tıp için arşiv

HIV Değil Önyargı Öldürür…

Posted in aids with tags , , , , on Kasım 30, 2009 by ifsaeylem1
Pazartesi, 30 Kasım, 2009

Hangimiz HIV Pozitif? Ne fark eder? HIV değil önyargı öldürür…

HIV+ olmanın öldürmediği ama Türkiye’de HIV+ olmanın önyargılarımız sebebiyle HIV+ bireyleri ölüme sürükleyebileceği gerçeği apaçık ortada. Saklanmak, gizlenmek, açıklamamak ve dolayısıyla da tedavi olmamak bizlere dayatılan en gerçek dayatma ne yazık ki hâlâ daha.

Adorno M. yazdı.

Hepimiz günlük yaşamlarımıza bir şekilde toplumsal önyargılarla ve toplumsal korkularımızla devam ederken 21. yy’da başımızda bizim için yaratılan kocaman bir kâbusla nefes alıyoruz; HIV pozitif ile. Bize kâbus olarak öğretilen, ilk başlarda bizlere bir eşcinsel hastalığı olarak tanıtılmış ama artık günümüzde her yerde ve herkeste karşılaşabileceğimiz türden bir hastalık olan AIDS ile ve de. Tabii ki de “önyargılar” ve “dayatmalar” birer hastalık olarak kabul edilseydi, gerek ülkemizde gerekse de dünyada AIDS’e yakalanan insan sayısını “önyargı” ve “dayatma” hastalığına kapılmış insanların sayısına göre belki de ciddiye almayacaktık ve çağımızın vebası “AIDS – Edinsel Bağışıklık Yetmezliği Sendromu” değil “ Edinsel Önyargı Fazlalığı Sendromu” olacaktı.
Hâlâ daha insana dair pek çok şeyi kavrayamamış olsak da – insanların neden esnediğiyle ilgili kafa patlatanları bizden ayrı tutuyorum – bizlere ve yaşamlarımıza dair oynanan oyunların sonuçlarını görmezden gelmeyi kabul etmemeliyiz kanımca. Ayrımcılığın her türlüsüne pek müsait kapitalizm artık hastalıklar ve ölümler üzerinden bile prim yapa dursun, gerek ilaç firmalarının cepleri bol keseden dolsun, biz yine de yanı başımızdaki bu “gerçek” ile yaşamayı öğrenerek, AIDS hastalarının durumunu irdeleyerek en azından yılın bu günü olan 1 Aralık’ta empati yetimizi çalıştıraduralım.
Bu nedenle bu yazıyı kaleme alıyorum. HIV pozitif olup olmadığımla ilgilenmeden. Kimin HIV pozitif olduğunu sorgulamadan. Bu gerçeğin gerçekten bizi yaşamaktan alıkoyabileceğini fark ederek…
Aslında 25 yıllık bir mazisi olmasına karşın, ilk olarak milenyum başlangıcında adından söz etmeye başlanılan AIDS’in çözümleri hâlâ daha aranırken, bizlere özellikle eşcinsel erkekler arasında ortaya çıktığı yalanıyla dayatılan AIDS hakkında hâlâ kafamız karışık. Dünya Sağlık Örgütü bugüne kadar 25 milyondan fazla kişinin ölümüyle sonuçlanan AIDS’in hâlâ daha heteroseksüel çiftler arasında yayılmadığını söylerken, 2007 yılında dünyada 33 milyon kişinin HIV pozitif olduğu gerçeği yanı başımızdayken aslında WHO’nun raporlarını bile toplumsal cinsiyet ve ayrımcılık arzumuz dolayısıyla Türkiye’ye çarpıtılarak sunduğumuz açıkça ortada.
WHO aslında bizlere heteroseksüel çiftler arasında eski hızıyla AIDS’in yayılmadığını söylerken, yurdum basını milenyum öncesi ABD basını politikasını takip ederek, AIDS’in eşcinsel ilişkiyle bulaştığı yalanına bizleri bulaştırırken aslında gerçeklerden nasıl bu kadar uzak olabildiğimizi kimse sorgulamıyor sanırım. En azından sorgulasaydık “Doğan”lar akbaba olmaz, kendisini de zümrüdü anka kuşu sanmazlardı. Öte yandan ABD’nin iç politikaları rahatlıkla eleştirilebiliniyorken bizim AIDS konusundaki duyarsızlığımız da gerçekten çok ilgi çekici. “Atın ölümü arpadan olsun” ya da “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” mantığıyla yetiştiğimiz için olsa gerek, elin Tony Kushner’i çıkıp da kendi ülkesini – ABD – AIDS politikaları sebebiyle senaryolarında – Angels in America – eleştirirken, ABD’yi AIDS ve HIV+ eşcinselleri tedavi etmemekle suçlarken, insanlara plasebolar verildiğini yazarken ve oynarken, bizler elimizdeki Sağlık Bakanlığı verilerimize bakıp Türkiye’deki HIV pozitif ve AIDS vakası azlığından ötürü mutluluk duyuyoruz galiba.
