heteroseksizm için arşiv

Heteroseksizmin Boşalma Alanı Travestizm

Posted in ayrımcılık - şiddet, lgbtt bireylere yönelik ayrımcılık, nefret suçları with tags , , , , , , on Aralık 8, 2009 by ifsaeylem1
Pazartesi, 7 Aralık, 2009
“Heteroseksizm, homofobiyi çıkarına göre ne zaman nerede kullanacağını çok iyi bildiğinden hiçbir LGBT’nin diğerine karşı avantajlı konumu olamaz.”
“Stonewall’un 40. yıl anısına bir gönderme yapıyorlar herhalde 69 liralık cezayla. Trans görünürlüğün yoğun olduğu yerlerde azaltma amacıyla cesaret kırmaya çalışıyorlar eşcinsellik mücadelesini sekteye uğratmak için. Çünkü transseksüeller de artık kendilerine biçilen toplumsal kadın rolünün dışına çıkmaya başladılar.”
Devran ’69 yılında kırsalda doğmuş bir transseksüel…
Çoğu eşcinsel gibi o da dünyada kendi cinsine ilgi duyan biri olarak kendini tek zannediyormuş. Çünkü köy yerinde bir benzeri yokmuş. Homofobiyle ilk ailesinde, okulda, köyünde karşılaşmış. Abileri karı gibi davranmaması, babası karı gibi konuşmaması konusunda uyarıyormuş. Halasının oğluyla çocukça da olsa yakınlaşınca cinsel yöneliminden dolayı babasının ilk şiddetiyle tanışmış ve bahanelerle devam eden bu şiddet babasından nefret ettirme boyutuna gelmiş.
Tanrı’ya her gün dua ediyormuş kadın olmak için. Annesinin kıyafetlerini giyip kendince tatminler sağlıyormuş babası ve abilerinden gizli.
Çürük raporu veya sempatik adıyla “pembe teskere” almak heteroseksizmin eşcinsellere beşinci sınıf bakış açısını beslemiyor mu? Egoların şiddetle tatmin edildiği erkek egemen kültürün eşcinsel bireyleri barış gönüllüsü(!) oldukları için değil içselleştirdikleri heteroseksizmin kendilerine biçtiği erkek rolü dışındaki rolün gerekliliği olarak askerliği yapmamak istemiyorlar mı?
“Daha askere gitmeden 7-8 sene öncesinden ‘Benden asker olmaz’ diyordum. Ama o dönemler çürük raporu almak aklımdan bile geçmedi. Askerliği kaçınılmaz, mecburi bir görev olarak düşünüyordum. Askerliğim boyunca çok utandım kendimden. Numune gibi herkes bana bakıyordu. Toplu banyo yaparken kendimi sürekli saklıyordum. Hiç ilişkiye girmediğim için eşcinselliğimle ilgili imaları hakaret gibi algılayıp gururuma yediremediğimden bir gün birisini şikayet edip ceza almasına bile sebep oldum. Bölükte bir tane eşcinsel arkadaşım vardı ve onunla adı çıkan başka bir eri de uzaklaştırdılar bölükten.”
Kişi kendisine nasıl davranılması gerektiğinin belirleyicisidir, bölgesel kültürel farklılıklara rağmen. Eğer çok baskıcı bir bölgede ve de kendini ifade etmede yalnız kalıyorsan kendin olabileceğin uygun ortam bulmak boyun eğmekten çok daha iyidir. Ailesinin onu hiç kaale almaması evden kaçıp şehre diğer abisinin yanına sığınmasına sebep olmuş ama orda da huzur bulamayınca otellerde yatıp-kalkmaya başlamış.
Onun da eşcinselliği ile toplumsal baskı arasında sıkışıp kalmışlığı olmuş.
“Biz de bir laf vardır. ‘Sigara içip savurmayınca, içki içip bağırmayınca erkek olunmaz’ diye. Alkol ve sigaraya o kadar yabancıyken eşcinselliğimden kurtulmak için onlara yöneldim ama kurtulmak yerine kendimle barışmam konusunda sanki cesaretlendim. Ama alkolün esiri olmaktan da kurtulamadım.”
Toplum transseksüelleri sanki kendi istekleriyle fuhuş yapıyormuş gibi bir önyargıyla yargılarken kiminle fuhuş yaptıklarını görmezlikten gelip sorumluluğu kendi ötekileştirdiklerine yıkmaktan hiç vicdani rahatsızlık duymaz. Devran da yılma noktasına kadar değişik işlerde çalışmış.
“Çok iş denedim. İnşaattan boyahaneye, mermercilikten yem fabrikasında hamallığa, restoranda bulaşıkçılığa kadar. Ama hiçbirinden ne tam anlamıyla maaşımı alabildim ne de insanca bir muamele gördüm. Cinsel tacizden, ilişkiye kadar her türlü ayrımcı istismarla karşılaştım. Ailemde bile emeğimin karşılığını alamayıp ayrımcılığa maruz kaldığım için evden kaçmamış mıydım zaten. Ama homofobinin ayrımcılığından kaçılamayacağını yaşayarak öğrenmiştim artık.”
Fuhuşa başlaması daha sonra da arkadaş edindiği, çalıştığı restorana gelen bir travesti tavsiyesiyle olmuş.
“Hayatın her alanında eşcinselliğimden dolayı karşılaştığım ayrımcılık tabii ki yıldırıyordu beni ama bir gün çalıştığım restoranda tanıştığım bir travesti beni fuhuş konusunda cesaretlendirdi. O günden beridir de fuhuş yapıyorum. İş bulup çalışma denemelerim oldu ama nafile. Hâlâ da bir iş bulsam çalışırım. İnsanın cinsel malzeme olarak kullanılıp geçimini sağlaması kolay değil. Hiçbir eşcinselin bir işi olup da ekonomik durumu iyiyken fuhuş yapabileceğine ihtimal vermiyorum.”
Eşcinseller genellikle aile-akraba gibi tanıdık çevrelerinin baskısından dolayı büyük şehirlere kaçarlar. Bu kaçış aslında manevi baskıdan kaçış olduğu gibi başkası olmadan yaşamak için toplumsal rollerden bir kaçıştır da. Acaba gittikleri yerlerde kendilerini bulabiliyorlar mı, yoksa tamamen kendilerini kaybedip toplumsal rollere adapte olmaya mı çalışıyorlar?
“Transseksüel olarak yaşamanın iyi bir yerinin-mekanının olduğuna inanmıyorum. İnsan kendisiyle barışıksa çevresel faktörlerin boyutu her yerde aynı hissediliyor. Kendisiyle barışık olmayanlar kendisini tanıyanların olmadığı bir ortamda manevi baskıdan uzaklaşıp kendisiyle yüzleşmekten kurtulabilir ama açık bir eşcinsel olarak görünür olmanın toplumsal baskısının da hafife alınır bir tarafı yok. Ben ticari amaçlı gittim büyük şehre dönem dönem ama kelle koltukta dolaşma riskini göze alamadım. Hem rant kavgası sadece heteroseksüeller arasında değil ki. Transseksüeller bu konuda daha acımasız. Çünkü ekmek aslanın ağzında onlar için. Paylarına düşen çok az rantı bölüşmemek için birbirlerine heteroseksüellerden daha düşmanlar. Hem onların sistemi bana hiç uymadı. Başlarındaki erkeksilere(!) para yedirip ‘kocamız var’ yalanına kendilerini inandırmaktan başka bir şey değil yaptıkları.”
Travesti bir toplumda görselliğiyle cinsel yöneliminin tezatlığı erkekliği lekeleyeceği için açık bir gey olmaktan transseksüel olmanın daha kolay olduğu zannedilebilir ama heteroseksizm homofobiyi çıkarına göre ne zaman nerede kullanacağını çok iyi bildiğinden hiçbir LGBT’nin diğerine karşı avantajlı konumu olamaz.
“Transseksüel olup da travesti bir toplumun eşcinselliğiyle yüzleşememiş bireylerine kocalık yapmak homofobiye çanak tutmak aslında. Erkek egemen sistemin yarattığı travestizmin bir parçası olmak zorunda kalabiliyorsun hem transseksüel olarak hem de homofobikler olarak maddi-manevi kaygılar yüzünden. Yaşamak için de eşcinsellik adına bindiğin dalı kesiyorsun tabii. Ama travestizm bu toplumun bir boşalma alanı. Erkekliğin hakim olduğu toplumlarda travestiliğin yaygınlığının ve de onlara toplumsal rol kalıplarının dışına çıkılmadığı sürece müsamaha gösterilmesinin sebebi de bu iki yüzlülük, bastırılmış eşcinsellik. Mimlenmekten korkup kendi cinsiyle beraber olamayanlar ‘kadın gibilerle!’ beraber olup kendilerini daha kolay aklayabildikleri için, hem toplumsal homofobiyi besliyorlar hem de heteroseksizmi içselleştirmiş translar arasında homofobik tepkilere sebep olabiliyorlar ‘Erkek erkek gibi, kadın kadın gibi olmalı’ düşüncesi hakimiyetinden. Kendisiyle barışmış hiçbir LGBT bireyin bedeniyle çatışacağına inanmıyorum. Bu tamamen çevresel baskıların yarattığı korkuyla kişinin kendisi olamayıp kamufle bir kaçış durumu. Doğada hiçbir canlı aleminde kategori oluşturulup cinsiyet sorgulaması yapılmıyor, bir kalıba uydurulmaya çalışılmıyor kendi aralarında, her canlı da içinden geldiği gibi yaşamaya devam ediyor. Ama sosyal gelişimi geriye götüren ve insanlığı egemenliği altına alan heteroseksizm tüm bireylerini kendine benzetip ilkelleştirebiliyor, benzetemediklerini de ötekileştirip birbirine cephe aldırıyor.”
İktidarların bakış açısı ancak görünür olan tehditlere karşı sistematik işler ama sistemin en küçük birimi de yapıdan aldığı cesaretle görevini yerin getirmeyi ihmal etmez.
“Sistematik bir homofobiyle karşılaşmasam da bireylerin şu anki yapıdan aldıkları cesaretle kişisel homofobileri yüzünden artık eskisi gibi güvenle sokağa bile çıkamıyorum. Yaşadığım olumsuzluklar sanki daha büyüğünü yaşayacağımın bir sinyali gibi. Polislerin keyfi kimlik sorgulamaları, sokakta tanımadığım kişilerin sözlü ve fiziksel saldırıları, gittiğim restoranda masadan kaldırılmam gibi…”
Kabahatler kanununa dayanılarak büyük şehirlerdeki transseksüeller sokağa erkek olarak kadın kıyafetiyle çıkıyorsun bahanesiyle 69 liralık para cezasıyla sindirilmeye çalışılıyor. Eşcinsellik zihinlerde yer edemediği sürece, eşcinseller de dünyanın hiçbir coğrafyasında sığdırılamaz.
“Stonewall’un 40. yıl anısına bir gönderme yapıyorlar herhalde 69 liralık cezayla. Trans görünürlüğün yoğun olduğu yerlerde azaltma amacıyla cesaret kırmaya çalışıyorlar eşcinsellik mücadelesini sekteye uğratmak için. Çünkü transseksüeller de artık kendilerine biçilen toplumsal kadın rolünün dışına çıkmaya başladılar.”
Yaşanılan şiddetlerin üstünü örtmek kaçış değil çaresizlik, sistemin görmezlikten geldiği. İşin psikolojik boyutuysa hiç hesaba katılmıyor. Ruhsal yaralanmaların oluşturduğu güvensizlik, paranoya…
“Hatta duyarsızlık… Bana acımayana ben niye acıyayım ki. Herkesin kendini düşündüğü bu dünyada empatik olmak enayileştiriyor çoğunluğa karşı bireyi. Anlaşılmadığın anlarda ve yerlerde anladıkları dilden konuşmak her iki taraf için de faydalı olacaktır.”
Aktivizmin alt yapısının olmadığı kültürlerde LGBT bireylerin can güvenliği kaygıları yüzünden uzun vadeli plan yapmak yerine anlık yaşam fırsatlarını değerlendirmeleri fazla şaşırtıcı olmamalı.
“Yok sayıldığım sürece yaşamak benim için çok anlamlı değil. En büyük korkum yalnızlıktı. Homofobinin yoğun olduğu bir kültürde aşk ve sevgi kaygım da kalmadı.”
Halil Kandok
Reklamlar

