hukuk için arşiv

Eşcinsellerin Yaşam Hakkı var mıdır?

Posted in ayrımcılık - şiddet, nefret cinayetleri with tags , , , on Kasım 30, 2009 by ifsaeylem1
Çarşamba, 25 Kasım, 2009
Halil Kandok
“Polis saldırganı yakalamaktan çok gerçeği öğrenip onun eşcinselliğini ortaya çıkarmak için çabaladı ama amacına ulaşamadı.”
“Yargı inanmıyormuş çekin zorla imzalattırıldığına olayın akabinde şikâyetçi olunmadığı için. İmzaladığı çekin karşılığını faiziyle ödemek zorunda şu an.”
Eşcinseller de her vatandaş gibi yasal haklarından faydalanabilirmiş!
Birinci Vaka:
İnternet ortamında tanıştığı kişinin yanında birinin daha olduğunu görünce monitörden, bu buluşmanın tuzak olabileceğini aklına getirmişti ama yeni biriyle tanışmanın heyecanı ve de daha güvenli partner bulma imkanının zor olduğu homofobik bir kültürde fırsatı değerlendirme arzusu daha ağır bastığı için yüz yüze görüşmek için randevulaşmıştı.
Geceyi birlikte geçirme mekânları da o hafta evde olmayan bir arkadaşının eviydi. Eşcinsellerin yaşadığı kötü deneyimlerin korkusu o kadar endişe verici boyutta oluyor ki daha sonraki dönemlerde de kendi evlerinde rahatsız edilmemek için başkalarının mekânını hangi amaçla kullanacağını söylemeyip evin sahibine karşı bile sorumsuzluk yaptırabiliyor. Ki daha sonra evin sahibi evi boşaltmak zorunda kalmış zaten.
Mutfağa onun için içecek alıp döndükten sonra çek-yata yanına oturup tam öpüşmeye başlayacakları anda saldırgan o mutfaktayken yaptığı hazırlıkla saçından tutup boğazına bıçağı dayadı. Israrla kendisine karşı sırtını dönmesini istiyordu. Aklından bin bir düşünce geçiyordu sırtını döndürüp ne yapacağı konusunda. Sonuçta saldırganın onun kontrolünü elinde tutabilmesi için en garanti pozisyondu bu. Ama saldırganın dediğini yapmayınca ilk bıçak darbesini bacağına yemişti bile. Boğuşmalarla kendini saldırganın altında buldu. Daha çok geç vakit olmamasına rağmen çığlıklarına dışarıdan hiç yanıt alamıyordu. Altında kaldığı sürece aldığı bıçak darbelerinin sayısını bilmiyordu. Yattığı zemin kan gölüne dönüştüğü için ayağı patinaj yaptığından bir türlü kendini toparlayamıyordu. O anda yan tarafında bulunan su bardağına takıldı gözü. Uzansa alabilir miydi acaba pencereye fırlatıp camı kırarak sesini duyurabilmek için. Ama yetişemedi bardağa.
Saldırganla mücadele ederken geçen zaman ona ölümü hatırlatacak kadar umutsuz, geçmişini düşünme zamanı verecek kadar uzundu. Geçtiğimiz yıllarda cinayete kurban giden eşcinsel bir arkadaşı gelmişti aklına. Bir yıl öncesine kadar görüştüğü arkadaşına bir türlü ulaşamıyordu ve telefon hatları da kapanmıştı. İnternetten haber taraması yaptığında öğrenmişti cinayete kurban gittiğini. O da acaba kendisi gibi böyle umutsuz ve çaresiz ölümün soğuk nefesini kanlı bir şekilde hissetmiş miydi?
Saldırganın ölüm darbesini indirdiği anda yaşama arzusuyla bıçağın sapından önce ucunu yakalamıştı geç kalmamak için. Eli kesilmişti ama bıçağın keskin tarafını yakalamayı avantaja dönüştürüp katlanabilir bıçağı ikiye katlayıp saldırganın elini de kesmişti. Psikopatları insana dönüştürebilmek için onların anlayacağı dilden konuşmak gerekiyor ki canı yanınca ‘sen n’apıyorsun’ diye haykırmıştı aptalca komik bir tepkiyle. Kendini kurtarmak için bu fırsatı kaçırmadı ve ayağa kalkmayı başardı. Saldırgan kurbanını elinden kaçırmamak için ona kaçamayacağını, aşağıda kapıda arkadaşının beklediğini söylese de o can havliyle üzerinde sadece şortuyla kendisini kanlar içinde sokağa atmayı başarmıştı.
Ama hiçbir taksi onu hastaneye götürmek istemiyordu araba kan olur bahanesiyle. Arabanın koltuğuna naylon serdirip hastanenin dış kapısına kadar götürtmüştü taksinin birisine. Hastanenin dış kapısında yarım saat kadar bekletildi adli vaka olduğu için ve hastane görevlilerinden aldığı turnikeyle kendi-kendine turnike yaparak durdurmuştu bacağındaki kanı.
İlk tedavisi yapıldıktan sonra polise bıçağın üstüne düşüp yaralandığı yalanından başka yapabileceği bir şey yoktu. Çünkü o bir öğretmendi. Mesleki geleceği için başka seçeneği yoktu ve ailesinin eşcinselliğini öğrenmesine hazır olmadığına inanıyordu.
Polis saldırganı yakalamaktan çok gerçeği öğrenip onun eşcinselliğini ortaya çıkarmak için çabaladı ama amacına ulaşamadı.
İkinci Vaka:
O da bir öğretmendi ve tanıştığı kişinin evine gitti beraber olmak için. Sevişme anında patlayan flaşlarla ne olduğunu anlayamadan boğazına dayanan bıçakla 40 bin liralık çek imzalattırıldı. Planlı bir tuzaktı ve fotoğrafı çeken kişi önceden evde bekliyordu. Şikâyetçi olamadı korkusundan, devlet memuru olduğu için mesleğinden olma düşüncesiyle.
Ailesinin öğrenmesini istememesi düşüncesi de ağır basıyordu. Parayı ödeyebilme imkânı yoktu. Şantajcılar parayı tahsil edemedikçe öldürmekle tehdit etmeye başlamışlardı. Sonunda daha fazla dayanamadı baskıya ve polise gidip her şeyi anlattı.
Olay yargıya intikal etti. Ailesine sadece tehditle çek imzalatma olayı olarak anlattı eşcinselliğini gizleyerek. Yargı inanmıyormuş çekin zorla imzalattırıldığına olayın akabinde şikâyetçi olunmadığı için. İmzaladığı çekin karşılığını faiziyle ödemek zorunda şu an.
***
Okan Bayülgen’in programında Hürriyet Gazetesi cinayet yazarı Prof. Dr. Sevil Atasoy, eşcinsellerin de her vatandaş gibi güvenlik ve yargı hizmetlerinden faydalanabileceğini söylüyordu.
Faydalanması da gerekir zaten istenilen sonuçlar alınamasa da ayrımcılığın kayıtlara geçip uzun vadede de olsa eşcinselliğin kabul edilebilirliği adına. Bununla birlikte eşcinsellerin kendileri bu hizmetlerden faydalanmak istemiyormuş gibi yansıtmak homofobinin bir başka boyutu olacaktır.
Polislerin keyfi muamelesi devam ettiği, yargı nefret suçlarına tahrik unsuru gözüyle bakıp suçluları hafifletici sebep bahaneleriyle ödüllendirdiği, ahlak kavramını erkek egemen sistemi korumak için çıkarına uygun şekilde kullandığı, yasalardaki eksiklikler ve toplumsal baskı olduğu sürece eşcinseller, heteroseksüel vatandaşların kullandığı yasal haklardan faydalanmaya çekineceklerdir elbette. Amaç da zaten eşcinselleri sindirip eşcinsellere yönelik suçları yargıdan uzak tutarak kayıt dışı bırakmak değil mi eşcinselliği yok saymak için.
Reklamlar