Sağlık Bakanlığı 2008 yılına kadar toplamda 3370 kişinin HIV+ ve AIDS vakasıyla karşılaştığı “gerçeğini” bizlerle buluştururken bundan duyacağımız mutluluğu göz ardı etmiş olmalı. Tabii ki de Türk medyalaması söz konusu AIDS ve HIV+ olduğunda damarlarında bulunan asil ajitasyonla HIV+ çocukların okullarında yaşadığı sorunları dile getirmiş hatta velilere “Çocuğunuzun okulunda AIDS’li öğrenci bulunmasına tepkiniz ne olurdu?” gibi faşizan ve arkaplanda ayrımcı anketlemelerde de bulunmuştu. Sonuç hiçbir zaman değişmedi tabii ki de. AIDS hakkında bilgilendirilmeye çalışsak da, AIDS’in kan yoluyla bulaşabildiğini anlasak da her zaman söz konusu ayrımcılık olduğunda bütün özel yeteneklerimizi ortaya çıkartıp, HIV+ ve AIDS’li hastalara karşı inanılmaz derecede “hassas” davranmayı başarabildik. Gerçi kutsal paranoyalarımız her zaman işlevini sürdürdü, hepimiz toplumsal hayattan ve yaşamdan nefret eden manyaklar olduğumuz için HIV+ bireylerin de sinema sinema dolaşarak kıçımıza kanlı iğneler saplayacağından ya da bilumum fast food restaurantlarında ketçap şişelerini kanlayacağından korkup durduk. Aslında bizim beynimize kan gitmediği gerçeğinden oldukça uzaktık bu sırada, hepimiz HIV+ birini duyduğumuz anda kaçmamız gerektiği, uzaklaşmamız gerektiği ve hatta yok etmemiz gerektiği kanısına öyle bulaşmıştık ki, aramızdan ünlü türkücülerimiz çıkıp HIV+ gibi hassas bir konu üzerine şarkılar türküler dahi yazabildi, hiç ses çıkarmadık. Durum aslında 2009 yılında Türkiye’de bu kadar içler acısıyken, bizlere arkaplanda eşcinsel ayrımcılığıyla sunulan AIDS ve HIV gerçeğiyle yüzleşen HIV+ bireyler tedavi olmamayı seçme veya tedavi sürecinde travmatik durumlar yaşamaya mecbur bırakıldıklarını hissediyorlar ne yazık ki.
HIV+ olmanın öldürmediği ama Türkiye’de HIV+ olmanın önyargılarımız sebebiyle HIV+ bireyleri ölüme sürükleyebileceği gerçeği apaçık ortada. Saklanmak, gizlenmek, açıklamamak ve dolayısıyla da tedavi olmamak bizlere dayatılan en gerçek dayatma ne yazık ki hâlâ daha.
Tabii ki de HIV+ olmadan yaşanan ayrımcılığı ve tabuları fazlasıyla anlayamayan biri olsam da, sanırım son olarak aşağıda sözlerini yazacağım İsmail Türüt’ün “AlDS Hastalığı” adlı şarkısı ülkemizdeki son durum hakkında son sözleri benim yerime söyleyecektir.
HIV+’in öldürmediği sadece önyargıların HIV+ bireyleri ölüme sürüklediği gerçeğiyle artık yüzleşmemiz dileğiyle.
AIDS HASTALIĞI – İSMAİL TÜRÜT
Aids hastalığı hoşgeldin,
İnsanlıktan çıkanları al götür
Gelecek zamanı ne güzel bildin,
Belleğini yıkanları, al götür

Al götür al götür
Babam olsa al götür,
Eşek cennetine götür

Sokakları doldurmuşlar kopuklar
Ancak bu pisliği bu illet paklar
Ameliyat oldu cinsi sapıklar
Erkeklikten bıkanları
Al götür al götür
Babam olsa al götür,
Eşek cennetine götür