Cinsiyetçilik ve tahakkümle derdi olanlara çağrımızdır.

Posted in Uncategorized with tags , , , , , , , , , , on Ağustos 30, 2009 by ifsaeylem1
IMF ve Dünya Bankası, 6-7 Ekim tarihlerinde hayatımızın her alanını etkileyen politikalarını yeniden üretmek ve dayatmak üzere İstanbul’da toplanıyor.  Evimizi, yiyeceğimizi, suyumuzu, havamızı, bedenimizi, cinsiyetimiz ve cinselliğimizi vesayet altına alıp birer tahakküm, yoksulluk, yoksunluk ve kölelik aracına dönüştüren – cinsiyetleri ne olursa olsun – bu BEY’lere, kısaca heteronormativiteye, patriyarkaya ve kapitalizme söyleyeceğimiz sözümüz var. Direnistanbul koordinasyonu zemininde, bu derdi paylaşan herkesle birlikte bu sözü oluşturmak ve birlikte eyleyerek söylemek istiyoruz. Bu amaçla sizleri, tüm önyargıları kapının dışında bırakarak bu gündemde birlikte somut olarak  1-8 Ekim IMF ve Dünya Bankasına karşı direniş günlerinde ve hazırlık sürecinde neler yapabileceğimizi konuşmak, tartışmak üzere 3 Eylül Perşembe günü saat 19:30’da Haymatlos’ta toplanmaya davet ediyoruz.

