ali bulaç için arşiv

Nefret Suçları Ayrımcılıktan Beslenir!

Posted in ayrımcılık - şiddet, lgbtt bireylere yönelik ayrımcılık, lgbtt bireylere yönelik şiddet, nefret suçları with tags , , , on Mayıs 21, 2009 by ifsaeylem1

“İHGD, Ali Bulaç’a atfedilen açıklamaları en hafif sıfatlarla hoşgörüsüz, homofobik, ayrımcı ve aşağılayıcı olarak nitelendirmektedir. Nefret suçlarının ayrımcılıktan beslendiği unutulmamalıdır.” İnsan Hakları Gündemi Derneği, sosyolog Ali Bulaç’ın televizyonda sarf ettiği sözlerin nefret suçlarını arttıracağına dair bir basın açıklaması yaptı. Derneğin yaptığı açıklamada, “Kanaatimiz odur ki, Ali Bulaç’a atfedilen açıklama cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği farklı bireylere karşı işlenen bu gibi suçları artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır” denildi. “Eleştiri sınırını aşarak hakaret ve tahrik boyutuna varan” sözlere, “nefret suçları”nda görülen artışın en önemli nedeni olarak dikkat çekilen açıklamanın tam metni yayınlıyoruz. Nefret Suçları Ayrımcılıktan Beslenir! “Sosyolog Ali Bulaç’ın, geçtiğimiz pazartesi günü CNN Türk’te katıldığı “Reha Muhtar’la Çok Farklı” programında, “Irak ve Afganistan gibi ülkelerde yapılan sivillere yönelik toplu katliamların eşcinsel askerler tarafından yapıldığını” söylediği iddia edildi. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın Zeki Müren ve Bülent Ersoy’la ilgili sözlerinin de tartışıldığı programda Bakan’ın bilinçaltındaki düşüncelerini ifade ettiği de kaydedildi. Türkiye’de son yıllarda giderek yükselen ırkçılık, milliyetçilik ve hoşgörüsüzlükten kaynaklanan “nefret suçları”nda görülen artışın en önemli nedeninin yukarıdaki gibi eleştiri sınırını aşarak hakaret ve tahrik boyutuna varan açıklamalar olduğu kanaatindeyiz. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10. maddesi herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğunu belirtmektedir. Benzer şekilde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 3. maddesi de adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesini koruma altına almakta, 76. maddesi soykırım suçunu yasaklamakta, 122. maddesi ayrımcılığı, 125. maddesi hakareti, 216. maddesi ise halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılamayı suç saymaktadır. Ali Bulaç’a atfedilen yaklaşım, toplumda birçok birey tarafından da paylaşıldığı için yeterli tepkiyle karşılaşmamaktadır. Aslında bu açıklama, yalnızca ceza normlarının ihlali değil, aynı zamanda ırkçı ve hoşgörüsüz bir düşünce yapısının da dışa vurumudur. İHGD, Ali Bulaç’a atfedilen bu konudaki açıklamaları en hafif sıfatlarla hoşgörüsüz, homofobik, ayrımcı ve aşağılayıcı olarak nitelendirmektedir. Nefret suçlarının ayrımcılıktan beslendiği unutulmamalıdır. Yukarıda bahsi geçen Anayasa ve kanun maddelerine rağmen, şu ana kadar hiç kimse ırkçılık veya ayrımcılık yaptığı ya da nefret suçu işlediği için yargılanmamıştır. Nefret suçları, failin kimliğinden bağımsız olarak, ciddi bir suç olarak görülmek ve takip edilmek zorundadır. Bu takibi de yukarıda belirttiğimiz Anayasa ve kanun maddeleri teminat altına almalıdır. Oysaki o maddelerden yargılananların hemen hepsi, birkaç istisna hariç, Türkiye’de ırkçılık, milliyetçilik ve hoşgörüsüzlükten kaynaklanan nefret suçlarına muhalefet eden yazarlar, akademisyenler, insan hakları savunucuları olmuştur. Aslında hukukun ırkçı, ayrımcı, hoşgörüsüz ve toplumu, duyarlı gruplara karşı tahrik eden açıklamalara karşı harekete geçmesi gerekirken, düşünceyi ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilen hakaret ve tahrik etmeyen, şiddet çağrısı yapmayan düşüncelerini ifade eden aydın ve yazarlara karşı müteyakkız olması anlaşılabilir değildir. Dava açmaya meyilli Cumhuriyet savcılarının esas bu gibi açıklamalar karşısında harekete geçmeleri gereklidir. Hepsinden önemlisi son yıllarda yaşanan sorun sadece yasaların uygulanma biçimi değildir. Aslında Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın tanımladığı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu uluslararası hukuktaki nefret suçları kategorisi Türk ceza hukuku tarafından hala tanınmamakta, nefret suçu saikiyle işlenen fiillere alelade suçlarmış gibi bakılmaktadır. 7-12 Nisan 2006 tarihleri arasında, Ankara Eryaman’da travesti ve transseksüellere yönelik saldırılara da katılan ve ardından Esat ve Kurtuluş semtlerinde de travesti ve transseksüellere saldıran dört kişinin yargılandığı davada olumlu bir gelişme yaşanmıştır. Davanın görüldüğü Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği kararın “nefret suçu” kapsamında değerlendirilmesi mümkündür. Sanıklar çete suçundan çeşitli hapis cezalarına çarptırılmış ve cezaları ertelenmemiştir. Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi davayla ilgili olarak17 Ekim 2008’de tutuklu 4 kişi hakkında verdiği mahkûmiyet kararının gerekçesinde şunları ifade etmiştir: “Sanıklar kendilerinin ve çevrelerindeki insanların ‘önyargılarının tetiklediği’ düşüncelerle çevrelerinde yaşamakta olan ve kendilerini transseksüel bireyler olarak tarif eden müdahillere karşı belli bir karar doğrultusunda yoğun ve sürekli saldırılarda bulunmuşlar, onları yasadıkları hayat alanından ayrılmaya zorlamışlardır.” Kanaatimiz odur ki, Ali Bulaç’a atfedilen açıklama cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği farklı bireylere karşı işlenen bu gibi suçları artırmakta başka bir işe yaramayacaktır. Saygılarımızla.”

Kaos GL

Reklamlar

Tekbiiiiirrrr! 3. Evre Başladı!

Posted in Uncategorized with tags , , on Mayıs 21, 2009 by ifsaeylem1

Sevgili Kürşad Kahramanoğlu’nun, BirGün Gazetesi’ndeki yazısında söylediklerini tekrarlamayacağım. Gandi’nin, ‘kurtuluş mücadelelerinin evreleri’ tezini eşcinsellerin Türkiye’deki durumuna uyarlaması ilgi çekici ama homofobinin baş suçlusu olarak Müslümanları ve oradan da AKP’yi göstermesini gerçekçi bulmuyorum.