Arkadan bakınca tipe bak tipe
Sonradan dönmeymiş sıpa oğlu sıpa
Kolunda bilezik kulağında küpe
İncik boncuk takanları al götür

Aman garip ismail’im sermayem sazımdır
En büyük tehlike neme lazımdır
Lazı, Kürdü, Abazası, Çerkezi, Boşnağı, Arnavudu hepsi bizimdir
Yurda nifak sokanları canımızı yakanları
Al götür al götür
Babam olsa al götür,
Eşek cennetine götür…
Kaos GL
Reklamlar

Eşcinsellik ve “Cem KEÇE”giller fenomeni

Posted in lgbtt bireylere yönelik ayrımcılık, nefret suçları with tags , , , , on Kasım 30, 2009 by ifsaeylem1
Salı, 24 Kasım, 2009
İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü mezunu Uğur Salman, eşcinselliğin “hastalık” olduğunu yayan kitabın yazarı Cem Keçe ve yaklaşımını yorumladı.
Salman’ın, “psikoloji mezunlarına ya da ilgili kişilere” başlığıyla kaleme aldığı ve 23 Kasım tarihinde, “sexualityanddevelopment” ile  “anti_psychomophobia” e-gruplarına ilettiği değerlendirmesini yayınlıyoruz.
Psikoloji mezunu arkadaşlara ya da ilgili kişilere;
Son günlerde, Cem Keçe’nin hazırladığı kitap çalışmasının reklamının aynı adres tarafından farklı e-posta gruplarına gönderildiğini görünce, eşcinsellikle ilgili olarak, Cem Keçe ve kurduğu derneklerden biri olan CİSED isimli derneğin, kendi sitelerinde ve bazı haber sitelerinde yayınlanmış olan bazı haberlerine kabaca göz atma gereği duydum. Sonrasında ise itham içerikli olmasından kaçınmaya çalışarak, daha ziyade benim kişisel yorumlarımı içeren yani oldukça kişisel olarak değerlendirilmesini beklediğim bir metin oluşturmak istedim.
Reklam mailinin, eşzamanlı olarak, birçok gruba gönderilmesinden de anlaşılacağı üzere, CİSED adlı oluşumun amacı, bence ruh sağlığı alanında çalışan kişileri etki altına almak; dahası, eşcinsellerin hasta bireyler olduğu iddiasıyla ilgili olarak, ilgili kişileri bir ölçüde ikna edebilmek olsa gerek.
Bu girişimden, “Keçe ve ekibi”nin, DSM-IV’ün aksine, eşcinselliği bir hastalık olarak kategorize etme girişimlerinde ısrarlı oldukları anlaşılmaktadır. Cevap maili yazmış olan bazı arkadaşlarımızın APA nezdinde eşcinselliğin ne şekilde ele alındığını dile getirdiklerine ek olarak, Keçe’nin son kitap hamlesi, inandığı yolda ilerlediğinin de bir kanıtı olsa gerek.
Öncelikle, bence, eşcinselliğin hastalık olarak nitelenip-nitelenmemesinin, eşcinselleri dünya tarihinden yok etmeyeceği aşikârdır. Buna rağmen, kitabın başlığı olan “eşcinsellik kader değildir”, “kader nedir” sorusunu akla getirmesinin yanı sıra, eşcinselliği “olağan kader”in dışında bir şey gibi sunmakta, belki eşcinselliğin tuhaf bir şey olduğu, bir hastalık, patoloji ya da “öteki” olduğu varsayımı üzerine kurulu olduğunu düşündürmektedir.
Ayrıca, kitap tanıtımında, bence, eşcinsellerin yıllardan beri vermiş olduğu özgürlük mücadelesinin altı oyulmaya çalışılmaktadır. Yazıda yer alan “eşcinsel lobinin aralarından ayrılmak isteyen eşcinsellere hain evlat ökkeş muamelesi yaptığı” gibi bir ifadeye yer verilmesi, politik çağrışımları akla getirmelidir. Bunun yanı sıra, kullanılan “hain evlat ökkeş muamelesi” gibi vasat bir ifadenin sadece eşcinsellere mal edilemeyeceğini, herhangi bir grupsal faaliyeti deneyimlemiş olan ortalama insanlar da bilebilir. Kaldı ki, bu bağlamda, Türkiye gibi bir ülkede, herhangi bir gruba mensup olduğu düşünülen her insan, aslında “potansiyel bir hain evlat ökkeş”tir. (http://www.cised.org.tr/icerik/118/escinsellik-kader-degildir ).
Öte yandan, medyanın büyük kitleleri etkileme amacı güttüğü hesaba katılırsa, Cem KEÇE gibi şahıs ve bazı oluşumların birtakım unvanların ardına sığınarak “biz şöyle düşünüyoruz” şeklindeki, bana zaman zaman “kendine güvensiz” gelen beyanatları, tahmin edileceği gibi toplumun ilgili kesimlerince, söz konusu unvanlara itibar edilmesi gerektiği dayatması nedeniyle de, dikkate alınabilmektedir.