Amargi
BEDİ
Direnistanbul Koordinasyon İnisiyatifi
İstanbul LGBTT Sivil Toplum Girişimi
Lambdaistanbul
Voltrans

Heteroseksizm: Patriyarkanın En Güçlü Dayanağı

Posted in panel with tags , , , , , on Ağustos 30, 2009 by ifsaeylem1



Perşembe, 27 Ağustos, 2009
15 Mayıs 2009, Cuma
Ekin Sanat Merkezi
Gülnur Acar Savran, feminist yazar
Feminist(B)iz Oluşumu’nun katılımıyla…
“Türkiye’de Kadın Olma Halleri”* başlığı altında:
Heteroseksizm: Patriyarkanın En Güçlü Dayanağı”
Merhaba, arkadaşlar. Kaos GL dergisinin Mayıs-Haziran sayısı hazırlanırken, “Homofobi Karşıtı Buluşma’ya neden katıldığım”a dair fikirlerim talep edildi. Ben de sadece “feminist olduğum” için dedim çünkü feminist olmak, bu toplantıya katılmak için başlı başına gerekli ve yeterli bir neden ve heteroseksizm, erkek egemenliğinin en güçlü dayanaklarından biri.
Patriyarkanın ayakta kalmasında, heteroseksist toplumsal pratiklerin ve ideolojinin çok büyük bir katkısı var ve bunun yası sıra patriyarkanın tarihsel ve toplumsal somut yapıları, heteroseksizmin yeniden üretilmesine çok büyük katkı sunuyor. Patriyarka, heteroseksizmin kendisini yeniden üretmesinin tarihsel toplumsal çerçevesini bağlamını oluşturuyor. Bu nedenle, buraya katılmamın anlamı, basit bir insan hakları dayanışması değil. Buraya katılmam, bu dayanışmanın çok ötesinde, kendi mücadelemle birebir ilişkisi olan bir gelişme. Bugünkü sunuşumu, bir feminist olarak, kadınların ezilmesi, şiddet görmesi ve tahakküm altında tutularak sömürülmesi üzerinden yapacağım. Tanıklıklarımdan ziyade, bir tür tahlil ve gözlem sunacağım. Konuşmamı üç başlık altında toplamak istiyorum: heteroseksizmi, patriyarka anlayışımın neresine yerleştirdiğim, eşcinsel kimliğin patriyarka içindeki konumu ve 70’lerin gey-lezbiyen kurtuluş hareketi karşısında 80-90’larn hareketi.
İçinde yaşamakta olduğumuz patriarkal toplumu, modern ya da kapitalist patriyarka olarak nitelendirmek mümkün. Patriyarka, tarih var olalı beri mevcut ama bugün içinde yaşadığımız patriyarka biçimi daha somut ve bu patriyarka biçiminde, hukuk-söylem-ideoloji düzlemlerinde bir eşitlik paradigması hâkim. Bu ne? “Eşit yurttaş” söylemi ve ideolojisi. Ama bu “eşitlik” söyleminin altında, bu söylemin örttüğü ve gizlediği bir erkek-egemen bir yapı var. Özellikle de, bu söylemin altında yatan erkek-egemenliği biçiminin aile içindeki türü…  Toplumun, aile ve heteroseksüel evlilik içindeki işleyiş algısı çok önemli çünkü bu yapıda, kadınların bedenlerine ve emeklerine el konuluyor. Kadın yurttaşlar, aynı zamanda “eş ve anne yurttaşlar” ve kadınların yurttaşlığı,  onların anne ve eş konumlarıyla ilgili olarak erkeklerin yurttaşlığından yapısal bir farklılık gösterir. Bu konum, onları hiçbir zaman terk etmiyor çünkü bu konum, onların yurttaşlığının üstüne yapışmış bir biçimde sürekli var. Ünlü feminist Carole Pateman’ın ifadesiyle “Eşit yurttaşların arasında yapılan toplumsal sözleşmenin berisinde eşitsiz bireyler arasında yapılan cinsel sözleşme var”. Bu nasıl oluyor? Biliyoruz ki, kadınlar, heteroseksüel evlilik içinde, erkekler çocukları ve onların yakınları için çeşitli hizmetler sunan kişiler. Görünmeyen bir emek bu ve dolayısıyla da karşılığı yok. Karşılıksız emek ise, bir baskı ve emeğe el konulma olduğu ölçüde haksız ve adaletsiz bir durum. Kadınlar, evden çıkıp “eş ve anne yurttaşlar” olarak iş gücü piyasasına vardıklarında da, farklı konumları yüzünden, işgücü piyasasındaki yatay ve dikey hiyerarşi ile karşı karşıya kalıyorlar. Yatay hiyerarşiden kastım, kadınların, annelik, eşlik ve ev-kadınlığı kimliklerinin bir devamı olarak, kadın-nefretlerine mahkûm edilmeleri. Dikey hiyerarşiden kastım ise, kadınların, erkeklere kıyasla, her zaman daha düşük ücretli ve daha güvencesiz işlere layık görülmeleri. Ücretli çalıştıklarında bile, bu ücretler, onların aileden ve evlilikten bağımsızlaşmasına imkân vermiyor ve dolayısıyla evlerine/eşlerine dönüyorlar. Kadınların bedenlerine el konulması da emeklerine el konulması ile son derece iç içe örülmüş bir konu. Evlilik içinde, kadının kocası ile sevişmesi ve kocası ile cinsel birleşmeye girmesi, bir karılık görevi olarak nitelendiriliyor. Dolayısıyla da bir hizmet bu…  Zorunlu sevişme, kadınların bedenlerine ve ruhsal bütünlüklerine yapılmış bir şiddet biçimi ve dolayısıyla, onların heteroseksüel evlilikte sunmak zorunda oldukları hizmet aslında onları şiddetle karşı karşıya getiren de bir hizmet biçimi. Ev ve ailenin dışına çıktığımızda, fuhuş, kadınların emek ve bedenleri ile şiddetin nasıl iç içe girdiğini gösteren kocaman bir başka alan. Patriyarka ile kapitalizmi, birbirlerine eklemlenmiş iki sistem olarak düşünmek mümkün, saydığım bütün bu nedenlerle ve oluşturulan bu toplumsal bütüne, patriarkal kapitalizm demekten yanayım. Peki, patriarkal kapitalizm ya da modern patriyarka dediğim bu toplumsal düzende, toplumsal cinsiyet pratikleri ve ideolojileri nasıl işliyor? Daha da somut soracak olursam, heteroseksizm nasıl işliyor? Modern patriyarka içinde, üreme, “biyolojik cinsiyet”, toplumsal cinsiyet ve cinsellik arasında son derece sıkı bir nedensellik zinciri var. İnsan anatomisindeki üreme ile ilgili olan bazı farklılıklar, toplumsal düzenin pratikleri ve ideolojisinde, kadın ve erkek bireylerin temel nitelikleri haline