“Travesti olduğu anlaşılıyor muydu?”

Posted in hukuk yargı, nefret cinayetleri with tags , , , , on Temmuz 29, 2009 by ifsaeylem1
Salı, 28 Temmuz, 2009
Haber: Barış Sulu
Kavaklıdere’deki evinde öldürülen Melek K.’nin katil zanlısı Tayfun P.’nin ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası isteğiyle yargılanmasına bugün (28 Temmuz 2009). Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edildi. Duruşmaya, tutuklu sanık Tayfun P. Ve avukatı Onur Tatar, maktul Melek K.’nin babası Yusuf K. ve avukatı Nevzat Sarıin katıldı.

Tanık olarak apartmanın yöneticisi Mehmet Sait E., komşuları Hayriye Ç. ve Mehmet Ç. Ve maktulün kardeşi Rıfat K. dinlendi. Tanıkların hepsine aynı soru soruldu: “Maktulün travesti olduğu anlaşılıyor muydu?”

Mehmet Sait E. ifadesinde olay sonrası maktulün evinin önünde polisleri gördüğünü ve Melek K.’nin öldürüldüğünü o zaman öğrendiğini, olay gecesi evden çıkan ve taksiye binen bir kişi gördüğünü belirtti. Avukat Nevzat Sarıin’in “maktule dışarıdan bakılınca travesti olduğu anlaşılıyor muydu ?” sorusu üzerine Mehmet Sait E. “evet travesti olduğunu hissettim ve ses tonundan da anlaşılıyordu” dedi.
Komşulardan Hayriye Ç. Gece yarısı gürültüyle uyandığını ve hemen eşini uyandırdığını, “Yapma abi, yapma, öleceğim” şeklinde tek taraflı ses duyduklarını, 5 dakika sonra sesin kesildiğini ve ardından tıkırtıların geldiğini, kapının dürbününden baktığında Tayfun P.’yi gördüğünü, elinde bilgisayar monitörüne benzeyen bir şeyle dışarı çıktığını ve sonra bunu dışarı bırakıp tekrar eve girdiğini, ikinci çıkışında bilgisayar kasası ve bir poşetin de elinde olduğunu belirtti. Sonra sanığın yürüyerek uzaklaştığını anlattı. Mehmet Ç. de maktulü 4-5 aydır tanıdığını belirtti ve aynı şekilde “Yapma Fatih abi beni öldüreceksin” cümlesini duyduğunu belirtti. Melek K.’nin travesti olduğunun gerek konuşmasından gerekse yürüyüşünden anlaşıldığını ifadesine ekledi.
Maktulün kardeşi Rıfat K. kardeşinin 6 aydır o evde yalnız yaşadığını belirtti. Evde 100 Euro bulup bulmadığı sorusu üzerine, olaydan sonra kardeşinin kişisel eşyalarını almak üzere eve girdiğini ve 100 Euro bulmadığını söyledi.
Dava 12 Ağustos 2009 Çarşamba gününe ertelendi.
Konuyla ilgili: http://kaosgl.org/content/eryaman-davasi-ve-melekin-davasinin-takipcisiyiz

http://kaosgl.org/content/melekin-katilinin-yargilanmasina-baslandi

“Evet Ben Öldürdüm!”

