eşcinsel için arşiv

Tekbiiiiirrrr! 3. Evre Başladı!

Posted in Uncategorized with tags , , on Mayıs 21, 2009 by ifsaeylem1

Sevgili Kürşad Kahramanoğlu’nun, BirGün Gazetesi’ndeki yazısında söylediklerini tekrarlamayacağım. Gandi’nin, ‘kurtuluş mücadelelerinin evreleri’ tezini eşcinsellerin Türkiye’deki durumuna uyarlaması ilgi çekici ama homofobinin baş suçlusu olarak Müslümanları ve oradan da AKP’yi göstermesini gerçekçi bulmuyorum.

“Ali Bulaç’ın eşcinsellere karşı başlattığı açık saldırı kampanyası…” demiş mesela. Bulaç’ın böyle bir kampanya başlatmasına gerek mi var ki? Bu kampanya çoktan başlamış ve devam ediyor değil mi? Üstelik Bulaç’ın niyeti, açık bir saldırı kampanyası başlatmak olsaydı, sözlerinin yanlış anlaşıldığını söyleme ihtiyacını neden duysun? Nefret söyleminde ısrar ederdi. O kadar mı güçlü bir kamuoyu etkimiz var? Evet, Müslüman kişi ve gruplardan bir kısmındaki homofobi giderek artan bir dozda açığa çıkıyor. Kırsal kökenli insanların giderek artan bir biçimde kentleşmesi, siyasallaşması ve bunun sonucu olarak, muhafazakârlığın artmasının doğal bir sonucu bu. Alev Alatlı’nın Zaman Gazetesi’nde çıkan homofobik yazıları buna örnek olabilir mi mesela? Türbanlı öğrencilerin eğitim hakkına bile karşı çıkan Alatlı Müslümanları ne kadar temsil edebilir? Peki, siz Vakit Gazetesi’nin Müslümanları temsil ettiğine inanıyor musunuz gerçekten? Bence, Aydınlık Dergisi sosyalistleri ne kadar temsil ediyorsa, Vakit Gazetesi Müslümanları o kadar temsil ediyor. Sonra, “Üzmez’e selam, eşcinsellere hücum!” ifadesi gibi, genellemeci bir bakış açısı, yine Müslüman kesime hitap eden Yeni Şafak’ın Üzmez’e hitaben “Utan be adam!” manşetini görmezden geliyor.
Bütün bunların ardında, BirGün Gazetesi’nin, ülkedeki en önemli sorunun AKP olduğu, onun yerine CHP, MHP vb. gelse, ‘tehlike’nin geçeceğini ima eden islamofobik çizgisi yatıyor. BirGün’ün Taraf’a olan düşmanlığı da, Kahramanoğlu’nun satırlarında aleni bir şekilde boy gösteriyor. Konumuz eşcinsellik miydi? Sanırım değilmiş.
En ilginciyse, “mızrak artık çuvala sığmıyor”, üçüncü evreye geldik şeklinde özetlenen gelişmelerin, muhafazakâr AKP döneminde gerçekleşmiş olmasının görülmemesi. Evet, AKP’nin genel olarak eşcinsellere bakışının olumsuz olduğu açık. Yoksa Vatikan ve İKÖ ile BM’de eşcinsellere ayrımcılığı engelleyecek tasarıya karşı kulis yapmazlardı. Anayasa değişikliği tartışmalarında, cinsel yönelim ayrımcılığını engelleyecek bir madde koyulmasına onay verirlerdi. Zafer Üskül’ün Homofobi Karşıtı Buluşmalara katılan tek hükümet partisi milletvekili olması, yazık ki, bunu değiştirmedi. Fakat zaten AKP’nin neoliberal ve muhafazakâr bir parti olduğunu biliyoruz. Avrupa’daki Hıristiyan partilerin çoğu AKP’den daha az homofobik değiller. TSK bence, bu ülkenin en homofobik kurumudur. Sanırım, Mecliste grubu olan partilerden DTP hariç hiç birinde, bir eşcinsel milletvekili açık kimliğiyle yer alamaz. Eşcinselliğe alerjileri olması, AKP’nin veya Müslümanların eşcinselleri hedef tahtasına koyduğunu göstermiyor. Sadece, anayasal eşitlik gibi hakları bize vermemekte direneceklerini gösteriyor. Yine de, Diyanet’in Ekim’de düzenleyeceği Şûra’da, farklı cinsel kimlikler ve yönelimlere ayrımcılığa karşı bir tavır alınması beni çok da şaşırtmazdı.
Üçüncü evrenin başladığı, hedef şaşırtmak için günah keçisi arayan iktidarın eşcinselleri en büyük tehlike olarak gösterdiği doğru mu? Medyayı izleyenler, iktidarın ve ‘dinciler’in gözünde en büyük tehlikenin hâlâ darbe olduğunu biliyorlar. Eşcinseller asla ciddi bir gündem maddesi olmadı. Bir Bulaç’ın ifadesinden, büyük bir saldırının ve yeni bir evre’nin başladığına kanaat getirmek, en hafif deyimiyle abartılı geliyor bana. Yazının başlığı gayet rahat “tehlikenin farkında mısınız” da olabilirmiş. Eşcinseller için asıl tehlikenin, homofobi korkusunun islamofobiyi beslemek için kullanılması olduğuna inanıyorum. Darbe isteyenleri makulleştirmek olduğunu düşünüyorum.
Özgürlüğün gerçek düşmanları kimler?