“Ali Bulaç’ın eşcinsellere karşı başlattığı açık saldırı kampanyası…” demiş mesela. Bulaç’ın böyle bir kampanya başlatmasına gerek mi var ki? Bu kampanya çoktan başlamış ve devam ediyor değil mi? Üstelik Bulaç’ın niyeti, açık bir saldırı kampanyası başlatmak olsaydı, sözlerinin yanlış anlaşıldığını söyleme ihtiyacını neden duysun? Nefret söyleminde ısrar ederdi. O kadar mı güçlü bir kamuoyu etkimiz var? Evet, Müslüman kişi ve gruplardan bir kısmındaki homofobi giderek artan bir dozda açığa çıkıyor. Kırsal kökenli insanların giderek artan bir biçimde kentleşmesi, siyasallaşması ve bunun sonucu olarak, muhafazakârlığın artmasının doğal bir sonucu bu. Alev Alatlı’nın Zaman Gazetesi’nde çıkan homofobik yazıları buna örnek olabilir mi mesela? Türbanlı öğrencilerin eğitim hakkına bile karşı çıkan Alatlı Müslümanları ne kadar temsil edebilir? Peki, siz Vakit Gazetesi’nin Müslümanları temsil ettiğine inanıyor musunuz gerçekten? Bence, Aydınlık Dergisi sosyalistleri ne kadar temsil ediyorsa, Vakit Gazetesi Müslümanları o kadar temsil ediyor. Sonra, “Üzmez’e selam, eşcinsellere hücum!” ifadesi gibi, genellemeci bir bakış açısı, yine Müslüman kesime hitap eden Yeni Şafak’ın Üzmez’e hitaben “Utan be adam!” manşetini görmezden geliyor.
Bütün bunların ardında, BirGün Gazetesi’nin, ülkedeki en önemli sorunun AKP olduğu, onun yerine CHP, MHP vb. gelse, ‘tehlike’nin geçeceğini ima eden islamofobik çizgisi yatıyor. BirGün’ün Taraf’a olan düşmanlığı da, Kahramanoğlu’nun satırlarında aleni bir şekilde boy gösteriyor. Konumuz eşcinsellik miydi? Sanırım değilmiş.
En ilginciyse, “mızrak artık çuvala sığmıyor”, üçüncü evreye geldik şeklinde özetlenen gelişmelerin, muhafazakâr AKP döneminde gerçekleşmiş olmasının görülmemesi. Evet, AKP’nin genel olarak eşcinsellere bakışının olumsuz olduğu açık. Yoksa Vatikan ve İKÖ ile BM’de eşcinsellere ayrımcılığı engelleyecek tasarıya karşı kulis yapmazlardı. Anayasa değişikliği tartışmalarında, cinsel yönelim ayrımcılığını engelleyecek bir madde koyulmasına onay verirlerdi. Zafer Üskül’ün Homofobi Karşıtı Buluşmalara katılan tek hükümet partisi milletvekili olması, yazık ki, bunu değiştirmedi. Fakat zaten AKP’nin neoliberal ve muhafazakâr bir parti olduğunu biliyoruz. Avrupa’daki Hıristiyan partilerin çoğu AKP’den daha az homofobik değiller. TSK bence, bu ülkenin en homofobik kurumudur. Sanırım, Mecliste grubu olan partilerden DTP hariç hiç birinde, bir eşcinsel milletvekili açık kimliğiyle yer alamaz. Eşcinselliğe alerjileri olması, AKP’nin veya Müslümanların eşcinselleri hedef tahtasına koyduğunu göstermiyor. Sadece, anayasal eşitlik gibi hakları bize vermemekte direneceklerini gösteriyor. Yine de, Diyanet’in Ekim’de düzenleyeceği Şûra’da, farklı cinsel kimlikler ve yönelimlere ayrımcılığa karşı bir tavır alınması beni çok da şaşırtmazdı.
Üçüncü evrenin başladığı, hedef şaşırtmak için günah keçisi arayan iktidarın eşcinselleri en büyük tehlike olarak gösterdiği doğru mu? Medyayı izleyenler, iktidarın ve ‘dinciler’in gözünde en büyük tehlikenin hâlâ darbe olduğunu biliyorlar. Eşcinseller asla ciddi bir gündem maddesi olmadı. Bir Bulaç’ın ifadesinden, büyük bir saldırının ve yeni bir evre’nin başladığına kanaat getirmek, en hafif deyimiyle abartılı geliyor bana. Yazının başlığı gayet rahat “tehlikenin farkında mısınız” da olabilirmiş. Eşcinseller için asıl tehlikenin, homofobi korkusunun islamofobiyi beslemek için kullanılması olduğuna inanıyorum. Darbe isteyenleri makulleştirmek olduğunu düşünüyorum.
Özgürlüğün gerçek düşmanları kimler?