gelir. Yani bu ideoloji, “kadın olmak”ı ve “erkek olmak”ı, üreme işlevine bağlı anatomik farklılıklar çerçevesinde iyice kökleştirir ve sabitleştirir. Başka bir deyişle, bireyler, iki cinsiyet arasındaki üreme odaklı farklılıklar etrafında kategorize edilirler ve bu sınıflar, “biyolojik cinsiyet”leri oluşturur. Bu nasıl oluşur? Kadınlar ile erkekler arasındaki geçişlilikler ve benzerlikler bastırılarak. Neden? Bütün temel kimlikler, üreme işlevine bağlı farklılık odağıyla belirlenir ve dolayısıyla benzerlikler bastırılır. Sonuç nedir? Erkek cinsiyetinin özellikleri, sperm saçmak, doğurtturmak, aktif ve agresif olmaktır. Kadın cinsiyetininkiler ise, spermi beslemek, kabul etmek, içermek, doğurmak ve büyütmektir. Üreme işlevine bağlı olarak, anatomik farklılık öyküsündeki cinsiyetlerden söz etmek -kuşkusuz- mümkün ancak toplumsal cinsiyet pratikleri ve söylemleri, bu cinsiyetleri mutlaklaştırır ve bütünlüklü kategoriler olarak kurar. Dışa kapalı, geçirgen olmayan ve kendi içinde bir bütünlüğü olan iki insan sınıfı haline getirir ve bir ikili-karşıtlık/cinsiyet-karşıtlığı böyle oluşur. Demek ki üreme ve cinsiyet birbirlerine sıkı bağlarla bağlılar.
Hepimizin çok iyi bildiği bir üreme anatomisinin tamamlayıcılığı efsanesi vardır. Toplumsal cinsiyet yapısı söylemi, cinselliği olduğu gibi üremeye dayandırır ve üremeye hapseder ve dolayısıyla cinsellik, karşı-cinsellik ile özdeştir ve sınırlandırılır. Cinselliğin üreme odaklı olması, kadın cinselliğinin hazdan tümüyle koparılması anlamına gelir ve karşı-cinsellik dışında bütün cinsellik biçimlerinin dışlanması, görünmezleştirilmesi ve kovuşturulmasına yol açılır. Bu varsayımların da uzantısı şudur ki, kadınlar ve erkekler muhakkak birbirleri ile sevişecektir. Anatomik uyum ve cinsiyetlere atfedilen uygun cinsel yönelimler, bu nedensellik zincirinin en önemli halkalarındandır; böylelikle heteroseksüel cinsellik doğallaştırılır, üremeye ve anatomiye bağlanır.  Heteroseksizm, patriyarkanın en güçlü dayanaklarından birini oluştururken; patriyarka da, kadınların bedenini ve emeğini denetleyecek şekilde heteroseksizmden yararlanır ve kendisini yeniden ve yeniden üretir.
Modern patriyarkada, eşcinsel kimliğin konumu ve kuruluşuna da değinmek istiyorum kısaca. Toplumsal cinsiyet, hem cinselliği hem de cinsiyeti doğallaştırıyor. Bu çerçevede, gerek kadın gerekse erkek eşcinsellere, bir takım toplumsal cinsiyet kimlikleri atfedilir. Eşcinsel olunduğunda toplumsal cinsiyet de değişmelidir; cinsel yöneliminize uygun olacak bir toplumsal cinsiyet… Dolayısıyla geylere, kadın toplumsal cinsiyeti dayatılır; lezbiyenlere ise erkek toplumsal cinsiyeti… Neden? Çünkü toplumsal cinsiyet kimliklerinin, bu düzenin ayakta kalması için korunması gerekir. Bu korumada da esas olan, erkekliğin korunmasıdır. Erkek, tohum veren, doğurtan ve aktif olan taraf olmaktan feragat etmemelidir; dolayısıyla cinsel yönelimi, gey olunca, toplumsal cinsiyet olarak erkek olmaktan vazgeçmelidir. Yani, toplumun ölçülerine göre pasifse, kadınsılaşmalıdır ki erkeklik sarsılmasın.
Aslında heteroseksist patriarkal düzenin ezilenlerinin de ezilenleri lezbiyenlerdir. Çünkü hem kadındırlar, hem eşcinsellerdir. Kadınları seven kadınlar olarak, patriyarka tarafından denetlenirler. Dolayısıyla patriarkal heteroseksist düzenin potansiyel olarak en radikal mağdurları lezbiyenlerdir. Travestiler ve trans kadınlar, erkekliği sarsan pratiklerdir ve onlara tahammül sınırlıdır. Erkekler açısından hayati olan budur ve bu böyle olduğu için lezbiyenler, erkek-egemen bakışta görünmezleştirilirler. Yani, esas tehdit olarak görünmedikleri ölçüde görünmezleştirilirler. Tarih boyunca da, erkek eşcinsellere ve trans kadınlara göre daha az kovuşturulmuşlar ve daha az bilimsel araştırma konusu olmuşlardır. Hiç kuşku yok ki erkekleri reddetmek çok tehdit edicidir. Hayatı paylaşım konusunda erkeklere gerek duymamak heteroseksist patriarkal düzen açısından çok büyük tehdittir ancak erkekler açısından, esas tehdit erkekliğin reddedilmesindedir.
Homoseksüel ve heteroseksüel terimleri, ilk kez 19. yüzyılda Batı’da kullanılıyor. Nasıl tanımlanıyor? Daha çok erkek eşcinselliği irdeleniyor ve eşcinsel erkekler, “erkeklerle sevişen erkekler” olarak “kadınsı” bir azınlığa dâhil ediliyorlar. Homoseksüellik, tohum vermeyen, sperm saçmayan, erkeklerle sevişmeyi tercih eden erkek azınlığına atfediliyor. Oysa antik Yunan’da bildiğimiz gibi -Rönesans’ta da belli biçimler altında olmak koşuluyla- erkekler arsında eşcinsel pratikler yaygın bütün nüfus için geçerli. Yetişkin erkeklerle genç erkekler, üst sınıftan erkeklerle alt sınıftan erkekler, ustalarla çıraklar arasında cinsellik yaygın ve bu sınırlar içinde kaldığı sürece meşru. Demek ki sınıf, ırk ve yaş hiyerarşileri gözetildiği sürece erkekler arası cinsellik modern öncesi dönemde toplumda görülür bir durum. Şimdi de yaygın ancak gizli. Eşcinsel pratiklerin, bu pratiklerin kuramlaştırılmasının ve eşcinsel kimliğin tanımlanmasının, modern patriyarka ve eşit yurttaşlık ideolojisi ile birlikte bir değişimi söz konusu: eşcinsellik sabitlenmiş bir azınlık grubuna özgü görülüyor artık. Yani, toplumun bütününde yaygın olması artık meşru görülmüyor. Neden böyle? Eşitlik ideolojisinin yaygınlaşması ile birlikte, toplumsal hiyerarşilerin ideolojik olarak kabul görmediği bir aşamaya geçilmiş oluyor. Böyle bir noktada, erkek-egemenliğinin güvence altına alınmasının tek yolu kadınlar ile erkekler arasında doğal bir farklılık ortaya koymak ve bu doğal farklılık etrafında kadın-erkek tanımını yapmak. Biraz önce anlattıklarım da buna dayalıydı zaten.