Keçe ile eşcinselliğe ilişkin yapılan bir röportajdan kısa bir alıntı şöyle; “…Eşcinselliğin nedenlerini anlamamız çok önemlidir. Çünkü önemli olan yaygınlaşmasının önlenmesidir…”. (http://www.pdrciyiz.biz/escinselligin-nedenleri-nelerdir-t6509.html) Bağlamından kopuk bile olsa, bu cümleler bence kendisiyle yapılan röportajı özetlemektedir. CİSED isimli derneğin spekülatif normallik tanımlarının da aslında Türkiye’deki şu an için egemen gibi gösterilmeye çalışılan siyasal görüşle ne kadar uyuşur nitelikte olduğu, bazı röportajları okununca anlaşılabilir. (http://www.ensonhaber.com/Saglik/172908/escinsel-olmanin-nedenleri.html)
Ayrıca, Cem Keçe her ne kadar sıklıkla “homofobi” ifadesine ilişkin karşı çıkışlarda bulunsa da, bu kavram da, tıpkı “mobing” gibi görünmezi görünür kılmak için ya da gerekli görüldüğü için terminolojiye eklenmiş olsa gerek.
Aslında amacım, öncelikle bana zaman zaman kutsal metinmiş gibi davranıldığını düşündüğüm DSM-IV’ün müdafaasını yapmak değildir. Zira, bazen, DSM-IV, pozitivizm, objektivizm gibi zeminlerin de tartışılabileceğini düşünmekteyim. Öte yandan eşcinsel bireylerin ya da LGBTT hareketinin zaman içerisinde herhangi bir psikiyatri el kitabını aşabileceği yorumu da birilerince yapılabilir. Esas amacım ise kendimle fazlaca çelişmeden, konuya ilişkin kişisel bir yorum yapmak ve bunu, oluşturduğum metni sunacağım ilgili e-posta gruplarının moderatörlerinin onay vermeleri durumunda, uygun şekilde paylaşabilmektir.
Öncelikle herkes istediği konuda kitap yazabilir, bunun reklamını yapabilir. Ancak bunu, önce dernekleşip, ruh sağlığı otoritesi olma iddiası taşırmışçasına yapıyorsa ve bence, tamamen kendi değer yargılarına uygun olan fikirleri, kendince uygun gördüğü kriterlere göre literatürden seçip, bunları bu denli çekinmeden her yerde yayınlıyorsa, Türk Psikologlar Derneği, CETAD ve benzeri örgütlerin herhangi bir tepki verip vermeyeceğini, kendimce, doğal olarak merakla beklemekteyim.
Benim konuya ilişkin öncelikli iddiam; daha önce de işitilmiş olunabileceği gibi, cinselliğin kişisellik boyutu dışında, bir de siyasal bir mücadele alanı olduğudur. Eldeki örneğimiz ışığında, Keçe’nin izlediği yol ve örneğin, özgeçmişi, kurduğu dernek ve diğer girişimlerine ilişkin bazı noktalar bağlantılandırılınca, söz konusu girişiminin de, hem derneksel zemininden kaynaklı olarak, hem de derneğin kuruluş amacının baş aktörü olan cinsellik teması açısından politik olduğu iddiası öne sürülebilir. Diğer bir deyişle, çalışmaları incelendikten sonra, bilim adamı vasfı da eleştirilebilecek olan Cem KEÇE’nin, aslında yaymaya çalıştığı ideolojinin de farkında olunması gerektiğini düşünmekteyim.
*
Peki, Cem Keçe kimdir?
Kendisi, aslında tıp eğitimi almış ve muhtemelen aldığı doktorluk ünvanının ardından farklı girişimlerde bulunmuş. Söz konusu kaynağa göre, bu girişimlerinden biri de ESİAD adlı Esnaf Sanayici ve İşadamları Derneğini kurmasıdır. (http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=4155). Keçe’nin gerçekten de farklı ilgi alanlarına sahip olduğu anlaşılabilir.
*
Eşcinsellik mevzusuna neden bu denli odaklanmış olabileceği meselesine gelince, bu konuda bazı şeyler aklıma gelmekte, sınırları aşmamaya gayret ederek bazılarını dile getirmek isterim.
  • Dernek olarak kamusal alanda görünür olabilme çabası. CİSED, şayet CETAD’a alternatif ya da karşıt olarak belirmeye çalışıyorsa, eşcinsellik hususunda fikirleri bilinen CETAD ile kasti olarak bir farklılık yaratma çabası içinde olabilir.  Yani, bu dernek kullandığı “cinsel sağlık” sloganı ile, bu alandaki iktidarı ele geçirme kaygısı taşıyan bir oluşum olarak ele alınabilir. Eşcinselliğin sözde alt tiplerini de içeren bu kitap girişimi bence bu yorumu destekler niteliktedir.