Yazımın gerisinde sözü, Lübnan’lı eşcinsel hakları aktivisti, sosyalist Ghassan Makarem’e bırakıyorum.
Eşcinsel Hareket ve İslâmofobi 2
Gay and Lesbian Humanist Association (Gay ve Lezbiyen Hümanist Derneği) Dergisi’nin bir bağnazlık patlamasıyla, İslam hakkında “aptalca bir öğreti” demesi, eşcinsel özgürlüğü hareketindeki pek çoklarının medeniyetler çatışması adlı aptal öğretiyi benimsediklerinin en açık örneğidir.
Tüm dünyada eşcinsellerin her gün baskıyla karşılaştığı, Müslüman ülkelerde yaşayanlar gibi, ABD ve Avrupa’da yaşayanlar için de geçerli bir gerçek. Yine de, bazıları mücadeleyi İslam karşıtı, ırkçı bir rotaya kaydırmayı seçtiler.
Batılı aktivistlerin islamofaşizm gibi sözleri telaffuz etmeleriyle aynı nefeste, 2006 Dünya Onur Yürüyüşü’nün Kudüs’ün işgal altındaki bölümünde yapılmasında sakınca görmemeleri, bu konuda açık bir gösterge olmalı. İsrail’in inşa ettiği apartheid duvarı tek başına, Pride’ın ‘Sınırsız Aşk’ (Love without borders) sloganını saçma bir hale getirdi.
Aile değerleri söylemi ilk olarak, Amerikalı ve Avrupalı misyonerler tarafından Levant (Akdeniz’in doğu kıyısındaki bölge) ve Mısır’da kullanıldı; hâlâ da etkili. Fakat bu hep böyle değildi. Böyle olmadığını, (hepsi de İslami yönetimler altında yaşamış olan 8. yy.dan Abu Nuwwas’ın şiirleri, 12. yy.dan Omar Khayyam ve 15. yy.dan Muhammad al-Nawaji bin Hasan (Shams al-Din) örneklerinin gösterdiği gibi,) tarihsel olarak bu bölgeden çıkmış olan homo erotik sanat, edebiyat ve halk hikâyelerinin önemli bir kısmı gösterir. Birçok Müslüman ülkede eşcinselliği suç sayan modern yasalar, ne ironiktir ki, emperyalist müdahalelerin doğrudan bir sonucudur ve Napolyon Kanunu’na* dayanmaktadır. Bu zulüm, ‘ulus devlet’ ve ‘genel ahlâkı korumak’ gibi çok modern kavramlarla el ele yürümüştür. * Code Napoleon 1804 yılında yürürlüğe giren Fransız Medeni Kanunu
(Eşcinsellere yönelik baskının yakın geçmişten göze çarpan bir örneği, 2001’de Kahire’de 52 erkeğin tutuklanarak işkence görmeleridir.) İnsan Hakları İzleme Örgütün’den Scott Long, Mısır’da cinsel suçlarla ilgili yasaların sadece küçük bir bölümünün şeriat veya göreneklere dayandığını belirtiyor. (Duruşma, itiraz hakkının olmadığı bir güvenlik mahkemesinde görüldü. Mısır, 2003’de bu tür mahkemeleri oluşturan olağanüstü hal yasalarını yenilerken, kendini haklı göstermek için ABD’nin Vatanseverlik Yasası’ndan (Patriot Act) alıntı yaptı. Mısır’lı aktivist Hossam Bahgat’a göre, amaç kesinlikle halkın ilgisini ekonomik kriz ve hükümetin likidite sorunundan uzaklaştırmaktı.)
Pek çok Müslüman’ın homofobik oldukları doğru ama pek çok Katolik, Protestan, Hindu, Yahudi ve ateist de homofobikler. Buna rağmen, Papa eşcinsel rahiplere karşı bir cadı avına başladığı zaman, kimsenin ‘Hıristiyanofaşizm’den bahsettiğini duymayız, hem de faşizm bir hareket olarak en güçlü zamanlarına Hıristiyan ülkelerde ulaşmış olduğu halde. Ya bu yıl Kudüs’teki onur yürüyüşüne saldıran ultra Ortodoks Yahudiler? Bu da ‘Judeofaşizm mi?’
İster Müslüman olarak tanımlanan ülkelerde olsun, isterse İslami geleneklere sahip laik ülkelerde, geyler ve lezbiyenler Batı’nın ‘insani yardım’larından bağımsız olarak özgürlükleri için mücadele ediyorlar. En yakın örneklerden biri, Lübnan’da Helem’in kurulmasıdır. Eşcinsel ilişkileri suç sayan yasaları, daha da sertleştirecek bir yasa değişikliği teklifiyle karşılaşan bir grup aktivist, şunu anladılar: onların özgürlükleri, Batıdaki hareketin tüketici tavrına ve getto zihniyetine benzeyerek gerçekleşmeyecekti. Ayrıca, toplumun tamamını özgürleştirecek uluslararası bir mücadelenin parçası olduklarının da farkındaydılar.
Irak’taki savaşı durdurmak için 15 Eylül 2003’de yapılan mitinge bir grup eşcinsel aktivist de katıldı. Bu, büyük oranda İslami kültür ve değerlerin yaşadığı Beyrut’da gökkuşağı bayrağının bir gösteride ilk dalgalanışıydı. Orada, barış ve özgürlük mücadelesinin, savaş ve her tür baskıya karşı küresel mücadelenin bir parçası olduğu çok açıktı”.
Ali Baydaş
Kaos GL

Nefret Suçları Ayrımcılıktan Beslenir!

Posted in ayrımcılık - şiddet, basın açıklaması, nefret suçları with tags , , , , , on Mayıs 21, 2009 by ifsaeylem1

İHGD: Nefret Suçları

TR004/2009

Mayıs 2009

Nefret Suçları Ayrımcılıktan Beslenir!

Sosyolog Ali Bulaç’ın, geçtiğimiz pazartesi günü CNN Türk’te katıldığı “Reha Muhtar’la Çok Farklı” programında, “Irak ve Afganistan gibi ülkelerde yapılan sivillere yönelik toplu katliamların eşcinsel askerler tarafından yapıldığını” söylediği iddia edildi. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın Zeki Müren ve Bülent Ersoy’la ilgili sözlerinin de tartışıldığı programda Bakan’ın bilinçaltındaki düşüncelerini ifade ettiği de kaydedildi.

Türkiye’de son yıllarda giderek yükselen ırkçılık, milliyetçilik ve hoşgörüsüzlükten kaynaklanan “nefret suçları”nda görülen artışın en önemli nedeninin yukarıdaki gibi eleştiri sınırını aşarak hakaret ve tahrik boyutuna varan açıklamalar olduğu kanaatindeyiz. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10. maddesi herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğunu belirtmektedir. Benzer şekilde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 3. maddesi de adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesini koruma altına almakta, 76. maddesi soykırım suçunu yasaklamakta, 122. maddesi ayrımcılığı, 125. maddesi hakareti, 216. maddesi ise halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılamayı suç saymaktadır.

Ali Bulaç’a atfedilen yaklaşım, toplumda birçok birey tarafından da paylaşıldığı için yeterli tepkiyle karşılaşmamaktadı r. Aslında bu açıklama, yalnızca ceza normlarının ihlali değil, aynı zamanda ırkçı ve hoşgörüsüz bir düşünce yapısının da dışa vurumudur. İHGD, Ali Bulaç’a atfedilen bu konudaki açıklamaları en hafif sıfatlarla hoşgörüsüz, homofobik, ayrımcı ve aşağılayıcı olarak nitelendirmektedir. Nefret suçlarının ayrımcılıktan beslendiği unutulmamalıdı r.