Posted in hukuk yargı, nefret cinayetleri with tags , , , , , , , on Temmuz 21, 2009 by ifsaeylem1
Çarşamba, 8 Temmuz, 2009
Haber: Barış Sulu
Ankara’daki evinde, 21 Mayıs 2009 gecesi bıçaklanarak öldürülen trans arkadaşımız Çağla’nın katili bugün hâkim karşısına çıktı. Ankara Adliyesi 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde saat: 10.30’da başlayan ve Çağla’nın annesi, babası, ablası ve abisinin katılımıyla gerçekleşen dava yaklaşık 3 saat sürdü.
Duruşmaya Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği’nin müdahil olarak katılmak istemesi Cumhuriyet savcısı tarafından suçtan doğrudan zarar görmediği gerekçesiyle reddedilirken, annesi, babası, ablası ve abisi zanlıdan şikâyetçi olduklarını beyan ettiler.
Zanlı Murat Olgun G. Çağla’yı yaklaşık iki senedir tanıdığını ifade etti, web sitesi yapma karşılığında 1300 TL istediğini, bu paranın 450 TL’sini cinayetten beş gün önce aldığını ve cinayet günü de aslında eve borcun geri kalanını almaya geldiğini, Çağla’nın o gece gözünün önünde bir ilaç-hap aldığını, evde de bira şişeleri bulunduğunu ve arkasından kendisine cinsel ilişki teklif ettiğini ancak bu ilişkide aktif rol oynamak istediğini ve bunu kabul etmediğini ardından lavaboya gittiğini ve geri geldiğinde Çağla’nın kendisini hala ilişkiye zorladığını ve bunun üzerine Çağla’ya bir yumruk attığını, yere düşen Çağla’nın bilgisayar masasının çekmecesinden bir bıçak çıkarttığını ve bu sırada boğuştuklarını, elinden bıçağı almaya çalışırken kendi ellerinin de kesildiğini ve bıçağı aldıktan sonra ilk darbeyi Çağla’nın boynuna vurduğunu ve gerisini hatırlamadığını, çünkü kendisini kan tuttuğunu belirtti. Kendine geldiğinde üzerindeki kanlı giysileri değiştirdiğini, pantalonunun paçalarını kestiğini ve kanlı giysileri bir poşete koyduğunu, Çağla’ya ait olan 3 adet cep telefonunu ve web sayfası için anlaştığı paranın 400 TL’sini daha aldığını ve apartmandan çıkarken güvenlik kamerasının kablolarını kestiğini, suç aleti olan bıçağı da Demetevler’de bir çöp tenekesine attığını dile getirdi. Murat Olgun G. Bu ifadelerin ardından Çağla’yı öldürdüğünü kabul etti.
Hakim de bunun üzerine neden ilk ifadesini değiştirdiğini sordu. İlk ifadesinde “cinsel ilişki”, “aktif olmak” gibi kavramlar olmadığını söyledi. Zanlı Murat Olgun G. tutuklandığında apar topar ifade verdiğini her şeyi söylemesine izin vermediklerini belirtti.
Çağla’nın iki yıldır birlikte yaşadığı kişi de ifadesi alınanlar arasındaydı. Hakim bu kişiye de Çağla’nın aktif olup olamadığını, kendisiyle ilişkisinde böyle bir durumla karşılaşıp karşılaşmadığını sordu. Birlikte yaşadığı kişi de iki yıldır Çağla’nın kendisinden böyle bir talepte bulunmadığını ifade etti.
Çağla’nın yakın bir arkadaşı olan Elvin.K.’nin dinlendiği sırada hakimin Elvin.K.’ye “sizin erkekliğiniz uyanıyor mu, isterseniz aktif olabiliyor musunuz” gibi sorular yöneltmesi davanın en ilginç anlarından biriydi. Bu sorular karşısında Elvin K. aktif olabildiklerini ama bunu müşterileri isterse, bir iş gereği, zorunluluktan yaptıklarını ifade etti.
Çağla’nın komşularından Zeynep F. İfadesinde o gece deprem oluyormuşçasına bir gürültüyle uyandığını, bunun bir deprem olmadığını anladığını, üst katından abartı derecede eşyaların parçalanma sesleri duyduğunu, on dakika sonra da çok korkunç bir inleme sesine şahit olduğunu, hemen yöneticiyi aradığını ve durumu anlattığını anlattı. Çağla’nın 9 ay önce daireyi satın aldığını, her sabah 6’ya kadar evde gürültü olduğunu, sürekli eve birilerinin girip çıktığını hatta bazen kendi zilini çaldıkları için çok rahatsız olduğunu, bu olaylar üzerine de apartman sakinleri olarak imza topladıklarını ve bir çok yere şikayette bulunduklarını ifade etti.
Diğer bir komşu olan yönetici Nesrin D. O gece başka evinde olduğunu, Zeynep F.’nin kendisini aradığını ve çok korkunç sesler duyduğunu, hemen Bilir Sokak’taki eve geçtiğini, yolda giderken de polisi aradığını belirtti. Eve vardığında seslerin o aşamada kesildiğini, Zeynep F. İle birlikte güvenlik nedeniyle bir hafta önce taktırdıkları güvenlik kamerasını izlediklerini, burada apartmana uzun boylu, ince, beyaz giyimli birinin girdiğini ve girerken de güvenlik kamerasının diyerek Kablolu TV’nin kablosunu kestiğini, evden çıkarken de kıyafetinin değişmiş olduğunu, üzerinde kapüşonlu bir kıyafet ve altında şort olduğunu anlattı. Polisin yaklaşık 45 dakika sonra olay yerine gelmesi ile Çağla’nın evinin zilini çaldıklarını, açılmayınca polise kapıyı kırın dediğini ama polislerin buna yetkisi olmadığını öğrendiğini söyledi. Hakim bunun üstüne eve girerken mi evden çıkarken mi kablonun kesildiğini sordu, eve girerken kablonun kesildiğini Nesrin D. tekrar etti.
Avukat Senem Doğanoğlu da bir dahaki duruşmada görülmek üzere güvenlik kamerası kayıtlarını, Örgütlü bir suç olup olmadığının belirlenmesi için 21 Mayıs – 22 Mayıs 2009 arasındaki Murat Olgun G.’nin cep telefonu konuşma kayıtlarını., gazetelerde çıkan ajandanın Ankara emniyetinde olup olmadığının bilgisini, Çağla’nın bilgisayar kayıtlarını, sabit telefon kayıtlarını ve  kanında uyuşturucu olup olmadığının belirlenmesi için moleküler genetik incelemesini istedi.
Zanlı Murat Olgun G.’nin avukatı ise Çağla’nın evden çıkarken ziynet eşyalarının çalınmadığını, telefonların da hırsızlık için değil kendini koruma ile ilgili olarak evden alındığını, 450 TL’nin de yapılan web sayfası için ödenecek paranın bir kısmı olduğu için alındığını belirterek olayda gasp ile ilgili bir durumun olmadığını ifade etti. Cinayetin işlendiği bıçağın da Çağla’ya ait olduğunu ve bıçağın bulunmasını ve bıçak üzerinde Çağla’nın parmak izi olup olmadığının incelenmesi gerektiğini savundu.
Duruşma 10 Ağustos 2009 tarihine ertelendi.