  • Toplumsal ya da devletsel homofobinin herhangi bir temsili. Bu girişim, devletin ya da devlet merkezli homofobik düşüncenin ordu, RTÜK ve diyanet gibi temsilleri dışında, kamusal alandaki başka bir örneği olarak ele alınabilir.
  • Özel ilgi. Özelde eşcinselliği bu derecede konu edinmek bastırma, yadsıma ve yüceltme gibi bilinçdışı savunma mekanizmalarını akla getirebilir. Ancak bu, oldukça sınırlı ya da çok sonraları akla gelmesi gereken bir yorum olarak ele alınabilir.
  • Geçim kaygısı. Bazılarının aklına gelebileceği gibi, öncelikle “hasta” yaratma, sonra ise, o sözde hastalara terapi yaparak, eşcinsel danışan ve ailelerinden “gelir elde etmece”. Aslında bence, bu da, nihayetinde iktidar olma çabasının bir yansımasıdır. Diğer bir deyişle, kitap satışından ya da terapiden elde edilecek gelirler için, eşcinsellerin hasta olduğunu, direkt ya da dolaylı yollardan öne sürerek “Türkiye ruh sağlığı sektöründe” yer edinmeye çalışmak.
  • Ek olarak, toplamda, bu girişimler zincirinin başını çeken kişinin biyolojik açıdan bir “erkek” oluşu, bence hem psikanalitik çağrışımlar açısından, hem de “toplumsal cinsiyet” açısından ayrıca dikkat çekicidir.
*
Peki, Cem KEÇE ve varyasyonlarıyla ilgili olarak neler yapılabilir?
Bence, Cem KEÇE gibi şahıslar ortaya çıktıklarında ya da görünür olduklarında, kendileri öncelikle kısa bir süreliğine görmezden gelinebilir, ne de olsa, kişisel fikirlerini beyan etmişlerdir. Ancak içinde bulunduğumuz süreçten de anlaşılabileceği gibi, kişinin kendisi ve egosal gerekçelerle kurduğu derneklerinden bazıları sınırları aşmaya kalktıkları vakit, bu birimler takip edilmeli, ve tepkiler, spesifik yerlerine ulaştıklarından emin olunması şartı ile hem bireysel çapta, hem de örgütsel düzeyde verilmelidir.
Eşcinsellik ve LGBTT (lezbiyen, gay, biseksüel, travesti, transeksüel) hareketinin psikiyatri ve diğer alanlar ile ilişkilerinin tarihsel geri planının farkında olunmalıdır ve söz konusu olan kitap girişimi gibi uyaranlar, mizahi e-postaların yanı sıra ya da aksine (!) diğer usullerle de, eleştirel bir bakış açısıyla ele alınmalıdır. Aksi taktirde yürütülen tartışmaların kısır kalacağını düşünmekteyim.
Bu tarz girişimler karşısında panikleyerek yanıt vermek yerine, bence bu konuda gerçekten bir şeyler yapılması gerektiğini düşünen insanlar, öncelikle kendileri sorumluluk alarak, konuya ilişkin çalışma yürütmelidir. Mesela uygun-güvenilir makale ve kitap çevirilerinin sayıları artırılabilir. Aksi taktirde, “eşcinsellik” konulu bir kongre düzenleme fikri güzel olmakla birlikte, yakın bir zamanda pratiğe dökülemeyebilir.
*
Cem KEÇE’ye neler önerilebilir?
Bence bundan sonraki “orijinal” eserlerinde de sayın Keçe, saydığı eşcinsellik tiplerini teker teker ele almalıdır:) Bu durum, hem eşcinsel harekete daha da fazla meşruiyet kazandırma açısından, hem de sayın uzmanın kendisini daha iyi tanımasına vesile olması açısından dikkate değer sayılabilir.
*
Özetle, Cem Keçenin, konuya yaklaşırken bir bilim adamı tavrından ziyade, pratisyen hekimlik ve danışmanlık karması unvanını kullanarak, aslında faşizanlığı çağrıştırabilecek ideolojisini yayma peşinde olduğunu düşünmekteyim. Bu gibi girişimlere ise, tepki gösterilen kişilerin, kendilerine gösterilen “mizahi” tepkileri, bir motivasyon kaynağı olarak kullanacakları endişesi ile hem bireysel bazda, hem de örgütsel bazda, zamanında, uygun tepkiler verilmesi gerektiğini eklemek isterim.