Yukarıda bahsi geçen Anayasa ve kanun maddelerine rağmen, şu ana kadar hiç kimse ırkçılık veya ayrımcılık yaptığı ya da nefret suçu işlediği için yargılanmamıştır. Nefret suçları, failin kimliğinden bağımsız olarak, ciddi bir suç olarak görülmek ve takip edilmek zorundadır. Bu takibi de yukarıda belirttiğimiz Anayasa ve kanun maddeleri teminat altına almalıdır. Oysaki o maddelerden yargılananları n hemen hepsi, birkaç istisna hariç, Türkiye’de ırkçılık, milliyetçilik ve hoşgörüsüzlükten kaynaklanan nefret suçlarına muhalefet eden yazarlar, akademisyenler, insan hakları savunucuları olmuştur. Aslında hukukun ırkçı, ayrımcı, hoşgörüsüz ve toplumu, duyarlı gruplara karşı tahrik eden açıklamalara karşı harekete geçmesi gerekirken, düşünceyi ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilen hakaret ve tahrik etmeyen, şiddet çağrısı yapmayan düşüncelerini ifade eden aydın ve yazarlara karşı müteyakkız olması anlaşılabilir değildir. Dava açmaya meyilli Cumhuriyet savcılarının esas bu gibi açıklamalar karşısında harekete geçmeleri gereklidir.

Hepsinden önemlisi son yıllarda yaşanan sorun sadece yasaların uygulanma biçimi değildir. Aslında Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın tanımladığı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu uluslararası hukuktaki nefret suçları kategorisi Türk ceza hukuku tarafından hala tanınmamakta, nefret suçu saikiyle işlenen fiillere alelade suçlarmış gibi bakılmaktadır.

7-12 Nisan 2006 tarihleri arasında, Ankara Eryaman’da travesti ve transseksüellere yönelik saldırılara da katılan ve ardından Esat ve Kurtuluş semtlerinde de travesti ve transseksüellere saldıran dört kişinin yargılandığı davada olumlu bir gelişme yaşanmıştır. Davanın görüldüğü Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği kararın “nefret suçu” kapsamında değerlendirilmesi mümkündür. Sanıklar çete suçundan çeşitli hapis cezalarına çarptırılmış ve cezaları ertelenmemiştir. Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi davayla ilgili olarak 17 Ekim 2008’de tutuklu 4 kişi hakkında verdiği mahkumiyet kararının gerekçesinde şunları ifade etmiştir:

Sanıklar kendilerinin ve çevrelerindeki insanların ‘önyargılarının tetiklediği’ düşüncelerle çevrelerinde yaşamakta olan ve kendilerini transseksüel bireyler olarak tarif eden müdahillere karşı belli bir karar doğrultusunda yoğun ve sürekli saldırılarda bulunmuşlar, onları yasadıkları hayat alanından ayrılmaya zorlamışlardır.

Kanaatimiz odur ki, Ali Bulaç’a atfedilen açıklama cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği farklı bireylere karşı işlenen bu gibi suçları artırmakta başka bir işe yaramayacaktı r.

Saygılarımızla.

İnsan Hakları Gündemi Derneği
(0312) 428 06 10-11 (Ankara-Tel)
(0312) 428 06 13 (Ankara-Faks)
(0232) 489 55 28 (İzmir-Tel)
(0232) 489 70 39 (İzmir-Faks)
www.rightsagenda. org

Hoşgörü ve Merhamet

Posted in ayrımcılık - şiddet, lgbtt bireylere yönelik ayrımcılık with tags , , , , , , on Mayıs 19, 2009 by ifsaeylem1
Salı, 19 Mayıs, 2009

Dincilerin dillerinden düşürmeyip, herkese bol keseden dağıttıkları şu ‘hoşgörü’ kavramının içerdiği gizil faşizmin paçalarından sızması için çok da fazla zorlanmaları gerekmiyor. Aslında o kadar pamuk ipliğine bağlı ki hoşgörüleri, ‘merhamet’lerinin de sınırlarını çiziyor.

Özellikle doksanlı yıllardan başlayarak, dinciler, hoşgörü kavramına sıkı sıkıya tutundu. Bu stratejik bir karardı. İkiyüzlü Batı’nın terörizmle İslam arasında kurduğu ilintiye karşı geliştirilen bir tanıttı. İslam üzerinden konuşurken kendilerinin takındığı bir tutumu onlar da yine dinin bir özelliğiymiş gibi göstermeye çalıştılar.
İslam hoşgörü dinidir, derken kendi büyüklenmeci ruh hallerini dinle cilalamaya başladılar. Bu taktiğe İslam dininin kendisinin son ‘semavi’ din kabul edilmesinin de katkısı oldu.
Hemen kimse şu soruyu sormadı; hoşgörü kavramının anlamı nedir? Kim kimi hoşgörür? Hoşgörenle görülen arasında nasıl bir ilişki vardır?
Aynı durum son zamanlarda yine dincilerin kullanıma sürdüğü ikinci bir kavram için de geçerli: Merhamet! İnsanlığı merhamet duygusunun kurtaracağını, günümüzün kanlı çekişmelerinin ‘modernizmin’ merhamet duygusunu yok etmesiyle ilişkili olduğunu iddia etmeye başladılar. Yine aynı soruyu kimse kimseye sormadı; kim kime merhamet eder?

İkisi de çok şirin ve albenili görünen kavramlar olan hoşgörü ve merhametin içerdiği anlam ve inşa ettiği ilişki tarzı üzerinde durmak gerekiyor. Çünkü her ikisi de kendisini iktidar, en güçlü, en büyük olan olarak görenin kullandığı kavramlardır.

İlkin her ikisi de bir sınır çizer, daha kullanıldıkları ilk anda. Hoşgörülenler varsa hoşgörülmeyecek olanlar da vardır ve merhamet varsa merhamet edilmeyecek olanlar da olacaktır.