Yazımın gerisinde sözü, Lübnan’lı eşcinsel hakları aktivisti, sosyalist Ghassan Makarem’e bırakıyorum.
Eşcinsel Hareket ve İslâmofobi 2
Gay and Lesbian Humanist Association (Gay ve Lezbiyen Hümanist Derneği) Dergisi’nin bir bağnazlık patlamasıyla, İslam hakkında “aptalca bir öğreti” demesi, eşcinsel özgürlüğü hareketindeki pek çoklarının medeniyetler çatışması adlı aptal öğretiyi benimsediklerinin en açık örneğidir.
Tüm dünyada eşcinsellerin her gün baskıyla karşılaştığı, Müslüman ülkelerde yaşayanlar gibi, ABD ve Avrupa’da yaşayanlar için de geçerli bir gerçek. Yine de, bazıları mücadeleyi İslam karşıtı, ırkçı bir rotaya kaydırmayı seçtiler.
Batılı aktivistlerin islamofaşizm gibi sözleri telaffuz etmeleriyle aynı nefeste, 2006 Dünya Onur Yürüyüşü’nün Kudüs’ün işgal altındaki bölümünde yapılmasında sakınca görmemeleri, bu konuda açık bir gösterge olmalı. İsrail’in inşa ettiği apartheid duvarı tek başına, Pride’ın ‘Sınırsız Aşk’ (Love without borders) sloganını saçma bir hale getirdi.
Aile değerleri söylemi ilk olarak, Amerikalı ve Avrupalı misyonerler tarafından Levant (Akdeniz’in doğu kıyısındaki bölge) ve Mısır’da kullanıldı; hâlâ da etkili. Fakat bu hep böyle değildi. Böyle olmadığını, (hepsi de İslami yönetimler altında yaşamış olan 8. yy.dan Abu Nuwwas’ın şiirleri, 12. yy.dan Omar Khayyam ve 15. yy.dan Muhammad al-Nawaji bin Hasan (Shams al-Din) örneklerinin gösterdiği gibi,) tarihsel olarak bu bölgeden çıkmış olan homo erotik sanat, edebiyat ve halk hikâyelerinin önemli bir kısmı gösterir. Birçok Müslüman ülkede eşcinselliği suç sayan modern yasalar, ne ironiktir ki, emperyalist müdahalelerin doğrudan bir sonucudur ve Napolyon Kanunu’na* dayanmaktadır. Bu zulüm, ‘ulus devlet’ ve ‘genel ahlâkı korumak’ gibi çok modern kavramlarla el ele yürümüştür. * Code Napoleon 1804 yılında yürürlüğe giren Fransız Medeni Kanunu
(Eşcinsellere yönelik baskının yakın geçmişten göze çarpan bir örneği, 2001’de Kahire’de 52 erkeğin tutuklanarak işkence görmeleridir.) İnsan Hakları İzleme Örgütün’den Scott Long, Mısır’da cinsel suçlarla ilgili yasaların sadece küçük bir bölümünün şeriat veya göreneklere dayandığını belirtiyor. (Duruşma, itiraz hakkının olmadığı bir güvenlik mahkemesinde görüldü. Mısır, 2003’de bu tür mahkemeleri oluşturan olağanüstü hal yasalarını yenilerken, kendini haklı göstermek için ABD’nin Vatanseverlik Yasası’ndan (Patriot Act) alıntı yaptı. Mısır’lı aktivist Hossam Bahgat’a göre, amaç kesinlikle halkın ilgisini ekonomik kriz ve hükümetin likidite sorunundan uzaklaştırmaktı.)
Pek çok Müslüman’ın homofobik oldukları doğru ama pek çok Katolik, Protestan, Hindu, Yahudi ve ateist de homofobikler. Buna rağmen, Papa eşcinsel rahiplere karşı bir cadı avına başladığı zaman, kimsenin ‘Hıristiyanofaşizm’den bahsettiğini duymayız, hem de faşizm bir hareket olarak en güçlü zamanlarına Hıristiyan ülkelerde ulaşmış olduğu halde. Ya bu yıl Kudüs’teki onur yürüyüşüne saldıran ultra Ortodoks Yahudiler? Bu da ‘Judeofaşizm mi?’
İster Müslüman olarak tanımlanan ülkelerde olsun, isterse İslami geleneklere sahip laik ülkelerde, geyler ve lezbiyenler Batı’nın ‘insani yardım’larından bağımsız olarak özgürlükleri için mücadele ediyorlar. En yakın örneklerden biri, Lübnan’da Helem’in kurulmasıdır. Eşcinsel ilişkileri suç sayan yasaları, daha da sertleştirecek bir yasa değişikliği teklifiyle karşılaşan bir grup aktivist, şunu anladılar: onların özgürlükleri, Batıdaki hareketin tüketici tavrına ve getto zihniyetine benzeyerek gerçekleşmeyecekti. Ayrıca, toplumun tamamını özgürleştirecek uluslararası bir mücadelenin parçası olduklarının da farkındaydılar.
Irak’taki savaşı durdurmak için 15 Eylül 2003’de yapılan mitinge bir grup eşcinsel aktivist de katıldı. Bu, büyük oranda İslami kültür ve değerlerin yaşadığı Beyrut’da gökkuşağı bayrağının bir gösteride ilk dalgalanışıydı. Orada, barış ve özgürlük mücadelesinin, savaş ve her tür baskıya karşı küresel mücadelenin bir parçası olduğu çok açıktı”.
Ali Baydaş
Kaos GL
Reklamlar