Şimdi 70’lr ve 80-90’ların gey-lezbiyen hareketine dair bir kaç söz söylemek istiyorum. 70’lerin gey-lezbiyen kurtuluş hareketinin bir afişinde şu soru vardı:  “Heteroseksüellik tam olarak nedir ve hangi nedenlerden kaynaklanır?” Gey ve lezbiyenler, bu soruyu sorarak, bir azınlık grubu olarak sabitlenmiş, tıbbileştirilmiş ve psikiyatrik olarak tanımlanmış eşcinsel kimlikten yola çıkarak başka şeyleri sorguluyorlardı. “Neden heteroseksüellik?”, heteroseksüel pratiğin mutlaklaştırılıp norm haline getirilmesinin bir eleştirisiydi. 80’lerin ikinci yarısından başlayarak, -bütün toplumsal muhalefet hareketlerinin yaptığı gibi- gey-lezbiyen hareketi de radikalliğinden geri çekildi ve heteroseksist patriarkal düzenin içinde heteroseksizmin bir norm olarak sorgulanması vurgusu azaldı. Bunun yerine, “mevcut düzen içinde var olabilmek ve başkalarının yararlanabildiği haklardan yararlanmak”a vurgu kaydı. Eşcinseller için evlilik, eşcinsellerin orduya kabul edilme talepleri gibi talepler, buna örnek verilebilir. Ama daha da önemlisi, bu düzen-içi taleplerin ötesinde, eşcinselliğin biyolojik genlerle ilgili bir yönelim olduğu tezi de giderek ağırlık kazanıyordu bu dönemde. Böyle algılandığında, eşcinsellik, heteroseksist patriarkal düzeni sarsan bir tehdit olmaktan çıkacaktı ve doğal olduğu ölçüde, nüfusun sabit ve sınırlı bir kesimine has bir yönelim olarak kalacaktı. “Yayılma tehlikesi” olmayacaktı yani… Eşcinselliğin bir azınlık grubu kimliği olarak kurulması, gey-lezbiyen hareketinde de böylece kabul görmeye başladı. Böyle olunca da, heteroseksizmin kendisini sorgulama vurgusu azaldı.
Günümüzün LGBTT hareketinde bu türden bir perspektif, bir eğilim olarak varlığını sürdürüyor diyebilirim. Neyi kast ediyorum bununla? Lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüel olmak, heteroseksüelliğin yanı sıra,  aynı düzlemde kimliklerden bir kimlik olarak konduğunda,  heteroseksüelliğin norm olma özelliği görünmezleşir. Demek ki, heteroseksüellik ve “diğer” cinsel yönelimler arasında bir düzlem farkını gözetmek gerekir, benim söylediklerim doğru ise… Aynı biçimde, “masum kimlikler” olarak tanımlanamaz ve sabitlenemez bunlar çünkü heteroseksüel kimlik heteroseksist düzende bir normdur. Tercih ya da yönelim olmanın ötesinde bir anlamı vardır ve bu anlam, onun bir tercih ya da yönelim olmasını her an belirler. Böyle bir norm olduğu içindir ki bir yönelim olma ihtimali çok yüksektir ve dolayısıyla bence aynı düzlemde kimlikler olarak almamak gerekir diye düşünüyorum. Aksi takdirde, patriyarka ile heteroseksizm ya da toplumsal cinsiyet ile cinsellik arasındaki o çok sıkı kurulmuş bağlar görünmez hale gelir ve gündemden düşer. Oysa o bağları kırmak, sorgulamak, çözmek ve aşındırmak, hem feminist hareketin hem de LGBTT hareketinin çok önemli bir hedefi olmalıdır. Baskı karşısında kabul görmek, tanınmak ve özgüven kazanmak için, sabitlenmiş bir kimliğe sahip çıkmak, -kuşkusuz- ezilenlerin her zaman başvurduğu bir yöntemdir. Bu, kadınların da çok sık başvurduğu bir yöntemdir. Ancak, bir tür sabitlenmiş ve aynı düzlemde yer alan kimliklerden oluşmuş bir kimlik politikasına saplanmadan da düzen-içi talepler geliştirilebilir. Örneğin, anayasanın 10. maddesine “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği”nin dâhil edilmesi istekleri, bu türden bir taleptir. Bu, bir kimliği sabitleştirme yönünde bir talep değildir.
Erkeklik ve patriyarka, bahsettiğim bağlamlarda sorgulanmadıkça ve aşındırılmadıkça, “erkekliğin yitirilmesi korkusu”na ve homofobiye dayalı nefret cinayetleri sürecektir. Gey ve lezbiyenler, toplumsal cinsiyeti tehdit ettikleri için dışlanacaktır. Görünür olduklarında, trans bireyler, geyler ve lezbiyenler, işsiz kalmaya devam edeceklerdir.  Trans insanların, seks işçiliğine -ki bence seks işçiliği, patriyarkanın tam da göbeğinde duruyor- mahkûm edilmeleri sürüpgidecektir. Yani, LGBTT hareket, bütün hak taleplerinin yanı sıra, heteroseksizm/patriyarka bağlantısını göz önünde tutmalı ve bu bağlantıyı aşındırma mücadelesinin önemli olduğunu unutmamalıdır. Bunun yanı sıra, feminist harekette de, kadınların emeklerine ve bedenlerine el konulmasının toplumsal çerçevesini oluşturan heteroseksist evlilik, aile, biyolojik annelik yüceltmesi ve kadınlara dayatılan zuhur-merkezli cinsellik sorgulanmadıkça, kadınlar şiddet görmeye devam edecektir. Feministler, bugüne kadar olduklarından daha güçlü bir biçimde, daha da derine inerek, cinsellik üzerindeki toplumsal cinsiyet denetimini sorgulamak zorundalar. Feministler aynı zamanda, insanların cinsel potansiyellerini kısıtlayan heteroseksüelliği veri olarak kabul etmemek ve bunu, bütün teorilerinde, tahlillerinde ve politikalarında her an sorgulamak zorunluluğunu da taşımaktadırlar.
* “Türkiye’de Kadın Olma Halleri” başlığı altında 2009 yılı boyunca gerçekleştiriyor olduğumuz söyleşiler, Heinrich Böll Stiftung Derneği tarafından desteklenmektedir.
Kaos GL