Meselenin özü buradan başlar. Hoşgörü ve merhamet ancak, büyükten küçüğe, güçlüden zayıfa, ezenden ezilene yönelik olabilir. Bir yoksulun zengini, kendisini sömürdüğü için hoşgörmesini bekleyebilir misiniz? Bir kadının kendisini döven erkeği, bir çocuğun kendisini taciz eden saldırganı, bir ülkenin kendisini işgal edeni?
Örnekler daha da artırılabilir ama durum değişmez. Öyleyse hoşgörü ve merhamet ancak güçlüden zayıfa, o da güçlünün belirleyeceği sınırlar içinde ve yine onun karar vereceği durumlar için geçerli olabilir.
Ali Bulaç örneğinde dincileri alalım. İnsanların hayat tarzlarına, inançlarına  gösterdikleri ve gösterilmesini bekledikleri hoşgörü, iş gey ve lezbiyenlere gelince, bir çırpıda düşmanlık, dedikodu ve linç çağrısına dönebilmektedir. Türbana özgürlük diye bağırırken ve bu bağırtıyı bin bir dereden kes yapıştır toparlanan sosyolojik, felsefi vs vs tanıtlarla sıralarken, eşcinsellik söz konusu olduğunda, ‘Afganistan’da sivilleri öldürenler eşcinseller (miş)’ düzeyi açığa çıkabiliyor.
Ali Bulaç, bilmez mi, bu lafı bir kere ‘ettiğinde’ ne kadar eleştirilirse eleştirilsin, sokaktaki cahilin buna körü körüne inanacağını? Bilir tabii ve tam da bildiği için, buna güvenerek, bile bile yapar. Çünkü ona göre de gey ve lezbiyenler, merhamet edilmemesi gereken lanetlilerdir!
Bir taşla hem de kaç kuş vurur. Onu dinleyen sokaktaki adamın ‘aptallığına’ güvenir. Çünkü o adamın aptal olduğunu asıl kendisi düşünmektedir. Dahası kendi ideolojisinin sokaktaki adamı, aptal, cahil, yönetilmesi, yönlendirilmesi, günaha yatkın bir güruh olduğunu varsaymaktadır. Bu ‘aptallar sürüsünün’ ancak dinle ‘adam edilip, denetlenebileceğine’ inanmaktadır. Onları ancak ‘Allah korkusu’nun durdurabileceğini düşünmektedir.
Bu durumda her terbiye edilene, gösterilmesi gereken lanetliyi de inşa etmesi zorunludur. Tıpkı kendisinin onlara gösterdiği hoşgörü ve merhamet gibi, onların da hoşgörüp, merhamet edecekleriyle, hoşgörmeyip, merhamet etmeyeceklerini de onlara talim ettirmesi gerekmektedir.
Verilmesi gereken ilk yanıt, ‘Sen kim oluyorsun da, beni hoşgörmüyorsun, kendini ne sanıyorsun ki bana merhametten söz ediyorsun?’ olmalıdır.

Selçuk Candansayar

BirGün
05/18/2009

Şu aşk yoksulu dünyada bir eşcinsel aşka mı yer yok?

Posted in ayrımcılık - şiddet, lgbtt bireylere yönelik ayrımcılık with tags , , , , , , , , on Mayıs 19, 2009 by ifsaeylem1
Salı, 19 Mayıs, 2009

91’de Irak’tan kaçan Kürt kadınlardan birine bir gazeteci mikrofon uzatmıştı. Kadın sırtında bebeğiyle dağları aşmaya çalışırken, ölü bir ruhla mikrofona dönüp yalnızca  “Dünya boş” demişti. Var mı bu cevaptan ötesi.