Ahmet Yıldız’ın Ardından: “Kara Koyun”u Kim Öldürdü?

Posted in ahmet yıldız, nefret cinayetleri with tags , , , , , on Mart 16, 2009 by ifsaeylem1

“Kara Koyun” filminin yönetmenleri Can Çelebi ve Özkan Binol nefret suçu yasalarda tanımlanırsa bu nedenle cinayet işleyenlerin çok daha ağır cezalar alacaklarına ve bunun da caydırıcılığı olacağına inanıyorlar ve soruyorlar: Ahmet Yıldız’ı kim ve ne öldürdü?

Kaosgl.org – İzmir

13 Mart 2009, Cuma

Kara Koyun fikri nereden doğdu? Böyle bir film yapmaya nasıl karar verdiniz?

Daha önce de insan hakları ihlalleriyle ilgili olarak Avrupa ve Afrika’da küçük ve orta çaplı çalışmalarımız olmuştu. Hollanda’da bir sığınma evinin önünde kocası tarafından vurularak öldürülen Gül isimli bir Türkiyeli kadının dramından yola çıkarak Türkiye’de namus ve nefret cinayetlerinin üzerine gitmek istedik. Türkiye’ye geldiğimiz zaman The Independent’in manşetlerinde Ahmet Yıldız cinayeti bir “gey namus cinayeti” olarak duyuruluyordu. Çok etkilendik. Kısa bir araştırma yaptık gördük ki öte yandan Türkiye’de örgütlü bir LGBTT hareketi var. Yıldız olayını dış basından da takip ettik. Amsterdam’da Homo-Monumet’te bir protesto gösterisi gerçekleştirdik. Daha sonra tekrar Türkiye’ye dönüp Lambdaistanbul, Lambdaistanbul Aile Grubu (LİSTAG), Kaos GL İzmir (dernekleştikten sonra ismi Siyah Pembe Üçgen olarak değişti) ve diğer LGBTT örgütlerinden arkadaşlarla bağlantı kurup olaya bakışlarını beraberce değerlendirdik. Sonra da tüm bu değerlendirmeleri ve görsel basında yer almış olan malzemeleri bir araya getirip belgesel bir çalışma yapmanın gerekli olduğuna inandık.