Katiller sistemin kolluk-larını takıyor; boğulmuyor…

Posted in hukuk yargı, lgbtt bireylere yönelik ayrımcılık, nefret cinayetleri with tags , , , , , , , on Temmuz 21, 2009 by ifsaeylem1
Pazar, 12 Temmuz, 2009
Katillerin bahanesi hep aynı… Çünkü ezberlediler. Nasıl “ağır tahrik” indirimi alacaklarını biliyorlar. Önlerinde bir sürü emsal dava var… Öyle bir olay gerçekleşmemiş bile olsa, eminim avukatlar böyle demesini öğütlüyordur… ya da kendisinin ağzından kaçırdığı gibi polisler “tavsiye” ediyordur “bana aktif olmaya çalıştı de” diye…
Tacizcinin, tecavüzcünün ve katilin akıl vereni, kollayıcısı çok oluyor nedense… Ne zaman ki öldürülene “oh olmuş” oluyor, “kahraman” katiller için tüm eril iktidar öğeleri güçlerini birleştiriyor; ödüller yağdırmak için seferber oluyorlar. Katiller sanki sistemin piyonları gibi. Sistemin polisi ve sistemin avukatı, “tehdit unsuru” varoluşları bu dünyadan silmek için kullanıyor onları. Belli ki gittiği evde ardında iz bırakmaması gereken bir iş çevireceği için, eve girmeden önce apartmandaki kamera kablosunu kesmeye çalıştığı, kestiği kablonun kablolu TV kablosu olması nedeniyle kayıtlara geçen katil, apartmandan çıkarken “kaçarken” kestiğini iddia ediyor. Böylece, biri, kendini kurtarabilmesi için ifadesini değiştirmesini polislerin tavsiye ettiğini ağzından kaçırırken, diğerinin de suçunun “planlanmış” olduğu kamera kayıtlarında yer alıyor.. Komşuların gürültüler nedeniyle aradığı polis evin kapısına kadar geliyor ama “izni olmadığı” gerekçesi ile kapıyı kırıp içeri girmiyor… Oysa ben hatırlıyorum, fuhuş yaptıkları iddiası ile transseksüel bireylerin evine izin mizin olmadan zorla giren, kapının altında biber gazı sıkan, eve girdiğinde cinsel tacizde bulunan polisleri… Daha geçenlerde öğreniyoruz; sivil polis olduğunu söyleyen dört adam, cinsel taciz ve cinsel tecavüz tehdidini “izni olmadığı” halde içeri girerek gerçekleştiriyor… “İçeri girme kararı” neye göre belirleniyor?
Peki bu konuda hakimler ne karar verecek? Umutlu olmak istiyorum ama…
Hakimler… Hakimler… Maalesef katilleri alacakları cezaların yetersizliği ile cesaretlendiren kararları verenler onlar… “Ağır tahrik indirimi” ile ödüllendirenler… Mahkemede duruşmayı izleyenlerin bacak bacak üstüne atmasının yasak olduğu, attığında mübaşirce “burası mahkeme, indir bacağını!” diye uyarıldığı mahkemede; karşılarında saygı ile durulması beklenen hakimler… Hiç kimseye saygı borçları yoktur onların… Bıyık altından-hatta üstünden açıkça- gülerler, dalga geçerler, aşağılarlar diledikleri gibi; çocuk azarlar gibi konuşurlar “sen”inle. “Hakim Bey” dersin, “Sen sus, söz vermedim sana!” der, “otur”, “kalk”, “git”, “geç yerine!”… Henüz suçun kanıtlanmamış bir şüpheli, sanık, tanık, davalı.. ne olduğun hiç farketmez.. O, sana birkaç metre yukarıdan bakar ve her sözüyle adeta yerin dibine sokar seni.. Bazı hakimler tabi bunlar… Her mesleğin iyisi kötüsü olduğu gibi hakimlerin de var.. Ve her zamanki gibi, kötüler, “biz” sistem karşıtlarının, “biz” norm-dışıların kafasına daha çok basar ve böylece daha yükseğe çıkar.. “Şey”ler vardır karşısında ve bu “şeylerin” annesi babası ablası ağabeyi de başka bir “şey”dir ki çocuklarını “ıslah” etmemiştir.* Onlar da hakkeder her kötüyü çocukları kadar.. Hakim-iyetin kayıtsız şartsız hakim-in olduğu mahkeme salonlarında…
Gerçekten umutlu olmak istiyorum; ama adaletin terazisinin ayarı bozuk gibi geliyor…
Bu ayarın yapılabilmesine katkıda bulunmanın tek yolu ise mücadeleye devam etmek ve bu davaların takipçisi olmaktan asla vazgeçmemek!
*Duruşmayı izlemiş bir arkadaş diyor ki, hakim “travesti ya da transseksüel” demek yerine “şey” demeyi tercih etmiş 3 saat boyunca..
Burcu Ersoy

Çağla ve Melek’in Hakkını Savunmak İçin LGBTT Olmanız Gerekmiyor

Posted in hukuk yargı, nefret cinayetleri with tags , , , , , , , , , , on Temmuz 6, 2009 by ifsaeylem1

Bir de tersinden bakın! Ya siz heteroseksüel olduğunuz için öldürülseydiniz ve biz bunu doğal hatta “gerekli” kabul etseydik?

Eskişehir – BİA Haber Merkezi
06 Temmuz 2009, Pazartesi

Hayvan değiliz, ama hayvan haklarını savunuyoruz. Çocuk değiliz, ama çocuk haklarını da koruyoruz. Siyah değiliz, işçi değiliz, kadın değiliz, fakir değiliz, Kürt değiliz, başı örtülü değiliz, engelli değiliz, Ermeni değiliz, o değiliz bu değiliz…

Ama yeri geldiğinde hepsinin yanında olabiliyoruz!

Kısacası “karşı” taraftan olmasak da, her birimizin nedenleri ayrı olsa da, aslında sonuç bizi, yaşam tarzımızı ya da geleceğimizi tırnak içinde hiç etkilemeyecek olsa da empati kurup çeşitli kişilere kurumlara ya da yaklaşımlara destek verebiliyoruz.