Askeri merasimlere alınmadığı için tel örgülerin arkasından bakan türbanlı annenin görüntüsü. Ne söylesen boş bu görüntüden sonra yüreği olan için.
Bülent Hanım’ın, Reha Muhtarın programında Ali Bulaç’a söylediği; “Gelmişim kaç yaşına, bu yaşta hâlâ daha bir şeyleri ispat etmekle mi ömrümü geçiştireceğim” lafı yine yüreği olan için pek ağır.
Ne zaman böyle haksızlığa uğramış, yorulmuş, derdini anlatmaya, ne niyeti ne takati kalmış bir hal görsem, o Kürt kadının dünya boş lafı gelir aklıma. Bülent Hanımın da o programdaki sözleri gibi.
Şu güzel hayatı birbirimize zehir ederek mi geçireceğiz Ali Bey. Yüz yüze bakmanın, aynı ülkede yaşamanın, aynı havayı teneffüs etmenin hiç hukuku yok mudur? Irak’taki katliamları eşcinsel askerlerin yaptığını böylesine dayanaksız söyleyerek bir insan gurubuna iftira atmış olmuyor musunuz? İyi bir Müslüman olmak bu mudur?
‘Ben sadece böyle tartışıldığını, eşcinsellerin Irak katliamlarında rol almaya yatkın olduğunu duydum, duyduğumu söylüyorum’ diyerek işin içinden sıyrılabilir misiniz, bir arkadaşınızla konuşurken söylemiyorsunuz bunu, 70 milyonun önünde söylüyorsunuz. Hiç ağzıma bile almak istemiyorum ama erken gençlik yıllarımda peygamberin evlilikleriyle ilgili duyduklarım vardı. İyi ben de fırsat bulup televizyon kanallarında çıkıp bunları söyleyeyim, ardından da tartışılıyordu işittiklerimi söylüyordum, diyeyim. İnsaf, çocuk mu kandıracağım. Bu kötü niyettir.
Savunduğunuz gibi eşcinseller eleştiriden korkmuyor. Ne eleştirisinden bahsediyorsunuz Allah’ınızı severseniz. Türkiye’de yaşayıp da var oluşuna küfür edilmeden geçirilen bir gün mü var? Siz nerde yaşıyorsunuz. Bir sokakta bir gün geçirin, insanların kullandıkları küfürleri dinleyin. Son bir kaç yılda 26 transeksüel öldürüldü. Eşcinsellere yönelik dayak, gasp olaylarının haddi hesabı yok. Irak’ta 400’ün üzerinde eşcinsel öldürüldü, Saddam sonrasında. Suudi Arabistan’da, İran’da, Sudan’da, Pakistan’da, Afganistan’da eşcinsellik idamlık bir suç. Biz can havlindeyiz, Ali bey eşcinseller eleştiriden çekiniyor diyor.
Eleştiri başkadır nefret suçu başkadır. Ben orta Amerika’da, kalkıp bir televizyon programında ya da köşe yazımda ailemden hiç kimsenin, hele çocuğumun asla Müslüman olmasını istemem, Amerika’da da Müslümanlığın yayılmasını engellemek için elimden geleni yapacağım dersem, bu nefreti körüklemek olur çünkü zaten bir İslamofobi var orta Amerika’da. Ama bir de Amerika’da insanlar birbirleriyle dalga geçmek için Müslüman diye seslenseler, Müslümanlara dayak atılıyor olsa, aileler Müslüman olan çocuklarına sırt çeviyor olsalar ve Müslüman gençler fırsat bulunduğunda öldürülse, işte böyle bir ortamda siz, çoluk çocuğunuzun Müslüman olmaması için elinizden geleni yapacağınızı bir gazete köşenizde yazarsanız ayan beyan nefretin bir parçasısınızdır, bu düşünce özgürlüğü veya eleştiri değildir. İşte sizin yok ben eleştiriyorum diyerek yaptığınız bu, eşcinsellere yönelik nefretin çok güçlü olduğu bir ortamda basın yoluyla körükleme.
Gelelim asıl meseleye, şu aşk yoksunu dünyada bir eşcinsellerin aşkına niye yer yok Ali bey. Nedir sizi iki erkeğin veya iki kadının aşkından bu kadar korkutan. Aman çoluğumun çocuğumun başına gelmesin dedirten. Bir aşk neyi değiştirir. İnsan işini iyi yapsın, kimsenin hakkına hukukuna zarar vermesin, saygılı olsun, ne yaparsa yapsın iyisini yapsın, baba ise iyi baba, öğretmen ise iyi öğretmen, yurttaş ise iyi yurttaş, gazeteci ise iyi gazeteci, Hıristiyan ise iyi Hıristiyan, Müslüman ise iyi Müslüman olsun. Benim bir çocuğum olsa herhalde hep bunu söylerdim, ne olursan ol, ne yaparsan yap, hep doğru olanı yap, iyi olmaya çalış, hakkaniyetten çıkma.
Ne yapıyor ki eşcinseller siz böylesine dolusunuz bize karşı. Biz de herkes gibi okulumuza, işimize gidip, dünya hali içinde yaşıyoruz. Herkes gibiyiz.  Yani nedir sizin farklı gördüğünüz Allah için, aşkımızın farklılığı dışında.
Eğer homofobiniz olmasa göreceksiniz ki bir zencinin derisinin rengi kadar farkımız ya var ya yok. Kölelik kaldırılsın ama benim gözüm bir daha onları görmesin diyen bir özgürlükçüsünüz, Ali bey.
Emma Goldman geçtiğimiz asrın başında demişti ki; “toplumsal şiddettin en büyük kaynağı cahilliktir”. Bu cahillik formel eğitim almamışlık durumu değil tabii ki. Profesöründen, yazarına, gazetecisine kadar pek yaygın olan az bildiği bir konuda inanmışlığı nedeniyle katı fikirlere sahip olma durumu. Hiç tartışmasız Ali Bulaç ömründe 3-5 eşcinselle oturup da sohbet etmemiş, bir anlama kaygısı da duymamıştır. Yıldırım Türker’in güzel tespitiyle ‘vicdanı da rahattır’, çünkü günah kavramına sırtını yaslamıştır.
Eğer eşcinselliği utanılacak bir şey olarak göstererek insanların eşcinsel olduklarını söylemelerini engelleyeceğinizi, eşcinselleri ve eşcinselliği baskılayabileceğinizi düşünüyorsanız, ben size söyleyeyim başarabilirsiniz. Ki nice toplum da başardı bunu tarihte, halen de başarıyorlar.
Ama geldik şu yıla, onca yıldır ne tecrübeler edindik, hiç mi ders almayacağız hatalarımızdan, hiç mi bir işi akıl yolu ile çözmeyeceğiz? Alevilik sorunu, Kürt sorunu, türban gibi toplumsal çatışma alanlarına da bu zihniyetle yaklaşıldığında hangisi çözülür? Hiç mi karşılıklı anlama, dinleme, birbirimizin hassasiyetlerine özen gösterme sürecine girmeyeceğiz.
Maalesef şiddet ile sorun çözme halen çok yaygın bir yol. Eşcinsellerin bastırılması, damgalanması, mahallelerde şiddet görmesini nefret söylemleriyle arttırılabilirsiniz. Eşcinsellerin özgürleşmesini geciktirebilirsiniz. Ama insanlığımıza bir nebze katkınız olmaz. Aynı yolda gider geliriz. Benim gücüm yettiğinde sizi ezerim, sizin gücünüz yettiğinde beni ezersiniz.
Kaos GL şu an 4. Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşmayı organize ediyor. Nedir amaç; kendimizi tanıtalım. Sorunlarımızı ortaya koyalım. Tartışalım. Konuşalım. Bir insan hakları dili oluşturalım. Akademisyenler konuşsun, bilgimizi arttıralım. Biz de varız diyelim. Eşitliğin, özgürlüğün ve demokrasinin ülkede kurumsallaşmasında çaba harcayalım.
Kime tehdit var burada, kimin özgürlüğüne laf etmişiz, kimin tavuğuna kış demişiz? Nedir korktuğunuz?
İslami kesimin toplumsal sorunların çözümünde inisiyatif alıp, ezber bozduğunu gördüğüm zaman fevkalade mutlu olacağım. İstiyorum ki Ermeni sorununda Türkiye Müslümanları bir adım atsınlar, olmadı çok daha etkili olabilecekleri Kürt sorununda çözüme önderlik etsinler. Ya da ne olur önümüzdeki Diyanet İşleri toplantısında bir defa da ezber bozulsa, dini ulema bilim insanlarını, eşcinsel grupları dinlese, günahtır ya da değildir demek yerine, hep beraber bir adım ileri atabilir miyiz sorusuna odaklansa.
İslami kesimin şiddet söylemini, nefret dilini red ettiği, toplumsal sorunları sahiplenip çözmeye çalıştığı günü dört gözle bekliyorum.

Kahraman Gürcan

Kaos GL

Ali Bulaç ve Homofobisi

Posted in ayrımcılık - şiddet, lgbtt bireylere yönelik ayrımcılık with tags , , , , , , , on Mayıs 19, 2009 by ifsaeylem1
Salı, 19 Mayıs, 2009

Anlamak en büyük devrimdir demişler. İçinde bulunduğumuz süreci anlamak, şartları değerlendirmek ve geçmişimizle geleceğimizi bir arada düşünerek yaşama karşı bildiklerimizi her an sorguya çekerek ve gerçeklerle yüzleşerek hayata bakmak önemli bir anlayıştır. Haklarımızı kullanırken ve savunurken temel aldığımız noktaları bilmek lazımdır. Hak kullanmak adına yöneltilen eleştirileri linç olarak değerlendirmek mazlum rolüne bürünmek ucuz bir yöntemdir. Bu bağlamda, aşağıdaki yazıda Ali Bulaç’ın Zaman Gazetesinde çıkan 16 Mayıs 2009 tarihli makalesini analiz edeceğim.