“Kara Koyun” metaforu neredeyse dünyanın tüm dillerinde var; the black sheep, het zwaarte schaap, fuera de la manada… Kara koyun renginden dolayı her zaman için sürüdeki diğer koyunlar tarafından dışlanmıştır. Hatta az bulunur olmasına, sütünün tüm dertlere deva olduğu söylenmesine yani tüm pozitif özelliklerine rağmen diğerlerine benzemediği için hep sürünün dışına itilmiş ve istenmemiştir. Oysa renginin farklılığı kara koyunun bilerek isteyerek seçtiği bir tercih değildir o öyle yaratılmış, öyle dünyaya gelmiştir. Tıpkı Jerzy Kosinski’nin unutulmaz romanı Boyalı Kuş’ta olduğu gibi.
Filmin ismini Ahmet zaten yaşarken koymuştu. Yaptığımız araştırmada öğrendik ki Ahmet öldüğü zaman üzerindeki kanlı tişörtünde “fuera de la manada” yani “sürünün kara koyunu” yazıyormuş. Bu tişörtü ilk gördüğünde almak istemiş. Arkadaşlarına “ben de ailemin kara koyunuyum bu tişört bana çok uyuyor” demiş.

Türkiye’de maalesef birçok nefret cinayeti işlendi, sizin Ahmet Yıldız cinayeti ile ilgili bir film çekmekteki amacınız sizce de bu cinayetin “ilk namus cinayeti” olması mı?

Sadece Türkiye’de değil, maalesef hâlâ dünyanın bir çok yerinde nefret cinayetleri işleniyor. Yıldız bir sembol oldu. Yurtdışında şu an namus cinayeti dendiğinde ilk akla gelen isimlerden biri o. (Her ne kadar olay daha yargı aşamasında olsa da, hatta olayın namus cinayeti olduğu daha yasal olarak kanıtlanmamış olsa da) Yurtdışındaki tüm LGBTT’ler olayı üzüntüyle öğrendi ve neler olduğunu merak ediyorlar. Bizim amacımız Yıldız üzerinden Türkiye’de eşcinsel olmayı ve yükselen eşcinsel örgütlenmeyi bir belgesel içerisinde ele almaktı. Sanırım amacımıza da ulaştık.

Şu an Türkiye’de İstanbul’dan Diyarbakır’a, Ankara’dan Eskişehir, İzmir, Bursa ve daha sayamadığımız bir çok Anadolu şehrine kadar yayılmış bir eşcinsel örgütlenme var. Bu bizi son derece şaşırttı ve sevindirdi. Örneğin biz daha Hollanda’da “Homoloket” adında Türk kökenli LGBTT’lere ve onların aile ve yakınlarına yönelik bir oluşumu zar zor ortaya çıkartmaya çalışırken, LİSTAG yirminin üzerinde LGBTT aile ve yakınıyla Avrupa’daki standartların çok üzerinde çalışmalar yapmışlardı bile. Bizim onlardan öğrenecek çok şeyimiz olduğunu gördük. Bir başka önemli nokta da Ahmet Yıldız cinayetinin üzerinden bunca zaman geçmiş olmasına rağmen hâlâ olayın aydınlatılmamış olması. Biz olayın unutulmasını/ unutturulmasını istemiyoruz.

Film için hangi şehirlerde ve kaç kişiyle görüştünüz? Konuşmacılara ulaşmada ya da çekimlerle ilgili zorluklarla karşılaştınız mı?

Film için Türkiye’nin üç büyük şehrinde; Ankara, İzmir ve İstanbul’da yaklaşık 15 kişiyle söyleşi yaptık. Bunların içinden yaklaşık olarak 10 civarında kişinin görüşlerine yer verdik. Çok fazla birbirine benzeyen görüşleri elemek zorunda kaldık. Danışmanlık yapan avukatlarımız ve psikiyatrlar, Yeşiller Partisi, Lambdaistanbul, LİSTAG, Kaos GL İzmir, Haziran Düzkan, bianet’ten Bawer Çakır ve diğer gönüllü arkadaşlar bizlere son derece yardımcı oldular. Buradan kendilerine bir kez daha tek tek teşekkür etmek isteriz.