Çağla ve Melek’in Hakkını Savunmak İçin LGBTT Olmanız Gerekmiyor

Posted in hukuk yargı, nefret cinayetleri with tags , , , , , , , , , , on Temmuz 6, 2009 by ifsaeylem1

Bir de tersinden bakın! Ya siz heteroseksüel olduğunuz için öldürülseydiniz ve biz bunu doğal hatta “gerekli” kabul etseydik?

Eskişehir – BİA Haber Merkezi
06 Temmuz 2009, Pazartesi

Hayvan değiliz, ama hayvan haklarını savunuyoruz. Çocuk değiliz, ama çocuk haklarını da koruyoruz. Siyah değiliz, işçi değiliz, kadın değiliz, fakir değiliz, Kürt değiliz, başı örtülü değiliz, engelli değiliz, Ermeni değiliz, o değiliz bu değiliz…

Ama yeri geldiğinde hepsinin yanında olabiliyoruz!

Kısacası “karşı” taraftan olmasak da, her birimizin nedenleri ayrı olsa da, aslında sonuç bizi, yaşam tarzımızı ya da geleceğimizi tırnak içinde hiç etkilemeyecek olsa da empati kurup çeşitli kişilere kurumlara ya da yaklaşımlara destek verebiliyoruz.

Peki, sıra LGBTT haklarına geldiğinde neden susuyoruz?

“Heteroseksüel” dünyanın “heteroseksüel” bireyleri olan bizler her türlü hakkı kendimiz için doğal ve kaçınılmaz bulurken; neden bizim gibi olmayanlara en temel hak olan yaşam hakkını fazla görüyoruz?

Henüz 28 Haziran’da Lezbiyen Gey Biseksüel Travesti Transseksüeller (LGBTT) büyük bir coşkuyla ve bir şeylerin değişebileceği inancıyla 17. LGBTT Onur Haftası yürüyüşünü gerçekleştirmişlerdi ki; daha onun sevinci bile doyasıya yaşanamadan, 29 Haziran sabahı gözlerini yeni bir acıya açtılar.

Bir arkadaşlarını, transseksüel olan Hadise‘yi, son 3 yılda kaybedilen diğer 29 kişi gibi yine bir nefret cinayetine kurban verdiler ki bu sayıyı sadece gazetelerin üçüncü sayfalarına yansıyan haberlerden biliyoruz.

Üç yılda 30 kişi!

Sebep: heteroseksüel dünyanın ezberini bozmak!

Sonuç : yargısız, sorgusuz sualsiz, en vahşi haliyle ölümler ve gerekli kanun düzenlemeleri olmadığı için asgari cezalarla en kısa sürede aramıza dönecek olan katiller!

Şimdi her şeyi bir tarafa bırakın, tüm önyargılarınızdan kapının öte yanında soyunun ve bu yazıyı okumaya öyle devam edin.

Eşikten başka bir dünyaya adım attığınızı ve o dünyanın bugünkünden çok farklı olduğunu hayal edin. Artık eşiğin öte yanındasınız, bu dünya tüm bildiklerinize aykırı! Tüm ezberlerinizi bozun çünkü burada siz çoğunluğa değil azınlığa dahilsiniz. Siz ve sizin gibi küçük bir azınlık heteroseksüel sadece; geri kalanlar yani dünyanın geneli eşcinsel!

Artık yaşamınızın hangi devresi olur bu bilemem ama bir şekilde bu gerçeğin farkına vardınız, önce kendinizle barıştınız güç bela, sonra etrafınıza açıldınız yavaş yavaş…

Tabi genele uymadığınızdan önce size “hasta” gözüyle baktılar, en yakınlarınız bile bu sırrınızı kabul etmekte zorlandılar, kapı kapı her doktoru dolaştınız bu derde deva bulabilmek için, tabi zorla!

Bunun geçici bir durum olduğuna, iyileşebileceğinize inanan yakınlarınız baktılar ki sonuç değişmiyor, bu sefer sizi ötekileştirdiler sapıklıkla yaftalayarak!

Çoğu kez sizden kaçtılar… En yakınınızdakilerin bile desteğini alamazken, tek başınıza ayakta kalmaya çalıştınız. Herkes gibi iyi bir eğitim almaktı hayaliniz ama okulda barındırmadılar sizi, çalışmak istediniz iş vermediler, aşık oldunuz açılamadınız ya da açıldınız alay konusu edildiniz, en adi en ağza alınmaz lafları işittiniz, gururunuz yerle bir edildi her fırsatta, herkesin başına gelebilecek ve üstelik mağdur tarafın siz olduğu durumlarda sadece cinsel yöneliminiz nedeniyle hiçbir hakkınız gerektiği gibi korunmadı ilgili mercilerce!

Ve bir gün cinsel kimliğinizden başka hiçbir farkınız yokken ötekilerden, insan olduğunuz gerçeği de unutuldu. En vahşi, en acımasız ve en keyfi haliyle yaşam hakkınız elinizden alındı, cesediniz bir yol kenarında tesadüfen bulundu ki bulundu ise şanslısınız; en azından sizi yok sayan bu dünyada, bilmem hangi mezarlıkta bir yeriniz olacak!

Nasıl ama yukarıdaki tablo? Ki bu en yalın, en basit örnekleriydi başınıza gelebileceklerin! Ya dünya, yukarıdaki gibi, heteroseksüel bireylerin çoğunlukta olduğu bir yer olmasaydı? Siz ya da sevdikleriniz, sadece cinsel kimliğiniz nedeniyle, yani sadece kişinin kendisini ilgilendiren bir sebepten ötürü her türlü ayrımcılığa, şiddete, sömürüye ve aşağılanmaya maruz bırakılsaydı? Daha da kötüsü ölümle cezalandırılsaydı? O zaman ne hissederdiniz? Yine bugünkü gibi susar mıydınız ya da sadece duyduğunuz anlık üzüntülerle mi yetinirdiniz? Herkesle her şeyle kurduğunuz empatiyi hadi bu seferlik de LGBTT’lerle kurun ve her şey bir yana yaşam hakkının sorgusuz sualsiz bu dünya üzerinde varolan her canlıya tanınması gerektiğini hatırlayın!

Bu dünya üzerindeki her canlının koşulsuz yaşam hakkı olduğunu ve kendimizinkine, bize benzeyenlerinkine ne kadar sahip çıkıyorsak; bizden farklı olanlarınkine de o kadar sahip çıkmamız ve saygı duymamız gerektiğini unutmayın!

Türk Ceza Kanunu’nda nefret sucu tanımı yapılmadıkça LGBTT bireylere yönelik suçların failleri ceza indirimlerinden faydalanmaya devam edecekler.

Anayasal eşitliği düzenleyen 10. maddeye cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ibareleri eklenmedikçe bu failler kendileriyle eşit bir yurttaşa yönelik suçlar işlediklerini bilmeyecek, yargı keyfi uygulamalarına devam edecek.

Siz heteroseksüel bireyler, tamamen toplumsal cinsiyet temelli, patriarkal öğretilerin getirdiği ön yargılarınızla LGBTT bireylere karşı işlenen nefret suçlarına karşı sessiz kaldıkça Ahmet Yıldız, Dilek İnce, Ebru, Melek ve Hadise‘nin acısına yeni acılar eklenecek.

Belki de bir sonraki kurban hemen yanı başınızda tanıdığınız biri, belki hala “düzelir” umuduyla beklediğiniz biricik evladınız olacak!