Makalenin ilk paragrafında kendisine karşı bir provokatif haberden söz ediyor. Ancak asıl provokatif ve tartışmanın temel konusu olan CNN Türk’teki sözlerini savunmaktan geri kalmıyor. Hoşgörülü olduğunu kendi yaşamıyla ilgili örnekler vererek destekliyor. Kendi mazlumluğunu desteklemek için, yazarı olduğu gazetenin bağlı olduğu cemaatin diyalog çalışmalarını ve iktidarı, yetmeyerek Ergenekon çalışmaları ve Kürd sorununu işin içine katıyor.
Sonra hızını alamayarak üstü örtülü bir şekilde Amerikalılar için sanki tecavüze uğramanın bir onursuzluk olmadığını belirterek, Araplar için bunun şeref ve onur özelliği olduğundan söz ediyor ve bir iddia daha dillendiriyor ki; (ABD’liler bölge halkı üzerinde derinlemesine araştırmalar yapıp şu sonuca varmışlar: “İşgale karşı direnci kırmanın yolu, Ortadoğu halkının çok değer verdiği onurlarını (şeref) kırmaktan geçer.” ) ABD’nin bu işi sistemli olarak yaptığından söz ediyor. Şunu unutmayalım dünyanın neresinde olursa olsun tecavüz onur kırıcı ve aşağılayıcı, faili içinse yüz kızartıcı bir suçtur. Kendisi Amerika’da bulunmuş biri olarak Amerikalılar için de böyle olduğunu sanırım görmüştür.
Ve eşcinsel askerlerin katliam failleri olduğu iddiasından söz ediyor. Irak’ta tecavüz ve masumların öldürülmesi olaylarına karışan bir kısım askerlerin biyografilerine bakalım;
İlki, Steven Dale Green 2006 yılında Irakta 14 yaşındaki kız çocuğuna tecavüz etmiş ve ailesini öldürmüş. Paducah, Kentucky Federal Mahkemesinde idam cezası ile yargılanıyor. Bu suçu işlediği öteki üç arkadaşı ise ayrı ayrı 90 yıl hapis cezası almışlar.
İkinci, Abu Gharib hapishanesindeki olaylardan dolayı 17 asker görevden uzaklaştırılmış. Yedi asker yargılanmış ve çeşitli hapis cezaları almışlar. Bunlardan Javal Davis 26 yaşında, 4 yaşında oğlu, 10 yaşında bir kızı var. Görüldüğü gibi ilk çocuğu kendisi 16 yaşında iken olmuş. Ivan Frederick 37 yaşında evli. Uzman Charles Graner (erkek) ve eski nişanlısı uzman Lynndie England (kadın) 10 yıl ve üç yıl hapis cezaları almışlar. Lynndie’nin bir oğlu var. Evlenmiş boşanmış ve Irak’ta olduğu süre içinde Charles ile ilişki yaşamış. Charles, Lynndie ile nişanlı iken Megan Ambuhl (kadın) ile ilişki içinde. Megan da aynı hapishanede görevli ve işkenceden yargılanıyor. Suçlu bulunuyor. 2005 yılında Charles Graner ile evleniyor. Sabrina Harman (kadın) suçlulardan biri, eşcinsel olduğuna dair bir kayıt yok. Babası bir detektif, eve ölülerin resimlerini getirirmiş. Psikopat bir tip. Er Jeremy Sivits (erkek) 2002 yılında Holly Louise Sivits ile evlenmiş, asker bir aileden geliyor. Yukarıda yedi askerin yaşam öykülerini gördük. Hangisi eşcinsel? Bunlar heteroseksüel diye şimdi heterolardan mı nefret edelim? Ali Bulaç iddiaları söylerken dikkat etmeli. İçi boş, bir kısmı rencide edici uydurma iddiaları dillendirmekten kaçınmalı.
Yazıyı analize devam edelim, askeri pilotlar. Ali Bulaç’ a çok sevdiği birinden bir söz hatırlatalım, askerlik yan gelip yatma yeri değildir. Ve askeri pilotlar da taşıdıkları bombaları süs için taşımazlar. Kendilerine verilen emirleri uygularlar. Pilotlar yerdekileri görmez ve uçaklarının taşıdıkları füzeleri ateşleme emri gelince ateşlerler. Bunun içinde cinsiyet yoktur. Öyle olsaydı Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombasını atanlar “gey” olmalıydılar. Oysa Paul Tibbets, Hiroşima’ya atom bombasını atan pilot. İki defa evlenmiş. Nagasaki’ye atom bombasını bırakan uçağın pilotu Charles Sweeney, onun hakkında da “gey” olduğuna dair bir bilgi yok.
Gelelim eşcinsellerin örgütlenmesine, eşcinseller örgütlenmek zorundalar, çünkü baskı altındalar, tehdit ediliyorlar, öldürülüyorlar. Onlardan Hitler nefret ederdi, 100 bin eşcinsel onun döneminde yargılandı ve 10 bin civarı o ünlü toplama kamplarına gönderildi. Taliban nefret eder onlardan, Irak’ta geçen senenin sonunda bir kısmı öldürüldü, İran’da yargılanıp idam edilirler, Türkiye’de eşcinseller her an tehdit altındalar. Onlarca travesti ve eşcinsel, aile içi şiddet ve kimlikleri nedeniyle karşılaştıkları nefret sonucu öldürüldüler. Ali Bulaç, eşcinseller bu nedenle örgütlüler.
Ve Ali Bulaç homofobisini dışa vuruyor. Çocuklarından ve torunlarından korkuyor. Onların gey olmasından, eşcinsel olmasından. Hiç bir eşcinsel örgütünün amacı kimsenin çocuğunu eşcinsel yapmak değildir. Korkmayınız kimse kimseyi eşcinsel yapamaz, eşcinsellik ancak yaratılış ile alakalıdır, bir tercih değişimidir. Zorla olmaz, hele özentiyle hiç. Olsaydı eşcinsel çiftlerin evlatlıklarının eşcinsel olması gerekirdi. Oysa değil. Korkmayınız Ali Bulaç, korkularınızla yaşayamazsınız.
Ali Bulaç yukarıda analizini yaptığım yazısında mazlum rolüne bürünüp kendini savunmaya çalışmış, bu nedenle Amerika’ya saldırmış. Eşcinseller konusunu fırsat bilerek onların sistemli bir şekilde Iraklıları öldürdüğünden söz etmiş. Yazarı olduğu gazetenin cemaatini işin içine katmış. Amerika’dan nefretini açığa vurmuş. Eleştirilerini sıralamış. Ancak dikkatli olmasında yarar var çünkü cemaat burada Amerikalılarla, politikalarını belirleyen kuruluşlarla, siyasetçileriyle çok içli dışlı. Amerika’yı eleştirirken Amerika’yı bilmesinde yarar var. Amerika Birleşik Devletleri dünya üzerinde, Müslümanların özgürce yaşadıkları tek ülkedir. Öyle olmasaydı cemaatin lideri soluğu burada almazdı. Eleştirirken dikkatli olmakta fayda var.
Mazbut paradigmadan dünyaya bakanlardan biri olduğunu söylüyor. Kendisinin anlayışla karşılanmasını istiyor. Oysa özgürlüklerini kullanan ötekiler konusunda sessiz; Salman Rushdie ölüm korkusuyla yaşamakta, kitabını Türkçeye çeviren Aziz Nesin içinde bulunduğu otelde yakılarak öldürülmek istendi. İlhan Arsel sürgünde, Turan Dursun, Bahriye Üçok öldürüldüler. Ve işkenceler, cinayetler, Hizbullah yıllarca Türkiye’nin bir kesiminde satırları kullanırken, ölüm evleri kurarken, 1980 sonrası Diyarbakır Cezaevinde her sabah düzenli bir şekilde makatlarından mahkûmlara cop kullanılırken Ali Bulaç, neredeydiniz? Taliban vahşice cinayetler işlemekte, en son kız çocuklarının gittiği okulda 90 öğrenciyi zehirlediler, Irak’ta Al Qaida tarafından katliamlar gerçekleştirilmekte, bir kaç ay önce gey erkekler öldürüldü, Türkiye’de eşcinsel olduğu için insanlar öldürülüyor. Birileri İslam adına masum insanları öldürürken İslami kimliğinizle nerdeydiniz? Eşcinseller hakkında konuşmaktan gülerek keyiflendiğiniz görüldü. Eğlenceli değil, hiç değil. Birileri ölürken böyle davranmak, birilerinin ölmesinden, tehdit altında olmasından üzülmemek nasıl ifade edilir?
Ali Bulaç eşcinseller için kurduğunuz tabuları yıkın. Siz de bir gün KAOS’a gelin. Oturun, çaylarını için tokalaşın, çay içmekle, tokalaşmakla bir şeyler olmaz. Amerika’ya bir daha geldiğinizde yanınızdakilerden ayrılın haber verin bana, sizi Amerika’yla tanıştırayım. Buradaki etnik gruplarla, Amerikalı Müslümanlarla tanışın ve onların bu ülke için nasıl her gün dua ettiklerini görün. Değişin, nefretten uzaklaşın, karşınızdakini sevin. Korktuklarınız başınıza gelmeden korkularınızla yüzleşin. Nefret edilen, yitirilme ile yüz yüze olanları korumak için, eleştirdiğiniz derneklerle beraber çalışın, isteyerek yapın yoksa gün gelir ihtiyaçtan birlikte çalışırsınız, kim bilir?