Peki, sıra LGBTT haklarına geldiğinde neden susuyoruz?

“Heteroseksüel” dünyanın “heteroseksüel” bireyleri olan bizler her türlü hakkı kendimiz için doğal ve kaçınılmaz bulurken; neden bizim gibi olmayanlara en temel hak olan yaşam hakkını fazla görüyoruz?

Henüz 28 Haziran’da Lezbiyen Gey Biseksüel Travesti Transseksüeller (LGBTT) büyük bir coşkuyla ve bir şeylerin değişebileceği inancıyla 17. LGBTT Onur Haftası yürüyüşünü gerçekleştirmişlerdi ki; daha onun sevinci bile doyasıya yaşanamadan, 29 Haziran sabahı gözlerini yeni bir acıya açtılar.

Bir arkadaşlarını, transseksüel olan Hadise‘yi, son 3 yılda kaybedilen diğer 29 kişi gibi yine bir nefret cinayetine kurban verdiler ki bu sayıyı sadece gazetelerin üçüncü sayfalarına yansıyan haberlerden biliyoruz.

Üç yılda 30 kişi!

Sebep: heteroseksüel dünyanın ezberini bozmak!

Sonuç : yargısız, sorgusuz sualsiz, en vahşi haliyle ölümler ve gerekli kanun düzenlemeleri olmadığı için asgari cezalarla en kısa sürede aramıza dönecek olan katiller!

Şimdi her şeyi bir tarafa bırakın, tüm önyargılarınızdan kapının öte yanında soyunun ve bu yazıyı okumaya öyle devam edin.

Eşikten başka bir dünyaya adım attığınızı ve o dünyanın bugünkünden çok farklı olduğunu hayal edin. Artık eşiğin öte yanındasınız, bu dünya tüm bildiklerinize aykırı! Tüm ezberlerinizi bozun çünkü burada siz çoğunluğa değil azınlığa dahilsiniz. Siz ve sizin gibi küçük bir azınlık heteroseksüel sadece; geri kalanlar yani dünyanın geneli eşcinsel!

Artık yaşamınızın hangi devresi olur bu bilemem ama bir şekilde bu gerçeğin farkına vardınız, önce kendinizle barıştınız güç bela, sonra etrafınıza açıldınız yavaş yavaş…

Tabi genele uymadığınızdan önce size “hasta” gözüyle baktılar, en yakınlarınız bile bu sırrınızı kabul etmekte zorlandılar, kapı kapı her doktoru dolaştınız bu derde deva bulabilmek için, tabi zorla!

Bunun geçici bir durum olduğuna, iyileşebileceğinize inanan yakınlarınız baktılar ki sonuç değişmiyor, bu sefer sizi ötekileştirdiler sapıklıkla yaftalayarak!

Çoğu kez sizden kaçtılar… En yakınınızdakilerin bile desteğini alamazken, tek başınıza ayakta kalmaya çalıştınız. Herkes gibi iyi bir eğitim almaktı hayaliniz ama okulda barındırmadılar sizi, çalışmak istediniz iş vermediler, aşık oldunuz açılamadınız ya da açıldınız alay konusu edildiniz, en adi en ağza alınmaz lafları işittiniz, gururunuz yerle bir edildi her fırsatta, herkesin başına gelebilecek ve üstelik mağdur tarafın siz olduğu durumlarda sadece cinsel yöneliminiz nedeniyle hiçbir hakkınız gerektiği gibi korunmadı ilgili mercilerce!

Ve bir gün cinsel kimliğinizden başka hiçbir farkınız yokken ötekilerden, insan olduğunuz gerçeği de unutuldu. En vahşi, en acımasız ve en keyfi haliyle yaşam hakkınız elinizden alındı, cesediniz bir yol kenarında tesadüfen bulundu ki bulundu ise şanslısınız; en azından sizi yok sayan bu dünyada, bilmem hangi mezarlıkta bir yeriniz olacak!

Nasıl ama yukarıdaki tablo? Ki bu en yalın, en basit örnekleriydi başınıza gelebileceklerin! Ya dünya, yukarıdaki gibi, heteroseksüel bireylerin çoğunlukta olduğu bir yer olmasaydı? Siz ya da sevdikleriniz, sadece cinsel kimliğiniz nedeniyle, yani sadece kişinin kendisini ilgilendiren bir sebepten ötürü her türlü ayrımcılığa, şiddete, sömürüye ve aşağılanmaya maruz bırakılsaydı? Daha da kötüsü ölümle cezalandırılsaydı? O zaman ne hissederdiniz? Yine bugünkü gibi susar mıydınız ya da sadece duyduğunuz anlık üzüntülerle mi yetinirdiniz? Herkesle her şeyle kurduğunuz empatiyi hadi bu seferlik de LGBTT’lerle kurun ve her şey bir yana yaşam hakkının sorgusuz sualsiz bu dünya üzerinde varolan her canlıya tanınması gerektiğini hatırlayın!

Bu dünya üzerindeki her canlının koşulsuz yaşam hakkı olduğunu ve kendimizinkine, bize benzeyenlerinkine ne kadar sahip çıkıyorsak; bizden farklı olanlarınkine de o kadar sahip çıkmamız ve saygı duymamız gerektiğini unutmayın!

Türk Ceza Kanunu’nda nefret sucu tanımı yapılmadıkça LGBTT bireylere yönelik suçların failleri ceza indirimlerinden faydalanmaya devam edecekler.

Anayasal eşitliği düzenleyen 10. maddeye cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ibareleri eklenmedikçe bu failler kendileriyle eşit bir yurttaşa yönelik suçlar işlediklerini bilmeyecek, yargı keyfi uygulamalarına devam edecek.

Siz heteroseksüel bireyler, tamamen toplumsal cinsiyet temelli, patriarkal öğretilerin getirdiği ön yargılarınızla LGBTT bireylere karşı işlenen nefret suçlarına karşı sessiz kaldıkça Ahmet Yıldız, Dilek İnce, Ebru, Melek ve Hadise‘nin acısına yeni acılar eklenecek.

Belki de bir sonraki kurban hemen yanı başınızda tanıdığınız biri, belki hala “düzelir” umuduyla beklediğiniz biricik evladınız olacak!