Unutmayın, cinsel kimliği her ne olursa olsun, yaşam hakkı elinden alınan bir “insan”. Tıpkı sizin gibi, eşiniz, çocuğunuz, anneniz, babanız gibi…

Homofobiyi bir kenara koyun, insanca yaşamak ve daha önemlisi yaşamak için mücadele veren, sizin gibi olmayan ama ne size ne yaşam tarzınıza, ne inançlarınıza ne de sizin kabul ettiğiniz bu dünyaya tehdit oluşturmayan LGBTT bireylere destek olun. Nefret Suçları yasal olarak tanınsın. Anayasa’nın 10. maddesine cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ibareleri eklensin. Sizden hiçbir farkı olmayan onca insanı katledenler hızla yakalansın ve etkin bir şekilde yargılamayan sorumlular adil bir şekilde soruşturulsun. Adaletin yanlış işlerliğine sadece sizi ilgilendiren konularda kendiniz için ses yükseltmeyin; hak ve hürriyetler herkes için savunulursa ancak tam anlamıyla korunabilir.

LGBTT bireylerin insan haklarının, temel bir insan hakları meselesi olduğu kavranmalıdır. Yaftalanmaktan korkmadan buna inanan herkes LGBTT’lerin hakları adına ses çıkarabilmeli ve destek olmalıdır.

LGBTT’leri desteklemek için de lezbiyen, biseksüel, travesti, transseksüel ya da gey olmanız gerekmez, insan olun, insana değer verin yeter!

Eğer bu yazıyı sabırla buraya dek okuyabildiyseniz, bilmelisiniz ki bu hafta içi öldürülen iki LGBTT’nin duruşması var.

Melek 11 Nisan 2009’da katledildi. Çağla ise 21 Mayıs 2009’da…

Katiller yakalandı, davalar açıldı ama henüz adalet yerini bulmadı. İnsanların kimliklere duyulan düşmanlık nedeniyle öldürülmemeleri için, etkin, etkili soruşturmalarla faillerin yakalanması ve katillerin haksız tahrik indirimleri ile ödüllendirilmemesi için sadece LGBTT’lerin orada olması yetmiyor maalesef!

Size de ihtiyaç var! “Bir kişiden n’olur” demeyin, “orada olursam” ya da “bu yazıyı tanıdıklarıma yollarsam başkaları ne der” diye düşünmeyin, bunların hiç biri giden bir canın ardından üzerimizde hissetmemiz gereken sorumluluğu yok etmeyeceği gibi, vicdanımızı da huzura erdirmez.

Unutmayalım, yaşamak herkesin en temel hakkıdır ve önemsiz gibi gözüken küçücük adımlar, bir araya geldiğinde, büyük farklar ve sonuçlar yaratır. (PA/EZÖ)

Çağla’nın duruşması:

Yer : Ankara Adliyesi 5. Ağır Ceza Mahkemesi

Tarih : 08 Temmuz 2009     Saat : 10.30

Melek’in duruşması:

Yer: Ankara Adliyesi 6. Ağır Ceza Mahkemesi

Tarih : 9 Temmuz 2009   Saat :14.00

* Pınar Avcı, öğrenci, Eskişehir, Anadolu Üniversitesi, İletişim Fakültesi

Nefretin Adaleti

Posted in ayrımcılık - şiddet, nefret cinayetleri with tags , , , , , , , on Nisan 12, 2009 by ifsaeylem1
Cumartesi, 11 Nisan, 2009

Kaç oldu? Kaçı öldü? Ebru kaçıncıydı, Melek? Kaçımız kaldık? Kaçımız güvendeyiz? Naci kaçıncıydı, Yaşar kaçıncı? Saymıyoruz artık. Çünkü korkuyoruz rakamlara dönüştürmekten, istatistikler arasında kaybetmekten; hem onları hem kendimizi. Saymıyoruz artık, çünkü sayılamayacak kadar çoklar, sayılamayacak kadar çoğuz. Saymıyoruz artık, sadece kalanlar sayar gidenleri. Oysa biz kalmak istemiyoruz artık. Seyirci kalmak istemiyoruz.

Banaz Mahmod, İngiltere’de ailesi tarafından öldürüldüğünde 20 yaşındaydı henüz. Cinayeti babası ve amcası birlikte işlemişti. Babası pişman değildi, “zina, dinimizce günah, örfümüzce yasaktır” dedi. Banaz’ın vücudundan arta kalanlar bir valizin içinde bulunduğunda, öldürülmeden önce amcasının tecavüzüne uğradığı anlaşıldı. Nihai adalete katkı sunmuştu amcası. Tanrının işini kolaylaştırmış, Banaz’ın cezasını kendisi vermişti.
İki ay içinde, eşcinsel 6 erkeği öldüren Zengin’in ifadeleri de, cinayetleri, tanrının adaletine katkı sunma çabasıyla işlediğini gösteriyor. Zengin, tanıştığı kişilerle önce ilişkiye giriyor, sonra “eşcinsellik günahtır” deyip, ilişkiye girdiği adamları öldürüyordu.
Bacak arasına endeksle tanımlanan günahın karşılığı da, doğal olarak, bacak arasında verilen ceza olacaktır. Nefret suçlarına maruz kalan travestilerin, eşcinsellerin, namus cinayetlerine kurban giden kadınların ve erkeklerin katlini vacip kılan saiklerin başında gelir “günah” anlayışı. Nefret, tüm dinlerin radikal yorumlarının ortak noktasıdır. Bu nokta, köktenci yahudiyle, köktenci ortodoksun, köktenci katolikle köktenci müslümanın el ele tutuşmaktan, omuz omuza verip işbirliği yapmaktan kaçınmadıkları yegâne noktadır. Bu pratikte nefret, adalet sopası olarak işler; yola getirir, cezalandırır ve bir daha yapılmayacağını garanti altına alır. Bunu yaparken, günaha dâhil olmak dâhil her türlü yola başvurmak mübahtır. Çünkü sonuç olarak, nefreti kusan, kusmuğuyla temizlediğine inanmaktadır “günah”ın pisliğini. Banaz’ın amcasının tecavüzünü de, Zengin’in cinayetlerini kendi gözlerinde haklı ve geçerli kılan bu mantık, maalesef kusmuk temizlemek kadar kolay baş edilebilecek, ortadan kaldırılabilecek bir mantık değil. Hele gören gözler bile kendilerine bakmaktan acizken.
Başbakanlık Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü bir rapor yayımladı geçen. Raporun en ilginç çıktılarından biri, din eğitiminin kadınlara doğru şekilde verilebilmesi için “bayan” Kur’an kursu öğreticilerine eğitim verilmesi önerisiydi. Resmen cinayet azmettiricisi olan bugünün günah anlayışının heteroseksüel erkeklerce üretildiği, beslendiği ve kullanıldığı bir toplumda, böylesi bir körlük, böylesi bir anlayış eksikliği, böylesi bir çarpık zihniyet pes dedirtiyor insana. Kendi günahlarını göremediği için kızdığı gözlerini yerlerinden çıkarıp kendine çeviren Oidipus’lara ihtiyacımız var. Şimdiye değin hiç olmadığı kadar…

Elif Gazioğlu

Kaos GL

Homofobi ve Transfobiye Başka Kurban Vermeyeceğiz…

Posted in ayrımcılık - şiddet, basın açıklaması, nefret cinayetleri with tags , , , , , , , , , , , , , on Mart 26, 2009 by ifsaeylem1

“…Çevredeki çöplüklerdeyse, öldürülen kurbanın kesilen başı aranıyor…” Radikal gazetesinden bir bölüm…

Bursa’da katledilen transseksüel kadının başı, çevre çöplüklerde aranan. Bu vahşet bize reva değil. Bursa’daki cinayet, Eskişehir’deki bıçaklama, Edirne’deki bir başka cinayet…

Hiçbir zaman susmadık, şimdi de susmuyoruz.