Çekim aşamasında çok büyük zorluklarla karşılaşmadık. Sadece bir çok insan cinsel kimliğinden dolayı deklare olmaktan kaçındı ve kameranın karşısına geçip cinsel kimliğiyle ilgili olarak konuşmak istemedi. Hatta bazı örgütlü LGBTT oluşumlarında aktif olarak çalışan arkadaşların bile bu tür kaygıları vardı. Biz de bu kararlarına saygı duyduk. İstekleri üzere kiminin yüzünü kararttık, kiminin de sadece sesini kullandık. Bunun dışında çekim aşamasında çok büyük bir zorlukla karsılaşmadık. Tüm LGBTT örgütleri kapılarını bizim için sonuna kadar açtılar diyebilirim.

Avrupa’dan baktığınızda Türkiyeli Eşcinsellerin durumunu ve Türkiye Hükümeti’nin eşcinsellere yaklaşımını nasıl görüyorsunuz?

Türkiye bir çelişkiler/karşıtlıklar ülkesi. Toplumsal farklar son derece dramatik. Ortası neredeyse uçurum, neredeyse orta yok. Bir yanda modernist ve ilerlemeci, bir yanda son derece konservatif ve hatta bağnaz bir Türkiye’yle karsılaşıyorsunuz. Hangisinin gerçek Türkiye olduğunu ayırt etmek o kadar zor ki. Türkiye’de son zamanlarda örgütlü bir eşcinsel mücadele örneği sergileniyor…

Geçenlerde katıldığımız bir söyleşide Türkiye’den yeni döndüğümüzü öğrenen bir siyasetçi bize direkt olarak “orada eşcinseller açısından bir şeyler iyi gidiyor değil mi?” diye sordu. Gördük ki yeni yeni insanların kafasında Türkiyeli eşcinsellerin haklı ve desteklenmesi gereken mücadeleleriyle ilgili olumlu bir imaj oluşmuş/oluşuyor. Hatta COC Amsterdam ve Stichting Pera (Hollandalı iki LGBTT örgütü) son zamanlarda “Pink Istanbul” adlı büyük bir projeyle İstanbul’u Avrupa’nın yeni ve genç gey başkenti olarak lanse ediyorlar. Her yıl İstanbul’da gerçekleştirilen onur yürüyüşü ve Türkiye’nin çeşitli yerlerindeki yürüyüş, gösteri ve protestolar buradaki basında günü gününe yer alıyor, sizin de gördüğünüz gibi artık hiçbir yer uzak değil, dünya kocaman global bir köy.

Türkiye Hükümeti’nin eşcinsellerle ilgili bir politikası olduğunu düşünmüyoruz. Bunu düşünmemizi gerektirecek hiçbir somut adım atılmış değil. Biz aynı zamanda Hollanda’da şu anda iktidarda olan Balkanende hükümetinin de eşcinsellerle ilgili bir politikası olduğunu düşünmüyoruz. İkisini birbirinden ayıran tek şey Hollanda anayasasında her türlü ayrımcılığın yasaklanmış durumda olması. Yasalarla güvence altına alınmış hakları, o hükümet ya da bu hükümetin değiştirmeye pek gücü yetmeyeceği. Türkiye’nin imajında hâlâ baskıcı, bir polis devleti izlenimi olması. Lambdaistanbul’un kapatılma davası bunun en büyük örneğiydi. Umutla Türkiye Meclisi’nden LGBTT hakları ya da nefret suçlarıyla ilgili çıkacak olumlu bir karar bekliyoruz. Yoksa çok mu iyimseriz? Bilemiyoruz. LGBTT örgütlenmesi hâlâ “ahlak” bazında ele alınıyor. Oysa her şeyin ne ahlaklı, ne de ahlak dışı olduğu, bir çağı yaşıyoruz, bu çağda tüm dünya biliyor ki LGBTT hareketi bir eşit haklar mücadelesidir. Güney Afrika hatta Uruguay bile bunu başarmış durumda. Bu yüzden keşke imkanımız olsaydı da bu filmi Meclisindeki tüm vekillere izletebilseydik.