Unutmayın, cinsel kimliği her ne olursa olsun, yaşam hakkı elinden alınan bir “insan”. Tıpkı sizin gibi, eşiniz, çocuğunuz, anneniz, babanız gibi…

Homofobiyi bir kenara koyun, insanca yaşamak ve daha önemlisi yaşamak için mücadele veren, sizin gibi olmayan ama ne size ne yaşam tarzınıza, ne inançlarınıza ne de sizin kabul ettiğiniz bu dünyaya tehdit oluşturmayan LGBTT bireylere destek olun. Nefret Suçları yasal olarak tanınsın. Anayasa’nın 10. maddesine cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ibareleri eklensin. Sizden hiçbir farkı olmayan onca insanı katledenler hızla yakalansın ve etkin bir şekilde yargılamayan sorumlular adil bir şekilde soruşturulsun. Adaletin yanlış işlerliğine sadece sizi ilgilendiren konularda kendiniz için ses yükseltmeyin; hak ve hürriyetler herkes için savunulursa ancak tam anlamıyla korunabilir.

LGBTT bireylerin insan haklarının, temel bir insan hakları meselesi olduğu kavranmalıdır. Yaftalanmaktan korkmadan buna inanan herkes LGBTT’lerin hakları adına ses çıkarabilmeli ve destek olmalıdır.

LGBTT’leri desteklemek için de lezbiyen, biseksüel, travesti, transseksüel ya da gey olmanız gerekmez, insan olun, insana değer verin yeter!

Eğer bu yazıyı sabırla buraya dek okuyabildiyseniz, bilmelisiniz ki bu hafta içi öldürülen iki LGBTT’nin duruşması var.

Melek 11 Nisan 2009’da katledildi. Çağla ise 21 Mayıs 2009’da…

Katiller yakalandı, davalar açıldı ama henüz adalet yerini bulmadı. İnsanların kimliklere duyulan düşmanlık nedeniyle öldürülmemeleri için, etkin, etkili soruşturmalarla faillerin yakalanması ve katillerin haksız tahrik indirimleri ile ödüllendirilmemesi için sadece LGBTT’lerin orada olması yetmiyor maalesef!

Size de ihtiyaç var! “Bir kişiden n’olur” demeyin, “orada olursam” ya da “bu yazıyı tanıdıklarıma yollarsam başkaları ne der” diye düşünmeyin, bunların hiç biri giden bir canın ardından üzerimizde hissetmemiz gereken sorumluluğu yok etmeyeceği gibi, vicdanımızı da huzura erdirmez.

Unutmayalım, yaşamak herkesin en temel hakkıdır ve önemsiz gibi gözüken küçücük adımlar, bir araya geldiğinde, büyük farklar ve sonuçlar yaratır. (PA/EZÖ)

Çağla’nın duruşması:

Yer : Ankara Adliyesi 5. Ağır Ceza Mahkemesi

Tarih : 08 Temmuz 2009     Saat : 10.30

Melek’in duruşması:

Yer: Ankara Adliyesi 6. Ağır Ceza Mahkemesi

Tarih : 9 Temmuz 2009   Saat :14.00

* Pınar Avcı, öğrenci, Eskişehir, Anadolu Üniversitesi, İletişim Fakültesi

Duruşmalara Çağrı!

Posted in hukuk yargı, nefret cinayetleri with tags , , , , , , on Temmuz 5, 2009 by ifsaeylem1

Melek 11 Nisan 2009’da katledildi.
Çağla 21 Mayıs 2009’da katledildi.
Bıçağı tutan eller yakalandı. Davalar açıldı. Peki hakikatle yüz yüze gelecek miyiz? Ve adalet sağlanacak mı?
İnsanların kimliklere duyulan düşmanlık nedeniyle öldürülmemeleri için, etkin, etkili soruşturmalarla faillerin yakalanması için, katillerin haksız tahrik indirimleri ile ödüllendirilmemesi için, dostlarımız Melek ve Çağla’nın ve katledilen bütün LGBTT bireylerin anısı için duruşmaları sonuna kadar takip edeceğiz.

Hakikat ve adalet istiyoruz!

LGBTT Hakları Platformu olarak bütün duyarlı kitle örgütleri ile bireyleri de LGBTT bireylerin yaşam hakkına sahip çıkmak için duruşmalarda dayanışmaya çağırıyoruz.

Çağla’nın duruşması:

Yer : Ankara Adliyesi 5. Ağır Ceza Mahkemesi

Tarih : 08 Temmuz 2009

Saat : 10.30

Melek’in duruşması:

Yer : Ankara Adliyesi 6. Ağır Ceza Mahkemesi

Tarih : 9 Temmuz 2009

Saat :14.00

Posted in homofobi karşıtı buluşma with tags , , , , , on Mayıs 17, 2009 by ifsaeylem1

Hangi Hukuk? Kimin Ahlakı?



Çarşamba, 13 Mayıs, 2009

Yrd. Doç. Dr. Devrim Sezer, İzmir Ekonomi Üniversitesi, İzmir Homofobi Karşıtı Buluşma