Heteroseksizmin elimizden aldıklarına karşı yine sesimizi en gür şekliyle çıkarıyoruz.

Birlikte, daha güçlü, en yüksek sesimizle bu vahşeti protesto etmek için SİZİ de bekliyoruz.

28 Mart Cumartesi

Saat : 13.00

Taksim Meydan Tramvay Durağı’nda buluşuyoruz…

EHP’li Kadınlar

EHP’li Lgbttler

İstanbul Lgbtt Sivil Toplum Girişimi

Kaos GL Derneği

Lambda İstanbul Lgbtt Dayanışma Derneği

Ebru Soykan neden öldü?

Posted in Uncategorized with tags , , , , , on Mart 16, 2009 by ifsaeylem1
Pürtelaş Sokak’ta oturan Ebru Soykan’ın komşuları, evden gelen kavga sesleri üzerine polise ihbarda bulundular. Olay yerine gelen polis, Soykan’ı boğazı kesilmiş ve sırtından bıçaklanmış olarak buldu.

Bu ülkede ölmek çok kolaydır. Bazı insanlar için daha da kolay…

Ölmek kolaydır çünkü öldürmek kolaydır. Öldürmek kolaydır çünkü ölen öldüğüyle kalır, maktul pek öyle mühim biri değilse, tıpkı mevcudiyeti gibi yokluğu da fazla bir şey ifade etmez. Kim vurduya gitmenin ne demek olduğunu bizler pek iyi biliriz. Siz öldürmeyi iyi bilirsiniz diyen devletluler, bizim de ölmeyi ne kadar yakinen bildiğimizi ve nasıl da sessizce birer birer ölüp durduğumuzu görürler mi bilinmez ama öldürmeye hevesli olanlar, bazılarımızın ardından adalet aranmayacak kadar ‘önemsiz’ bulunduğumuzu iyi bilir. Bunun için kimimizi öldürürken iki kere düşünmeye gerek görmez katiller.

Polisin çağırdığı ambulans gelmeyince Soykan olay yerinde hayatını kaybetti.

Hele hele ‘herkesten’ biraz farklıysanız, dininiz, etnik ya da cinsel kimliğiniz birilerini koca ve katiyyen esnemez boğucu, yorucu, art niyetli, dedikoducu, hoşgörüsüz, kinci, linççi bir ‘biz’ yapan kitleden farklıysa, o zaman ölmek daha da kolaylaşır. Birilerinin size kötü muamele etmesi, sizi kaybetmesi, öldürmesi… Bunlar işten bile değildir artık. Farklıysanız her türlü tehdide açık hedef olabilirsiniz. Bu ülkede ‘ötekileştirilmiş’ kimliklere sahip olanlar, hep bunu bilerek, çekingenliğini ve ürkekliğini taşıyarak yaşarlar. Ve kolayca ölür, kolayca öldürülürler. Kaldı ki, kendilerine bir zahmet sunulmuş yaşam alanları da öldüklerinde gömüldükleri kara topraktan çok geniş değildir esasen. Birbirine benzeyenlerin yasaları, kendilerine benzemeyenler için aynı istek ve kuvvetle çalışmaz. Siz farklıysanız, ardınızdan pek hesap sorulmaz. Farklılığınızın diyetini kimi zaman canınız acıyarak, kimi zaman canınızdan olarak ödersiniz. Oysa herkes için aynı işlemiyorsa eğer, adaletten söz etmek mümkün olabilir mi?

Ebru Soykan (28), İstanbul Cihangir’deki evinde kavga ettiği bir erkek tarafından bıçaklanarak öldürüldü.

Travesti ve transseksüel cinayetlerinin hesabını, kendi sonlarının kimin elinden geleceği kaygısıyla yaşayan diğer travesti ve transeksüellerden başkası sormayacak mı? İnsan sadece kendisinden, hadi birazcık da kendine benzeyenlerden mi sorumludur bu hayatta? Otoyol kenarlarında, evlerinde, sokaklarda, aydınlıkta ve karanlıkta, göz önünde, gözden ırakta birer ikişer katledilen travestilerin ölümünü, uzaktan üzülerek, için için bunun onları bekleyen doğal bir son olduğunu düşünerek, yaşanan bu şiddeti içselleştirip böylece katmerleyerek, sonsuz bir kısırdöngüye hizmet ederek mi izleyeceğiz? Bu cinayetleri kolaylaştırarak neredeyse çanak tutan, heteroseksist ve transfobik sistemin kendisi değil midir? Travesti ve transseksüel cinayetlerinin politik cinayetler olduğunu kabul etmenin, bunların ‘nefret suçu’ olarak tanımlanmasının zamanı gelmedi mi? Lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüellerin haklarının anayasal güvence altına alınmasının vakti gelmedi mi?

Bir kaç sene evvel bir gece İstiklal Caddesi’nde elinde satırla travestileri kovalayan bir adam görmüştüm. Şikayet üzerine polisler ileride bir noktada adamı durdurdular. Üzerini arayıp satıra el koydular. Birkaç dakikalık bir konuşmanın ardından da salıverdiler. O zaman o polislere sorduğum soruyu yineliyorum: Yeni bir satır bulduğunda ne yapacak bu adam?

İkiyüzlü toplumumuzun ikiyüzlü ahlak anlayışı tarafından sonsuz bir anlayış ve hoşgörüyle karşılanan bu adamlar, her yeni satırda yeni birini öldürmeye devam edecek. Çünkü bilecekler ki, hiçbir şey olmayacak kendilerine. Ve yeni ölümlere kimse şaşırmayacak. Travestilerin maruz kaldığı bu şiddet, dünyanın kanunuymuş gibi doğal görünecek kör gözlere. Şiddet içselleştirildikçe büyüyecek, büyüyecek ve sadece travestileri değil, farklı kimliklere sahip herkesi kapsayan koca bir linç kampanyasına dönüşecek. Biz bu acıyı, öfkeyi sahiplenmedikçe, bize dokunmayan yılanı bin yıl yaşamakla ödüllendirip ekmeklere yağ sürdükçe böyle olacak.

Satır kimin elinde, o adam bu gece nerede olacak, bilemeyeceğiz. Bir dahaki üçüncü sayfa haberine kadar herbirimiz kendi payımıza düşen endişeyi kuşanıp, korkuyla bekleyecek miyiz?

Nermin Yıldırım
http://www.gunlukgazetesi.com/haber.asp?haberid=70684