefret beslenmesine katkıda bulunulması olduğu için yayınlanan haberlerin şeklinin bir önemi yoktu.

Papa’nın söylemleri içinde ana-akım medyanın yer vermediği ufak bir ayrıntı daha vardı. Papa, Nikola Kopernik’in çalışmalarından ilham almış Galileo Galilei’nin teleskopu kullanarak 400 yıl önce uzayı izlemesini kutluyordu. Papa, hatta bununla kalmayıp o dönemde engizisyon mahkemelerinin vermiş olduğu kararların büyük hata olduğunu ekliyordu. Papa V. Paul, 1613 yılında Galilei’yi “cehennemlik” ilan etmişti. Çünkü kliseye göre “İsa güneşe, sabit durması için emir vermişti ve güneş sabit durmaktaydı”. Ama Galilei bunun aksini kanıtladığı için ev hapsine mahkum edilmişti.
Neden mi bahsediyorum tüm bunlardan? Papa yine masum insanların hayatlarını etkileyen sorumsuz açıklamalar yapmaya devam ediyor. Hazret, Afrika’ya giderken uçakta yapmış olduğu son açıklamasında, Katolik Klisesi’nin prezervatif kullanılması ile ilgili görüşlerini aktardı. Papa “Prezervatifler, Afrika’da HIV ve AIDS’e karşı verilen şavaşa çare olmadığı gibi olayın tehlikesini artırıyor.” “Yaşanan trajedi sadece para ile çözümlenemez ve tehlikenin önlenmesi için dağıtılan prezervatifler olayın daha da kötüleşmesine yol açar” ifadelerini kullandı. Geçtiğimiz ay içinde Papa yapmış olduğu başka bir açıklamasında ise, prezervatiflerin HIV virüsünün geçebileceği kadar küçük deliklere sahip olduğuna vurgu yapmıştı. Tabii tüm bunların altında yatan sebepse, klisenin sahip olduğu geleneksel öğreti olan “evlilik sırasında yapılan güvenli seks”. Ve Papa’ya göre bunun haricindeki tüm yöntemler HIV ve AIDS için çözüm yöntemi oluşturmuyor. Yani kısacası Afrika da Papa’nın sorumsuzca yapmış olduğu açıklamalarından dolayı ölen ve ölecek olan insanların, insan olarak bir değeri yok; önemli olan klisenin öğretileri.
Merak edilen ise yine aradan uzun yıllar geçtiğinde birgün “Papa XXX Prezervatifkus” bir açıklama yapıp prezervatifin gelişimini sağladıkları için bilim insanlarına teşekkür edecek mi? Ya da o dönemde yapılan açıklamaların yanlış olduğunu, LGBT bireylerin hayatlarına mal olan, masum bireylerin AIDS ve HIV kaynaklı ölümlerine sebebiyet veren açıklamaları dolayısı ile özür de dileyecek mi? Klise, bilimin artık klisenin dogmasının önüne uzun yıllar önce geçtiğini fark edecek mi?
Kaos GL