Murat Esin

Kaos GL

“Ali Bulaç LGBTT’lere Yönelik Nefreti Teşvik Ediyor”

Posted in nefret suçları with tags , , , , on Mayıs 17, 2009 by ifsaeylem1

Siyah Pembe Üçgen Derneği’nden Özsoy, Bulaç’ın Ersoy’un kişilik haklarına saldırdığını ve bu nedenle suç işlediğini söyledi. Kaos GL’den Güner de “Irak ve Afganistan’da eşcinseller değil ordular katliam yapıyor” dedi.

İzmir-Ankara – BİA Haber Merkezi
14 Mayıs 2009, Perşembe

Zaman gazetesi yazarı Ali Bulaç‘ın CNN Türk TV’de yayınlanan, sunuculuğunu Reha Muhtar‘ın yaptığı “Çok Farklı” programında sanatçı Bülent Ersoy‘la ilgili açıklamalarını bianet‘e değerlendiren Siyah Pembe Üçgen Derneği üyesi avukat Elif Ceylan Özsoy, “Ersoy’un cinsiyet kimliğini temcit pilavı gibi sürekli tartışmaya açmak transfobik olduğu kadar kişilik haklarını da zedeleyici bir tutumdur” dedi.

Özsoy, “Ersoy’un kamuoyunu ne kadar çok kadın olduğuna inandırmaya zorlanması ve üzerinde sürekli bu şekilde baskı kurulması kişiliğin manevi bütünlüğüne de saldırıdır” derken, Kaos GL’den Umut Güner aynı programda “‘Irak ve Afganistan’daki katliamların eşcinsel askerler tarafından yapıldığını’ söyleyen Bulaç’ın heteroseksüel askerleri ve orduyu aklamaya çalıştığını” ifade etti.

Bulaç, programda Ersoy’un annesinin ‘Benim oğlum bir erkekti ve eğilimleri de erkekçeydi. Onu basın bu hale getirdi” dediğini iddia etmiş, programa bağlanan Ersoy da Bulaç’ı ve Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nin açılışında yaptığı konuşma nedeniyle Kültür Bakanı Ertuğrul Günay‘ı eleştirmişti.

“Nefreti körükleyen Bulaç suç işliyor”

Transseksüelliğin dışarıdan teşvikle oluşabileceğini düşünmek resmi ideolojinin meşhur ‘dış mihrak’ söyleminden öteye bir ciddiyete sahip değildir” diyen Özsoy, “Bu düşünceler toplumda nefret ortamından beslenen ve LGBTT bireyleri ‘ucubeden’ ‘canavara’ dönüştüren hastalıklı bir düşüncenin ürünü. Burada bir teşvik varsa o da Bulaç’ın LGBTT’lere yönelik nefreti teşvikidir.”

Özsoy, Bulaç’ın açıkça suç işlediğini ve savcıların bu nefret söylemini cezasız bırakmaması gerektiğini” sözlerine ekledi.

Güner de Bulaç’ı bir gazeteci olarak bilginin doğruluğunu tespit etmeden konuştuğu için eleştiriyor.

“Eşcinsellik söz konusu olduğunda çoğu gazeteci haberin doğrulunu araştırmıyor, haberin içeriği ile değil, habere konu olan kişilerin cinsel yönelimi ve/veya cinsiyet kimliğiyle ilgileniyor.”

“Haber katliamı yapanların cinsel yönelimi değil, katliamın kendisidir”

“Bu iki ülkede yaşananlarla ilgili haber olması gerekenin katliamları gerçektirenlerin cinsel yönelimi değil, askerlerin sivilleri öldürmesidir” diyen Güner’e göre Bulaç’ın ‘bu katliamları ordular değil, bu ordulardaki eşcinsel askerler yaptı diyor şeklinde konuştu.

Bu yaklaşımın çok tehlikeli olduğunu ifade eden Güner ABD’nin Irak’a ve Afganistan’a girmesi sonrasında eşcinsellere yönelik ‘cadı avı’ başlatıldığını ve çok sayıda LGBTT bireyin öldürüldüğünü hatırlattı ve “bunların sorumlusu da mı eşcinsel askerler?” diye sordu.

“Nefret söyleminin cezalandırılmadığı bir toplumda katiller sadece tetiği çeken kişiden ibaret değildir. Katilin tetiği çekmesini kolaylaştıran zihniyet de, katiller kadar suçludur. Ermenilere yönelik nefret paranoyaları besledi ve Hrant Dink’in öldürülmesinin koşullarını yarattı. Aynı şey bugün LGBTT’ler için yapılıyor.”

Güner, “Bulaç’ın karanlığı körüklemekten vazgeçmesini ve insanların hayatına mal olan bu karanlığı aydınlatmak için uğraşması gerektiğini” sözlerine ekledi.(BÇ)