Transları ‘Hasta’ Etme!

Posted in lgbtt bireylere yönelik ayrımcılık with tags , , , , on Ekim 20, 2009 by ifsaeylem1

 Pazartesi, 19 Ekim, 2009
Haber: Barış Sulu

Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtı önünde toplanan ve “Bedenime Dokunma”, “Transseksüel açılımı istiyoruz”, “Hasta değil travestiyiz” yazılı dövizler taşıyan Pembe Hayat ve MorEL Eskişehir üyeleri bir süre sloganlar attı.

Grup adına yapılan açıklamada, Amerikan Psikiyatrlar Birliğinin 1973 yılında, Dünya Sağlık Örgütü’nün de 1990 yılında eşcinselliğin ruhsal bozukluklar listesinden çıkarılmasına karar verdiği ancak transseksüelliğin hala ruhsal bozukluk kategorisinde değerlendirildiği belirtildi.

Amerikan Psikiyatrlar Birliği’nin 2012’de, Dünya Sağlık Örgütü’nün ise 2014’de ruhsal bozukluklar listesini yeniden gözden geçireceği ifade edilen açıklamada, bu nedenle dünyanın birçok ülkesindeki LGBTT örgütlerinin bu tarihlere kadar eylemler düzenleyeceği bildirildi.

Türkiye’de LGBTT bireylerin hayatın her alanında şiddet ve ayrımcılıkla karşılaştığı ifade edilen açıklamada, “İnsanları varoluşları yüzünden ayıran, baskılayan, ötekileştiren özel ve kamusal alandan dışlayan ve en temelde transfobiyi yaratan ve besleyen heteroseksist erkek egemen sistemin kendisi hastalıklıdır. Sistem, bizleri sağlıklı ya da sağlıksız bulmaya hakkı olduğunu düşünmektedir. Bunu reddediyor ve eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasını talep ediyoruz” dedi.

17 Ekim’de Konur sokakta gün boyu stand açıp konu hakkında bilgilendirme yapan LGBTT bireylere DSİP, Kaos GL, ELEPS- Eleştirel Psikologlar ve Psikoloji Öğrencileri de destek verdi.

Grup adına Sera Can’ın okuduğu basın açıklaması şöyle:

“Transları ‘Hasta’ Etme! Amerikan Psikiyatrlar Birliği (APA) 1973 yılında, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 1990 yılında eşcinselliğin ruhsal bozukluklar listesinden çıkarılmasına karar vermiştir. Ancak transeksüellik hala ruhsal bozukluk kategorisinde değerlendirilmektedir. APA 2012’de, WHO 2014’te ruhsal bozukluklar listesini yeniden gözden geçirecek.
Türkiye’den de biz MorEL Eskişehir LGBTT (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti, Transeksüel) Oluşumu ve Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği olarak bu eylemlerin ilkini gerçekleştiriyoruz.   İnsanları varoluşları yüzünden ayıran, baskılayan, ötekileştiren özel ve kamusal alandan dışlayan ve en temelde transfobiyi yaratan ve besleyen heteroseksist erkek egemen zihniyetin kendisi hastalıklıdır! İnsan haklarına aykırı olan bu uygulamanın bir an önce değiştirilmesini ve ruhsal hastalık literatüründen kaldırılmasını talep ediyoruz. Biliyoruz ki; trans kimlikler ‘hasta’ ilan edilmeye devam ettiği sürece gerek Türkiye’de gerekse dünyanın birçok ülkesinde ayrımcılık ve şiddet devam edecektir.   Eşitlik İstiyoruz! Türkiye’de LGBTT bireyler hayatın her alanında şiddet ve ayrımcılıkla karşılaşmaktadır. İstanbul’da Ankara’da Eskişehir’de özellikle trans bireylere kesilen para cezaları, ev baskınları, gözaltları sistemin ‘yaşama öl’ bakış açısını açıkça göstermektedir. Trans bireylere çalışma hakkı verilmemekte, zorunlu seks işçiliğine sevk etmektedir. LGBTT bireylerin haklarını her eşit yurttaş gibi elde etmeleri ve hiçbir ayrımcılığa maruz kalmamaları için atılacak ilk adım; Anayasa’nın 10. maddesine “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ibareleri eklenmesi olacaktır.   Kabahatli polis! Bu ülkede günün herhangi bir saati ve herhangi bir şehrinde trans bireyler kabahatler kanunu gerekçe gösterilerek para cezasıyla karşılaşmaktadırlar. Travesti ve transseksüellere uygulanan idari para cezası Kabahatler Kanunu’nun 37. ve 140. maddeleri ile Karayolları Trafik Kanunu’nun ‘yayaların uyacakları kurallar’ başlığını taşıyan 68. maddesinin C fıkrasına dayandırılmaktadır. Kabahatler Kanunu’nun 37. maddesi, ‘mal ve hizmet satarak başkalarını rahatsız eden kişiden’ söz etmekte, 140. madde ise kimlik bildirmemeyle ilgili. Ceza miktarı 69 ile 61 TL arasında değişmekte, bir kişiye aynı gün birden fazla ceza da kesilebilmektedir. Ayrıca 32.madde gereğince de para cezası kesilmektedir. 140 TL cezası olan bu madde, emre aykırı hareket nedeniyle fuhuşla mücadele komisyonunun emri olarak ifade ediliyor fakat Aralık 2008’de açtığımız dava sonucu emir, İdari mahkemesince iptal edilmiştir ve hukukta olmayan bir emir varsayılarak ceza kesilmeye devam edilmektedir. Tüm bu uygulamalar trans bireylerin cinsel kimliklerinden dolayı yapılan bir ayrımcılıktır, kolluk kuvvetleri görevlerini kötüye kullanmaktadırlar. Kabahatli olan trans bireyler değil polistir!   Yargı transfobik! Her yıl onlarca LGBTT birey nefret cinayetlerine kurban gitmektedir.Yargı, kadınlara ve LGBTT yönelik nefret cinayetlerinde sıklıkla uyguladığı haksız tahrik indirimi yapmaktadır. Yargının bu cinayetlerde ve suçlarda verdiği kararlarla mağdur veya maktul olanlara karşı açıkça taraf olmaktadır ve nefret cinayetlerini meşrulaştırmaktadır. Nefret cinayetlerinin kayıtları sağlıklı tutulmamaktadır. Bu yüzden; Türk Ceza Kanunu’nda “nefret sucu” tanımı yapılmadıkça Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti ve Transseksüel (LGBTT) bireylere yönelik suçların failleri ceza indirimlerinden faydalanmaya devam edeceklerdir. Nefret cinayetlerine karşı yasalarda acilen düzenleme yapılmasını, yargının insan haklarına aykırı uygulamalarından vazgeçmesini talep ediyoruz.   Bedenimiz, kimliğimiz bizimdir! Sistem, bizleri sağlıklı yada sağlıksız bulmaya hakkı olduğunu düşünmektedir. Bu normu reddediyoruz fakat aynı zamanda eşitsizliklerin de ortadan kaldırılmasını talep ediyoruz.   Biz Trans bireyler artık ‘hasta’ olarak adlandırılmak istemiyoruz. Biz Trans bireyler sosyal güvence hakkımızı istiyoruz. Biz Trans bireyler medikal süreçlerden dışlanmamak istiyoruz Biz Trans bireyler ameliyat sürecinin “cinsiyet değiştirme” değil “cinsiyet geçişi” olarak adlandırılmasını istiyoruz.   Nefret suçları yasalarda tanımlanana ve LGBTT bireylere karşı hukuk önünde ve sosyal alanda uygulanan ayrımcılıklar ortadan kalkana kadar, homofobi ve transfobiye karşı MÜCADELEMİZE DEVAM EDECEĞİZ!
Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği MorEL LGBTT Eskişehir Oluşumu”
Kaos GL

2010 II. Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kongresi 1. Duyurusu

Posted in kadın kongre with tags , , , , , , , , , on Ağustos 27, 2009 by ifsaeylem1
  • Kongrenin Amacı: Nüfus planlaması tarihi göstermektedir ki, kadınlar, tıbbi tasarım içinde, birçok farklı ayrımcılık süreçlerinin içiçe geçmesiyle dışlanmıştır. Kadınları, özne olarak, süreçlere dâhil eden tıbbi uygulamalar göreceli olarak yenidir.