Örneğin konuşmacılardan biri devlet için çalışan bir doktor, on yıldan fazla bir zamandır tüm güçlüklere göğüs gererek eşiyle beraber yaşıyor. Hastanede çalıştığı diğer heteroseksüel iş arkadaşlarının eşleri onların sağlık sigortası kapsamında gösterilirken, aynı prim ve vergiyi vermesine rağmen konuşmacı, eşcinsel olduğu için, eşinin onun sigortasından yararlanamadığını söylüyor. Miras hakkının olmadığını, eşinin başına bir şey gelse yetkililerin onu bilgilendirmek zorunda olmadıklarını anlatıyor. Bu ayrımcılık değil de nedir? Yasalar dil, din, ırk, cinsiyet ayrımcılığı gözetilmeden herkes için değil midir?

Böyle bir film çekmekteki temel amacınızın “Gerçek suçlu kim?” sorusuna yanıt aramak olduğunu belirtmiştiniz başka bir söyleşinizde peki sizce gerçek suçlu kim? En azından film bittikten sonra sizde nasıl bir kanı oluştu?

Biz “katil doğanlara” inananlardan değiliz. İnsanların bir sistem içerisine doğduklarına ve içine doğdukları kültürün onların katil olmalarında rol oynadığına inanıyoruz. Bizim bireylerden önce sistemle ve o sistemden geçinenlerle sorunumuz var. Suçlu kim mi? Suçlu hepimiziz? Susarak, konuşmayarak, yok sayarak, kafamızı kuma gömerek bu cinayetlere ortak oluyoruz. Nefret suçları konusunda hiçbir şey yapmayan, namusu – töreyi ceza indirimi olarak gören yasa koyuculardan tutun da, bize böyle bir film yaptığımız için uyarı mailleri atanlara kadar hepimiz suçluyuz.

Çocuğunun eline silah tutuşturup onun küçücük yüreğini nefret düşünceleriyle dolduran, sonrada annesini-ablasını öldürmesi için onu başka bir şehre yollayanlar, şiddetin, nefretin, öldürmenin, silahın erkeklik olduğunu savunan zavallı, kışkırtılmış kitleler, herkes ama herkes suçlu. Katilleri de, dahileri de yaratan, sistem sonuçta. Onun içinde bir şekilde varolmak hepimiz için önemli. Çünkü o içine doğduğumuz sisteme ihtiyacımız var aynı zamanda, çünkü bizler sosyal varlıklarız. Filmdeki konuşmacılardan birisi Ahmet Yıldız’ın hayatında önemli bir dönüm noktası olduğunu anlatıyor. Onun öldürülmesinden sonra hemen ailesine gidip eşcinsel olduğunu açıklamış.”Çünkü” diyor “yalnız ölmek istemiyordum.” Film bittikten sonra bizde oluşan kanı, filmin daha başında ortaya çıkmıştı zaten. Biz filmi izleyenlere bu yüzden filmin başında ve sonunda iki kez aynı soruyu sorduk. “Kimdiniz?” ve “Kaç kişiydiniz?”

Filmi çekerken Türkiye’de yaşayan eşcinsellerle bir etkileşim süreciniz oldu, bildiğim kadarıyla uzunca bir süre Türkiye’de de yaşadınız peki geçmişi ve bugünü kıyasladığınızda Türkiye’de yaşayan eşcinsellerin yaşam biçimleri, eşcinselliğe yaklaşımları vs. ne gibi farklılıklar var? Ya da böyle bir farklılık gözlediniz mi?

Ben lisans eğitimimi Türkiye’de tamamladım. Cinselliğini keşfedenler dünyada bir Bülent Ersoy bir de kendisi böyle duygular taşıyor sanırlardı. İletişim ve bilgilenme olanakları bu boyutta değildi. Internet yoktu, Kaos GL sadece bir kaç kitapçıda o da arkalarda bir yerlerde, fotokopi bir formatta satılırdı. İnsanlar arasında ev toplantıları ya da kısa süreli, özellikle hafta sonu gezileri çok yaygındı. O zamanlar uzaktan uzağa aşık olunurdu. Gizli gizli yaşanırdı her şey. Bizim Türkiye’de hiç protesto gösterilerimiz ya da onur yürüyüşlerimiz olmamıştı. Benim çevresine açılmış hiç arkadaşım yoktu. Tek korkumuz ailemiz ve çevremizin bunu duymasıydı. İçimizden birisi şiddete maruz kaldığında korkuyla siner otururduk. Biz öylesine ikiyüzlü bir hayat yaşıyorduk ki, evlendirilen gey arkadaşlarımızın düğünlerinde göbek atıp halay bile çekiyorduk. Şimdi görüyorum ki Türkiye’de insanlar seslerini yükseltebiliyorlar. Konferanslar düzenleyip Türkiye’de eşcinsel olmayı tartışabiliyor, nefret suçlarıyla ilgili etkinlikler düzenleyebiliyorlar. Hatta LGBTT bireyler Bakan Prof. Burhan Kuzu‘ya biz de yeni anayasada haklarımızın garanti altına alınmasını istiyoruz diyebiliyorlar… Daha atılacak çok adım, alınacak çok yol olmasına rağmen bütün bu cesur duruş çok güzel.