Özgürlük ve eşitlik talebini dile getiren örgütlülüğe ve çoğunluktan “farklı” olanların haklarını savunan politik hareketlere kâh kayıtsızlıkla, kâh tehditle, kâh şiddetle ve alabildiğine hoyrat bir dille karşılık veren bir politik kültürde tanınma mücadelesi vermek, yok sayılmaya ve adaletsizliğe direnmek kolay değildir; cesaretin yanı sıra sabır ve dayanışma ruhu gerektirir. Türkiyeli LGBTT bireylerin hak ve özgürlüklerini savunmak ve homofobiye dayalı ayrımcılığı aşmak amacıyla kurulan dernekler uzunca bir süredir bu talepleri dile getirme hakkına sahip olabilmek için son derece önemli bir mücadele yürütüyor. Önce Kaos GL ve daha sonra da Lambdaistanbul derneklerinin kapatılması için açılan davalar yüzümüze karşı şunu öne sürüyor: Haklara sahip olduğunuzu dile getirme hakkınızı, ayrımcılığa ve nefret cinayetlerine hedef olmadan yaşama hakkınızı, başka bir deyişle diğer bütün insanlar gibi özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğduğunuzu örgütlenerek ifade etme hakkınızı tanımıyoruz. Bu hakkınızı tanımıyoruz, çünkü bu ülkede “hukuka ve ahlaka aykırı dernek” kurulamaz. Kaos GL derneğinin kapatılması için açılan davanın yerinde bir kararla bozulmuş olmasına karşın Lambdaistanbul davası hâlâ sürmektedir ve benzer bir davanın başka bir LGBTT derneği aleyhine açılmayacağının bir garantisi yoktur.
ANAYASA’YA “CİNSEL YÖNELİM” ve “CİNSİYET KİMLİĞİ”
Anayasa’nın eşitlik ilkesiyle ilgili 10. maddesine “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ibarelerinin eklenmesi için LGBTT dernekleri tarafından yürütülen etkinlik ve çalışmalara karşı hükümetin ve siyasal partilerin takınmış olduğu kayıtsızlıkla karışık olumsuz tavır da son tahlilde benzer bir gerekçeden besleniyor. Eşcinsellik, “ahlaka” aykırıdır, çünkü “toplumun aşağı yukarı tamamına yakın bir kesimi tarafından tasvip edilmeyen, ahlaka ve edebe aykırı olarak kabul edilen” bir yönelimdir. Dahası böyle bir “ahlaksızlığın” örgütlenerek “Türk aile kurumuna atfedilen kutsiyete” zarar vermesi, o da yetmiyormuş gibi bunu bir hak ve özgürlük mücadelesine dönüştürmesi hukuki olarak kabul edilemez, çünkü yine Anayasa’nın muhtelif maddelerinde belirtildiği üzere temel haklar ve özgürlüklerin “ahlaka” aykırı bir durum söz konusu olduğunda sınırlandırılması meşrudur.

Burada sözü edilen “ahlak”, “kamu ahlakı”dır. Peki “kamu ahlakı” nedir? “Kamu ahlakı”, neyin “iyi” ve “normal”, neyin “kötü” ve “kabul edilemez” olduğuna ilişkin bir ülkede egemen olan veya iktidardaki karar vericiler tarafından sorgulanamaz olduğu varsayılan değerler bütünüdür. Çoğunlukla kültürel geleneklerden ve dinlerden beslenen bu göreli değerlere öncelik vermek, “kamu ahlakı”nın dayandığı tabuları korumak adına ayrımcılık ve eşitsizlikle mücadeleyi hedefleyen LGBTT derneklerinin örgütlenme ve ifade özgürlüğü hakkını kısıtlamak, egemen önyargıları evrensel insan hakları ilkelerinden daha önemli saymak anlamına gelir. Göreli ve insan haklarıyla doğrudan çelişen, sosyal tabuları kollayan bir “ahlak” anlayışının demokratik bir ülkede ne etik ne de hukuki meşruiyeti olabilir. Böyle bir tutum olsa olsa Tanıl Bora’nın “medeniyet kaybı” diye tarif ettiği durumun kamusal ve politik hayatı işgal ettiği, karar vericilerin vicdanını ve bilincini esir aldığı anlamına gelir. Hukukun oluşturulmasında ve yurttaş haklarının belirlenmesinde en temel “ahlaki” ölçüt, uluslararası insan hakları belge ve sözleşmelerinin ortaya koyduğu evrensel ilkelerdir. Bu uluslararası sözleşmeleri imzalayan bütün ülkeler gibi Türkiye de insan hakları ilkelerine göre tanımlanmış etik perspektifi onaylamış ve yasaların oluşturulmasında bu ilkelere öncelik vereceğini taahhüt etmiştir.