Tıbbın kurumsal tarihinde, ataerkil bir örüntüyle yapılmış olan kurgunun insancıl iyileştirme süreçlerine evrilmesi için tıp fakültelerinin kendi çabası ya da sosyal bir bakışı sağlayacağı düşünülen halk sağlığı ve deontoloji programları yeterli değildir. Onlarla diyalog halinde ama ayrı bir bakışı sergileyen sosyal bilimler alanlarının da katkısı gerekmektedir.

Kadın bedeni üzerindeki eril tahakküm, kadınların hayatını etkileyen pek çok başka alan gibi nüfus ve sağlık politikalarını da belirlemektedir. Günümüzde yüksek tıbbi teknoloji kullanılarak gerçekleştirilen, özellikle, üremeye yardımcı uygulamalara karşı eleştirel bir mesafeyi korumak ve durumu sorgulamak kadınlar açısından etik bir sorumluluktur.

Kadın sağlığı politikaları alanında mücadele yürüten kadın hekimler olarak, beden ve nüfus politikalarındaki manipülâsyonu açığa çıkarma ve bu konuda farkındalık yaratma sorumluluğu taşıyoruz. Kapitalizmin ataerki ile oluşturduğu işbirliğini anlamadan ve bu anlayışı sağlayacak “görme biçimleri” geliştirmeden yürütülecek mücadele, “ihtiyaçlar mücadelesi” ile sınırlı kalmaya mahkûmdur.

Devlet ve toplum arasındaki hayali alanda duran kurumlar içinde tıp kurumunun, toplumun önemli ve dışarıda bırakılan bir kısmı olan kadınları ve alt sınıfları dâhil ederek evrilmesi, kurumun kendi bütünlüğü açısından da elzemdir. Bu birlikteliğin kuramsal imkânı tıp kurumunun feminist eleştirisinde bulunmaktadır.

Bu nedenle, Türk Tabipleri Birliği Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kolunun Mayıs 2010 tarihinde düzenleyeceği Uluslararası II. Kadın Sağlığı Kongresinde bu eleştirinin imkânlarının paylaşılması amaçlanmaktadır.

  • Yeri: Ankara

  • Tarihi: Mayıs 2010

  • İşbirliği yapılan kurum: Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı

  • Kongre Sekreteryası: Müge Yetener-Didem Gelegen, TTB / Elif Ekin Akşit, AÜ Kadın Çalışmaları Ana Bilim Dalı
  • Bilimsel Sekreterya: Feride Aksu Tanık, TTB / Alev Özkazanç, AÜ Kadın Çalışmaları Ana Bilim Dalı
  • Oturum konuları:
    • Bilim, tıp, toplumsal cinsiyet ve iktidar ilişkileri
      • Bilimde cinsiyet ayrımcılığı
      • Nüfus politikaları
      • Kadın sağlığı politikaları
      • Tıbbi teknoloji: Kimin elinde, kimin yararına?
    • Kadınların çağları
      • Menarş, çocuk istismarı, ergenlik, hymen kontrolü, erken gebelikler, gebelikten korunma
      • Gebelikten korunma, küretaj, evlilik ve boşanmanın kadın ve çocuk ruh sağlığına etkileri, doğum, kısırlık, tecavüz, namus cinayetleri, toplumsal cinsiyet ve kadınlarda sık görülen psikiyatrik hastalıklar
      • Menopoz (uzaklardaki karargâhı görme, başkalarına cesaret verme çağı)
  • Atölyeler
    • Kadın hekim öyküleri
    • Tıp öğrencileri atölyesi: Gizli müfredat (tıp kültürü içinde toplumsal cinsiyet rolleri)
    • Hemşirelik atölyesi: Beyaz melek olmak istiyor muyuz?
    • Cerrah kadınlar: Ameliyathane sahnesinde

Sözlü ve poster bildiri kabul edilecektir.

Bildiriler için son başvuru tarihi: 15 Nisan 2010

İletişim için: Türk Tabipleri Birliği

GMK Bulvarı Şehit Daniş Tunalıgil sokak No: 2/17-23 Maltepe, 06570 Ankara

kadinhekim@ttb.org.tr

Tlf: (0 312) 231 31 79

Faks: (0312) 231 19 52