İlerleyen dönemlerde eşcinsellikle ya da eşcinsellerle ilgili projeleriniz olacak mı?

Şu aralar Hollanda’nın ötekilerini konu alan “Ben ve Digerleri” (Ik en de Anderen) adlı uzun metraj bir belgeselin ön çalışma aşamasındayız. Eğer mümkün olursa mayıs ayı gibi çekimlerine başlamak istiyoruz.

Son sözler?

Bir çok eşcinsel, cinsel kimliği nedeniyle ‘nefret cinayetleri’ne kurban gitti, gitmekte. Bu konuda devletin ivedilikle bir şey yapması gerektiğine inanıyoruz. Eğer nefret suçu yasalarda tanımlanırsa bu nedenle cinayet işleyenlerin çok daha ağır cezalar alacaklarına ve bunun da caydırıcılığı olacağına inanıyoruz. Bu cinayetler aydınlatılana, bu kanı durdurmaya yönelik yasal önlemler alınana kadar kimse kendini huzur ve güven içinde hissetmemeli. Biz diğer aktivistlerin yaptığı çalışmaların yanında, onlara katkı olarak bu filmle sorunun varlığının altını bir kez daha çizmek ve kamuoyu oluşturmak istedik. Sadece film yapabiliyorduk biz de filmini yaptık. Resim yapabilseydik resmini, roman yazabilseydik romanını, beste yapabilseydik şarkısını yapardık. (SC/BÇ)

* Kara Koyun – Het Zwarte Schaap

Yapımcı: Johann HouwerÖzkan Binol

Yönetmen: Özkan Binol – Can Çelebi

Senaryo: Can Çelebi

* Ahmet Yıldız’ın öldürülmesinin ardından başlatılan “Ahmet benim ailemdir” kampanyasının sitesine gitmek için tıklayınız.

Jamaika eşcinsellere ceza uygulamasına devam ediyor

Posted in eşcinsellere ceza with tags , , , , , , on Mart 15, 2009 by ifsaeylem1
Cumartesi, 14 Mart, 2009

Jamaika Başbakanı Bruce Golding parlamentoda yaptığı bir açıklamada, uluslararası baskıya rağmen eşcinselliğe yönelik hapis ve zorunlu angarya cezası uygulamasına devam edileceğini söyledi.

Jamaika Observer’ın bildirdiğine göre Golding, “her toplum kendi ahlak standartlarını korumalı. Eğer güçlü bir lobi yüzünden geri çekilirsek, baraj yıkılır” açıklamasında bulunarak, örgütlerin, aktivistlerin ya da yabancı hükümetlerin etkisiyle geri adım atmayacağını ima etmiş oldu. Golding aynı zamanda Jamaika’da kimsenin ‘cinsel yönelimleri ya da hayat tarzları’ nedeniyle ayrımcılığa uğramaması gerektiğini de söyledi. Buna rağmen, ülkede yaşayan herkesin Hrıstiyan ilkelerine göre düzenlenmiş olan anayasaya uyması gerekiyor.

“Yabancı değerler”

Geçen sene Golding, eşcinselliğin ‘yabancı değerlere’ ait olduğunu ve bu nedenle reddedilmesi gerektiğini açıklamış ve basında, özellikle İngiliz basınında yer alan bu yasağa yönelik eleştirilerin de, sömürgeciliğin yeni bir formu olduğunu ileri sürmüştü.

Jamaika’da açık yaşayan eşcinseller, zorunlu hizmet de dahil olmak üzere, on yıl hapis cezası ile cezalandırılıyor. Bunun dışında, geylere yönelik linç girişimleri de oluyor. Almanya’da Dışisleri Bakanlığına ait kurumlar ise Jamaika’ya tatile giden eşcinsel vatandaşlarını bu konuda dikkatli olmaları konusunda uyarıyor.
Queer.de
kaynak: kaos gl