‘TOPLUM HENÜZ HAZIR DEĞİL’ MAZERETİ
Türkiye’deki siyasal partilerin ve karar vericilerin birçoğunun, eşcinseller söz konusu olduğunda, bu etik ve politik yükümlülüklerin farkında değilmiş gibi bir tavır takındığını, hatta sık sık toplumsal önyargılara yaslanarak doğrudan ayrımcılık içeren ifadelere başvurduğunu ve homofobiyi meşrulaştırmanın da ötesinde körüklediğini gayet iyi biliyoruz. LGBTT derneklerinin ayrımcılığa son verilmesi ve LGBTT haklarının tanınmasına ilişkin çağrılarına gelen tepkileri hatırlayalım: “Batı’dan ahlaksızlık aldık”, “Eşcinseller de eşitlik istiyor, verecek miyiz? Tabii ki vermeyeceğiz!”, “Toplum henüz bu tür taleplere hazır değil”, “Önümüzdeki yüzyılda belki olabilir”, “Bizim partimiz bu tür tali meselelerle ilgilenmiyor”, “Onlara iş veya ev vermeyenlere niye böyle yapıyorsun denemez”… Bu ve benzeri açıklamalarda açığa çıkan zihniyet, insan hakları sözleşmelerinin belirlediği etik perspektifle taban tabana zıttır ve dolayısıyla çoğulcu ve özgürlükçü bir demokratik bilincin yerleşmiş olduğu bir toplumda hukuki ve politik olarak meşru değildir. Dahası insan hakları etiğini içselleştirmiş vicdan sahibi bir insanın dinlerken bile utanç duyacağı, hatta kendini bu denli sakınımsız bir şekilde ifade edişi karşısında şaşkına döneceği türden bir dildir bu. Zafer Üskül’ün 2008 yılındaki Homofobi Karşıtı Buluşmaya katılmasının ve ayrımcılık karşıtı tutumunun muhafazakâr kesimde yarattığı infiali anımsayalım. Her fırsatta Türkiye’nin çokkültürlü yapısından ve sahip olduğu hoşgörü kültüründen dem vurup “medeniyetler arası diyalog” gibi bir projenin küresel sözcülüğüne soyunan Türkiyeli muhafazakârların, aynı girişimi destekleyen, fakat öte yandan LGBTT bireylerin hak ve özgürlüklerinin kendi ülkesinde tanınmasında da önemli bir rol üstlenen İspanya’nın sosyalist başbakanı Zapatero’nun medeniyet, hukuk ve ahlak kavrayışından öğreneceği bir şeyler yok mu?
‘GÖKKUŞAĞI KOALİSYONU’
Ahlak ve hukuk kavramlarını egemen önyargıları haklılaştıracak şekilde istediği gibi çarpıtmakta hiçbir sakınca görmeyen ayrımcı ve homofobik zihniyet, hiç şüphesiz, insan hakları kavramını hiçbir zaman tam olarak içselleştirememiş otoriter ve muhafazakâr bir politik gelenekten besleniyor. Sadece LGBTT bireylerin değil Türkiye toplumunun muhtelif kesimlerinin haklarının sınırlandırılmasına veya tamamen yok sayılmasına sebep olan bu akıl tutulması, çoğunluğa benzemeyen her türlü “farklılığı” tehdit olarak algılayagelmiş bir zihniyetin patolojilerinden biridir. Bu çarpık ahlak ve hukuk yorumunun deşifre edilmesinin, kamusal alanda bu konuda kapsamlı bir tartışmanın açılmasının ve temel insan haklarının “kamu ahlakını korumak” gibi muğlâk gerekçelerle ihlal edilemeyeceğinin güçlü ve tavizsiz bir şekilde dile getirilmesinin en yaratıcı ve etkili yollarından biri neden bir “gökkuşağı koalisyonu” oluşturmak olmasın? Bu, LGBTT dernekleri ile feminist gruplar, insan hakları örgütleri ve tanınma mücadelesi veren ve eşitsizliğe maruz kalan diğer kesimler arasındaki dayanışmanın genişleyebileceği, dahası genişlemesi gerektiği anlamına geliyor. Dayanışma ve mücadele sözcüklerini özellikle vurgulamak isterim. Mücadele, çünkü temel hak ve özgürlüklerin tanınması ancak bunun için cesaretle etkinlik gösteren insanlarla, yani politik eylemle mümkün olabilir. Dayanışma, çünkü bir toplumda insan haklarına dayalı etik perspektifin yerleşebilmesi ve demokratik bilincin güçlenmesi başkalarının maruz kaldığı baskılara kayıtsız kalmayan insanların mevcut eşitsizliklere birlikte itiraz edebilmesine bağlıdır.
Son yıllarda “yeni” ve “sivil” bir anayasanın kamusal bir tartışma süreciyle ve geniş kesimlerin katılımıyla oluşturulması gerektiği sık sık dile getiriliyor. LGBTT derneklerinin ve yukarıda bahsettiğim “gökkuşağı koalisyonu”nun ilk hedeflerinden biri, “kamu ahlakı” veya “genel ahlak” gibi insan haklarıyla ilgili kafa karışıklığına sebep olan ve karar vericiler tarafından suistimal edilebilecek kavramların anayasadan tümüyle çıkarılması için mücadele etmek olmalı. Bu sadece LGBTT bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin korunmasının değil Türkiye toplumunun başta erkeklik ideolojisi olmak üzere bir dizi önyargısıyla yüzleşebilmesinin ve onları aşabilmesinin önkoşuludur.
NAİF BİR İDEALİZM Mİ?
LGBTT derneklerinin bu dönüşüm sürecinde kamusal tartışmaya doğrudan katılması, sesini duyurması ve en temel hedefinin “çoğunluğun hoşgörüsünü kazanmak” olmadığını dile getirmesi gerekiyor. En iyi niyetli, açık fikirli ve özgürlükçü kesimlerde bile egemen olan bu “hoşgörü felsefesi”nin en büyük yanılgısı, eşcinselliği birkaç metropolün “butik kozmopolitliğine”, “butik çokkültürlülüğüne” ve kentin eğlence kültürüne katılacak yeni, “keyifli” ve “neşeli” bir “renk”ten ibaret sanması. LGBTT hareketi, hoşgörü meselesine indirgenemeyecek bir hak ve özgürlük talebini, şimdiye kadar Türkiye toplumunda pek telaffuz edilmemiş türde bir eşitlik fikrini seslendirmeyi amaçlıyor. LGBTT örgütlerinin, anayasanın eşitlik maddesine “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ibarelerinin eklenmesine ilişkin talebin bir “hoşgörü” meselesinden ziyade bir insan hakları sorunu olduğunu Türkiye toplumuna kamusal etkinliklerle anlatması gerekiyor. Burada kastettiğim şey LGBTT hareketinin “toplumu bilinçlendirmesi” gerektiği gibi “Eski Solun” politik tahayyülünden ödünç alınmış tek yönlü ve arkaik bir eylem ve politika anlayışı değil. Bahsettiğim çift yönlü bir etkileşim. Ancak böyle bir etkileşim yoluyla LGBTT hareketi de kendini dönüştürüp yenileyebilir ve Murathan Mungan’ın Kaos GL’nin 100. sayısında yayımlanan yazısında belirttiği gibi “çağıyla örtüşen bir yeryüzü söylemi tutturabilir”, “bir politika geliştirebilir”. Ben LGBTT hareketinin eylemlerinde ve örgütlenme anlayışında, Türkiye ve dünyayla ilişkilenme biçiminde bu dönüşümün kendini göstermeye başladığını düşünüyorum.
LGBTT hareketinin sürdürdüğü “tanınma politikası”, bir özgürlük ve eşitlik mücadelesi olduğu gibi kasvetli sorunlarıyla hepimizi zaman zaman boğan, hatta sinizme ve yılgınlığa sürükleyen mevcut sosyal ve politik gerçekliğin de en etkili panzehiri. Bir yandan “gökkuşağı politikasının” güçlenerek yoluna devam edeceği bir Türkiye, diğer yandan yok sayılan ve haksızlığa uğrayan diğer kesimlere kayıtsız kalmayan bir LGBTT hareketi.
Bu beklentinin naif bir idealizm olmadığının en büyük ispatı da, homofobi karşıtı buluşmanın Türkiye’nin farklı kentlerine yayılması, LGBTT derneklerinin sayısının giderek artması, nefret suçlarına ve homofobiye gösterilen tepkilerin artık sadece LGBTT gruplarının katılımıyla sınırlı kalmaması değil midir?
Kaos GL